1001 İstanbul Dergisi 1 Yaşında

Hava iyiden iyiye kararmıştı işte yine. Günler uzamıştı. Artık Mart ayı gelmişti ama o henüz bir türlü hava kararmadan turlarını bitirmeyi beceremiyordu. “Bizans sosunda lezzete yolculuk” turu bitince nedense hep bir ağırlık hissi geliyordu ona.

Neden böyle hissediyordu, bir türlü çözemiyordu. Sabah tura katılanlarla buluşulduğunda içtiği paça çorbasından olamazdı. Üstelik ayılabilsin diye bol sarımsaklı ve sirkeli iki kase içiyordu sabah sabah. Yok paça çorbasından değildir diye düşündü. Çorba ile kendine geliyordu. Hem zaten çorbayla sabah yenen yarım ekmeği bütün gün o kilise senin bu cami benim dolaşırken eritebilirdi.

Aksaray’daki Hatay lokantası da olmazdı sebep. Defalarca gitmişti oraya. Hem Has kral kebabı, dilber dudağı ve beyti kebabı zahter salatasıyla beraber yenirse  dokunmaz adama dememişler miydi ona. O da öyle yapıyordu. Yanında içtiği ayran sayısını da ikiye düşürmüştü. Sonrasında gelen künefeden de bir, hadi bilemedin iki çatal alıyordu sadece.

Kısa bir süre acaba Fatih Cami’nden sonra yediği Fatih Sarması mı ağırlığın sebebi diye düşündü. Yok, o da olamazdı, İstanbul’un en hafif tatlısıydı o.

Acaba türbe ve yatırların önünden geçerken ‘belki de buralarda Bizanslı din adamları yatıyordur’ diye sorduğu için mi ağırlık geliyordu üstüne? Hızla attı bunu kafasından. Fatih’in imparator mezarları üzerine yaptırdığı cami nakaratı mı acaba başına iş açıyordu. Yok o da olamazdı.

Bunları düşünürken vapura doğru yürüyordu. Bastırsın diye Köşkeroğlu’nda durup bir katmer ısmarladı kendine.

Acaba Fatih Sarmasından sonra uğradıkları nohut pilavcılar ile ondan sonra içtikleri Vefa Bozası arası çok mu kısa oluyor diye düşündü birden. Belki bu yüzdendir dedi.

Katmeri yerken aklına acaba bozadan sonra yedikleri büryan kebabının yanında içtiği ayran sayısını üçten ikiye mi indirse diye düşündü. Bir de bunu deneyecekti. Tabi ya, başka bir nedeni olamazdı hissettiği bu ağırlığın. Zaten büryan kebabından sonra ara vermeden uğradıkları Fatih’in meşhur Karadeniz Pidecisinde yediği yumurtalı, kavurmalı ve kaşarlı açık pide ve sonra mideye indirdiği fırın sütlaç sebep olamazdı bu ağırlığa. Çünkü pidenin hamuru kadayıf unundandı ve sütlacın üstü de yanık geliyordu.

Yine bulamamıştı sebebini ama ayranı azaltmayı deneyecekti kesinlikle.

Vapura bindi. İçerisi sıcaktı. Elinde salam-kaşar tost ve portakal suyu dolaştıran emektar büfecinin tepsisine şöyle bir göz gezdirdi ama bir şey demedi, gözleri ağırlaştı ve vapur karşıya geçinceye kadar biraz şekerleme yapmaya karar verdi.

Rüyasında Constantine’i gördü. Constantine ona rüyasını anlatıyordu. Rüyasına salam kaşarlı tost girdiğini ve bir de garip bir artı işareti gördüğünü söylüyordu. Peki bu ne demekti ona göre diye soruyordu. Acaba Bizans’ın dinini Hristiyanlığa mı çevirseydi yoksa bir salam-kaşar tost mu ısmarlasaydı.

Sonra bir başkası belirdi rüyasında. Sis bulutlarının arkasından konuştu onunla o ses. Geceleri herkes yattıktan sonra kalkıp dolapta kalan dolmaları yediğini ve tencerede kalanları seyrekleştirip yenmemiş görüntüsü verdiğini bildiğini, eğer İstanbul-Bizans-Osmanlı-dinler tarihi gibi konularda makaleler içeren bir dergi çıkarmazsa tekrar ortaya çıkıp onu cümle aleme rezil edeceğini söyledi ses. Ayrıca hissettiği ağırlığın da ayranla falan da bir ilgisi olmadığını söyledi. Sonra da bir salam-kaşar tost alıp ortadan kayboldu sisler ardındaki o ses.

 

Ter içinde uyandı birden. Hemen en iyi bildiği şeyi yaptı. Messenger’da bir grup kurdu. Bütün rehberleri dahil etti gruba. ‘Yine grup kurdu bizimki’ dediler rehberler. Ne yazacak diye beklemeye koyuldular.

 

Hızlı hızlı aklına müthiş bir fikir geldiğini yazmaya başladı. Bir dergi çıkartacaklarını, zaten paradan çok paylaşımı hedefleyen bir grup olduklarını, herkesle bildiklerini paylaşmanın bir yolunun da dergi çıkartıp Facebook ve internette makaleler yayınlamak olduğunu, derginin söyleyecek bir şeyi olan herkese açık olacağını, yazarların sadece rehberlerle kısıtlı kalmayacağını, turlara katılanların da isterlerse paylaşımda bulunabilecekleri bir dergi yaratacaklarını, Bizans okumalarında tartışılan konuların da makaleler olarak yayınlanabileceğini ve en önemlisi de herkesten biran önce makale beklediğini yazdı.

 

Öyle de oldu. Tarih 10 Mart 2016 idi. Bir dergi çıkartı. Adı 1001 İstanbul Dergisi kondu. Bir sene içinde 20 kişinin gönderdiği 52 makale yayınlandı. Ahmet Faik Özbilge yazdı. Hüseyin Avni Efendi, Saadet Özen, Egemen Demircioğlu, Haluk Kurt, Erkut Yabeyli, Metin Kural, Hüseyin Irmak yazdı. Gözde Alturan, Cihat Tokgöz, Murat Yankı, Yavuz Tirali, Alican Küçükcan, Aysel Çötelioğlu, Mehmet Sakınç, Oğuz Tekin, Meral Gökmen, Cem Cinol, Ayşe Karakullukçu ve Filiz Sever yazdı. Fatih Yer ve Ayşegül Taşdemir de yayına hazırladı.

Birinci yılımızı doldururken 1001 Dergisi olarak bütün katkı sağlayanlara, okuyuculara ve Facebook-Instagram-Twitter’da makalelerimizi beğenen, mesajlarıyla bizi daha da yüreklendiren ve arkadaşlarıyla paylaşarak bize destek veren herkese teşekkür ederiz.

Bir sene önce bugün, vapurdan inerken derginin nerelere geleceğini hayal ederek ve bir yandan da o sesi tekrar duyar mı diye tırsarak Kadıköy’de vapurdan inen Ahmet Faik Özbilge direk TCDD Emeklileri Lokalinin yolunu tuttu. Burhan ve Avni orada onu bekliyorlardı. Artık doğru dürüst bir şeyler yemenin vakti gelmişti. ‘Hayırdır ne oldu, betin benzin atmış senin’ dediler ona. Yok bir şey, hafif bir şeyler atıştıralım düzelirim dedi. Onlara o sesten hiç bahsetmedi.

Cihat Tokgöz

Yorumlar

Yorum