1001 Istanbul ile Barselona

Yeni yıla girmeden, “hazır da işsizken” nereleri gezsem acaba diye düşünüyordum ki 1001 İstanbul’un Facebook sayfasında Uğur Aşgel rehberliğinde Barselona gezisini gördüm. Hemen sevgili dostum Seda Akbay’ı aradım. Sağ olsun o da beni kırmadı ve birkaç saat içinde biletlerimiz hazır bir şekilde geziyi beklemeye başladık.

Daha önce gezip görmüş olsam da, Barselona’yı çok iyi bilen bir rehberin gözünden hem de yürüyerek gezmek benim için yeterince heyecan vericiydi aslında. Üstelik Uğur’u da görecektim. Daha ne isteyeyim değil mi ama; teşekkürler 1001 İstanbul!..

Gelelim gezimize.

Sabah erkenden uçağa binmek için Sabiha Gökçen havalimanına gittik. Pasaport ve çıkış işlemleri derken kendimizi uçakta bulduk. Maceralı geçen 3 saat 45 dakikalık yolculuktan sonra Barselona havaalanına indik. Tuhaf bir şekilde Barselona havaalanı bomboştu. Aynı şeyi Amsterdam’da da yaşayacaktık. Neyse, ülkeye (İspanya’ya mı yoksa Katalanya’ya mı geldik şimdi, ayrıldılar mıydı bunlar İspanya’dan, nedir ne değildir birisi de çıkıp anlatsın noluyor di mi ama) giriş işlemlerinden sonra taksi ile kalacağımız otele doğru yola çıktık. Bindiğimiz taksinin şoförü Katalan çıktı, böylelikle Katalan halkıyla da tanışmış olduk. Şoförümüz gezilecek yerleri dilinin döndüğünce, bizim de anlayabileceğimiz şekilde anlatmaya çalıştı. Taksi ücreti 40 Euro tuttu diğer arkadaşlar 28 Euro’ya otele gelmişler, bizden rehberlik hizmeti farkı mı aldı acaba Katalan arkadaş.

Otelde, tura gelen Gamze Hanım, eşi müfettiş Orhan bey, Mete ve Uğur karşıladı bizi. Tanışma ve odalara yerleşme faslından sonra Barselona’nın altını üstüne getirmeye başladık. Otelimiz metro yakınında olduğu için her yere ulaşımımız rahattı.

Geziyi anlatmadan önce gözlemlediğim kadarıyla Katalan halkını anlatayım. Bayrakları Galatasaray bayrağına benziyor. Her yerde sarı-kırmızı şeritli bayraklar asılı. Latin kökenli olan bu halk, hepimizin medyada takip ettiği gibi bağımsızlığını istiyor. Akdeniz’e özgün olan rahatlığı pek gözlemleyemedim. Halk heyecanlı hırslı ve duygusal.  Erkekleri yakışıklı kadınları ise inanılmaz güzel ve kâhküllü. Hatta özenip ben de saçımı Katalan kâhkülü yapayım mı diye düşünmedim değil (siz ne dersiniz). Şimdi geziyi anlatabilirim.

Barcelona’da gezdiğimiz yerleri  merak edenler aşağıdaki linki tıklayarak, dinlerken insanın içini kıpır-kıpır ettiren Katalan müziği eşliğinde resimlere bakabilir.

 

 

Birinci güne, La Rambla Caddesi’nden başladık. Burası Katalonya Meydanı’ndan başlayıp sahile kadar devam ediyor. Caddeyi gezdikten sonra Gotik Mahalle ile devam ettik, Dar sokakları, taş yapıları ve Roma duvarları, ortaçağ yapıları, romantik meydanları, ilginç hikâyelerle dolu büyük Katedrali,  labirent sokaklar gezildi. Benim için ilginç olan ise Uğur’un bizi Büyücüler Sokağı’na götürmüş olması. Bu sokak hem kasvetli hem de sevimli geldi bana. Zaten daracık olan sokaklar burada iyice sıkışmış. Evler çok hoşuma gitti, Sonra sevgili rehberimiz Uğur, “acıkmışınızdır” diyerek bizi çok şık ve güzel olan La Boqerya pazarına götürdü.

Pazarda birbirinden farklı, lezzetli çeşitli meyve ile sebzeler, balık ve et ürünleri satılıyor. Buradaki meyve ve sebzelerin en büyük özelliği ise son derece taze olmalarıymış. Gerçekten hem göze hem de damağa hitap eden pazarı gezerek, eşsiz lezzetleri tatmaya başladık. Ayaküstü mekânlarla dolu olan pazarda minik bir mekân bulup oturduk  Tapas denilen minik atıştırmalıklar ve tabi ki deniz tuzuyla servis edilen Paderon (minik yeşil biber kızartması) istendi. Pazardaki tezgahın sahibi (rehberimizin arkadaşı olduğu için) bize bol köpüklü Cavalli ikram etti. Yiyecek faslından sonra geziye devam edildi.

 

Benim çok etkilendiğim Mares Müzesi, taş bir evin bahçesinde kalan ve 4 sütundan oluşan Augustus Tapınağı Sütunları, Şehir Arşivleri, Heard of Barcelona heykeli, tarihi müzenin bir parçası olan Kraliyet Meydanı Palça Reial’da yer alan Kraliyet Sarayı ve San Martin Kulesi ve de tabi ki Saint Jaume Meydanı yakınındaki ‘Ah Köprüsü’ gezildi. Katedralden çıktığımızda hava artık iyice kararmıştı. Yürüyerek plajlar bölgesine geldik. Benim ısrarıma dayanamayan minik grubumuz plajın içine girdi (aslında bana kalsa yüzerdik de hava soğuk diye kimse bana katılmadı ama bu yüzden kimseye küsmedim). Plajda kumdan yapılmış heykelciklerin bol-bol fotoğrafları çekildi. Daha sonra çok güzel ve şık Noel pazarı gezilerek otele dönüldü. Odalarına çekilmek isteyen arkadaşlarımız gittikten sonra sevgili rehberimiz Uğur, ben ve Mete geceye devam ettik…

 

İkinci günümüz biraz komik başladı. Kahvaltı için gittiğimiz minik pastane-fırın tarzı yerde Katalan hanımla anlaşmamız komedi sahnelerini aratmadı ama sonunda kahvaltı yapabildik. Gezimize devam ettik.

Barselona deyince akla ilk gelen mimar Gaudi ve eserleri. Biz de Gaudi’inin ilk yaptığı ev olan Casa Vicens’i gezmekle başladık. İki hafta sonra müze olarak gezilecek bu yapıyı ancak dışarıdan görebildik. Casa Vicens, hemen kaldığımız otelin köşesinde olduğu için 2 gün her sabah tekrar tekrar gidip bakıyordum. Sonra metro ve otobüs kullanarak Park Güell’e gittik. Antoni Gaudi tarafından 1914 yılında tamamlanan park, Güell ailesinin soyluluk göstergesi olarak yaptırılmış. 1923 yılında halka açılmış olan parkta yürüyüş parkurlarından tutun da kuş evlerine, güzel palmiye ağaçlarına kadar mimarın Kapadokya’dan esinlendiği çok bariz görülüyor. Daha sonra  Gaudi’nin diğer eseri Casa Batllo, Casa Fauster, Casa Amatller, Casa Calvet gezilirken acıktığımızı unutmuştuk. Uğur bizi Jardins de Maria Callas denilen bir yere götürdü. Orada, deniz mahsulleriyle yapılan Barselona’nın meşhur pilavı “Paella”, Sangria eşliğinde yenildi. Yemekten sonra kimsenin yemeğe cesaret edemediği tuhaf ama tadı güzel olan tuzlu çikolatayı ben ve Mete Saadetlioğlu denedik.

 

Yemek faslından sonra Müzik Sarayı, Zafer Takı, Santa del Mar Kilisesi gezildi. Hava kararmaya doğru müthiş bir yer olan Parc de la Ciuitadella gezildi. Park büyüleyiciydi. Hava kararmasına, akşam olmasına rağmen hem gezdik hem dinlendik. Hatta kocaman Mamut heykeli ile resim bile çektirdik. Sonrasında Hoffman maceramız başladı. Sevgili Seda Akbay daha önce gördüğü Hoffman Pastanesi’nden alışveriş yapmak istedi. Şehrin dar sokaklarında zor bulduğumuz Hoffman’a 6 kişi 1 tramisu yemek için girdik. Gece eve dönerken şehirde bizi minik sürprizler bekliyordu. Noel zamanı olduğu için her yerdeki dans ve gösterilerden biz de nasibimizi aldık.

 

Üçüncü gün yani büyük gün, nihayet La Sangrada Familya’yı görecektik. Daha önce gördüğüm bu bitmeyen kilisenin son halini merak ediyordum. Dan Brown’un son kitabında burası yeterince anlatılıyordu ama okumak yetmez, gezilecek. Sabah kahvaltıdan sonra yine metro kullanarak Gaudinin son ve bir türlü tamamlanamayan eseri  La Sangrada Familliya’ya gittik. Bu eser; ünlü mimar Antoni Gaudí’nin en ünlü eseridir. Antoni Gaudi’nin yaptığı 8 eser UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alır. Eserin yapımına 1882 yılında başlanılmış ancak Gaudi 1926 yılında tramvayın altında kalıp ölünce yarım kalmıştır. Mimari yapısı çok zor olduğundan 2030 yılında bitirileceği tahmin ediliyor. Kilisenin etrafını gezdikten sonra Barselona stadının olduğu Camp Nou’ya gittik. Burada arkadaşlarımızın forma alışverişi stadı görme heyecanı görülmeye değerdi. Sonra inanılmaz görsel manzarası olan Nacional d’art Catalunya gezildi. Barselona’da çok az olan AVM’lerden birinde ayak üstü atıştırılıp şehir manzarası izlendikten sonra Reval gezildi. Macba (çağdaş sanat müzesi), tombul kedi ve genelev sokağı gezildikten sonra akşam yemeği için otele yakın bir mekan seçildi. Unutmadan tombul kediyle hepimiz resim çektik.

Gezimizin dördüncü gününü Dali Müzesi’ne ayırdık. Salvador Dali Müzesi Barcelona’nın dışında Figueres kasabasında bulunduğu için sabah alınan kahvaltıdan sonra trenle hareket ettik. Figueres’e giderken yollardaki manzara inanılmaz güzellikteydi. Trenden indikten sonra şehri minik bir turladıktan sonra müzeye girdik. Müzede Salvador Dali’nin tabloları, çalışmaları ve özelikle 3 boyutlu eserleri bulunuyor.  Müze aynı zamanda Dali’in evi olduğu için Dali’yle özdeşleşen ilginç eserler ve eşyalarda vardı. Barselona’ya giderseniz mutlaka buraya uğrayın derim. Şehri tekrar gezip yemek faslından sonra tekrar trenle dönerken Ahmet Faik Özbilge’nin geldiğini öğrendik. Akşam Ahmet’le gezip eğlenmeden olmaz deyip güzel bir restorana girip yemekler ısmarlandı. Yemek sonrası yine bir mekânda eğlendikten sonra otele revan olduk. Burada artık ayrılma zamanıydı. Çünkü arkadaşlarımız ertesi gün Türkiye’ye dönerken ben ve Seda sabah 6 uçağıyla Amsterdam’a gidecektik. Yine cebimizde güzel dostluklar, gezi hanemize artılar ekleyerek Uğur’a teşekkür edip ayrılıyoruz.

 

ASİYE SAKLIM

Yorumlar

Yorum

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir