Farklı Rotalar: Vefa, Zeyrek, Çırçır

AHMET FAİK ÖZBİLGE

Vefa, Zeyrek, Çırçır, Sofular civarında biraz gezmeli, biraz yemeli ama bol eğlenceli bir Bizans/Osmanlı rotası…

Sabahın bir vakti Istanbul Büyükşehir Belediyesi’nin önünde buluşmuş olalım, ben diyeyim 09:00, siz deyin 10:00 🙂

Ama görecek ve tadacak çok şey var, gelin benim dediğim olsun, azcık da sizin, 09:15…!

Sakın ha kahvaltı edip de gelmeyin, nedenini gezi esnasında anlarsınız 🙂

Lafı fazla uzatmadan başlayalım artık… Şöyle bir etrafımıza bakalım önce… Bir yanda Mimar Sinan’ın Şehzade Camii ya da Şehzadebaşı, Sinan’ın çıraklık eserim diyerek tevazu gösterdiği… Öbür yanda, Bozdoğan Sukemeri, Bizans’tan kalma, 4. yy İmparator Valens dönemine tarihlenen, neredeyse 1 km uzunlukta, Belgrat Ormanı ve civarından gelen suyu son nokta olan bugünkü Beyazıt Meydanı’ndaki anıtsal çeşme ya da makseme taşıyan… Sonra ucu bucağı görülmeyen Fatih’in içinde yitip giden, gelinlik mağazalarıyla meşhur Fevzi Paşa Caddesi..

Bizim başlayacağımız nokta ise Haşim Işcan Geçidi’nin öte tarafında, kimsesiz metruk bir harabe görünümündeki, bir zamanların en gösterişli kilisesi Aziz Polyeuktos.. Devrik hanedan mensubu, asil ve zengin Anikia Juliana yaptırmış, Ayasofya’dan hemen önce, öyle bereketli bir mabetmiş ki, Haçlılar tarafından en fakir döneminde yağmalanmış olmasına karsın, sütun ve süslemeleriyle, bugün Venedik’teki Piazza Meydanı’ndan, Barcelona’daki Arkeoloji Müzesi’ne dek izlerini bırakmayı basarmış… Şimdi tellerle çevrilmiş, maktulün etrafına çizilmiş tebeşir misali, hala bir şeyler kalmış, ama yara bere içinde, sessiz, kimsesiz…

Az ileride Kıztaşı, semte de adını veren alımlı, nispeten mütevazı bir sütun, Bizans sonrası yıllarca bir zenginin bahçesinde kalmış, sonra mütecaviz bir yangın onu tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarmış, simdi küçük yuvarlak bir meydanin ortasında, Forum Markianus olsa gerek bu alan, sütun da İmparator Markianus Sütunu, tepesindeki bronz heykel simdi İtalya’da bir yerde diyor bazı kaynaklar…

bizans5

Artık kahvaltıyı hak ettik, ama bugün değişik bir şey yapıp, Kiztaşı’na gelmişken meşhur Paçacı Mahmut’ta terbiyeli paça çorbası içerek başlayacağız midemizle sevindirmeye, hiç paça içmemişlerin dahi bayıldıkları harika bir çorba, ama teklif var ısrar yok, nasıl olsa seçenek bol, yine nefis bir mercimek çorbası ya da arpacık soğanlı yahni veya nohutlu işkembe, gerisi de sürpriz olsun artık 🙂 Sabah sabah yiyemem ben bunları diyenleri de üzmeyelim, hemen yan sokakta manda kaymağı, bal, sut, menemen var…

Yolcu yolunda gerek, İskenderpaşa’dan aşağıya Vatan Caddesi’ne doğru devam edelim… Yolumuzun üstünde Etmeydani Camii ve Ortaçesme, buraları 1827’ye dek Yeniçeri Kışlasa ve odaları imiş, sonra Vaka-i Hayriye ile dümdüz edilmiş… Caminin şimdiki adi Ahmediye, 1902’de yeniden yapılmış, altında eski bir Bizans sarnıcı, herhalde caminin olduğu yerde de Osmanlı öncesinde bir kilise varmış ?!

Vatan Caddesi’ne varınca hemen sağa sapalım, az ileride kiliseden bozma Feneri Isa Camii, eskinin Konstantin Lips Kilisesi, hani Ayasofya’ya girince, içyapının üzerinde Hazreti Isa’nin ayaklarına kapanmış bir imparator var ya, ta onun devrinden kalma, yani 9. yy, ama imparator 6. Leo değil de amirali Konstantin Lips yaptırmış bu güzel binayı, Haçlılar talan ettikten sonra da, İmparatoriçem Teodora ayağa kadirmiş ve büyütmüş, ölünce kocası İmparator 8. Mikhail Paleologos gibi bu kiliseye gömülmüş hatta..

Çok gezdik değil mi, acıkmışsınızdır muhakkak 🙂 Ne şanslıyız ki yakında çok iyi bir Antakya Restoranı var, Has Kral Hatay Sofrası, aslında dikkat ederseniz etraf güneydoğu mutfağını İstanbul’a taşımış bir suru restoranla dolu, Adana Onbaşılar, Savak Usta, Urfa Babos, yine Akdeniz Hatay Sofrası ve daha niceleri, hemen hemen hepsi de çok iyidir, biz yine de programa uyalım Has Kral’a oturalım, menü çok zengin, ama daha göreceğimiz de bir suru yer var, bu seferlik benim tavsiyelerimle yetinelim, diğerlerini de bir başka gelişte yersiniz, ortaya  önden abugannuş, zahter salatası, muhammara, ardından da yine ortaya altı patlıcanlı özel has kral, tereyağlı dilberdudağı, sarma beyti, son olarak da tabii ki künefe 🙂 Afiyet, bal, seker olsun!
bizans2Tekrar yola koyulma vakti, önümüzde yediklerimizi hazmettirecek Sofular Yokuşu, korkmayın çok dik değildir, hemen başında Sofular Tekkesi, Camii ve Hamamı, özellikle hanımlara tavsiyem, hamamın kadınlar bölümüne girip bir bakmaları, burada çalışan kadınlar öyle tatlı ve misafirperverler ki, bir dahaki sefere artık yıkanmaya, keseye, masaja, muhabbete gelirsiniz.

Yokuşun sonunda Millet Kütüphanesi, kapısından içeri girer girmez bir vaha hissi verir. Huzur dolu bahçenin ortasında kocaman bir palmiyesiyle, 1916-24 arası buranın müdürlüğünü yapan unlu kütüphanecimiz Ali Emiri’ye, hizmetlerinden dolayı, kütüphaneye sizin adinizi vereceğiz demişler, Ali Emir’inin cevabi ise gayet net: “Burası millete ait bir ilim irfan yuvası, Millet Kütüphanesi olarak kalsın adi!” Tevazuya bak! Yahya Kemal de dayanamamış yazmış tabii: “Muhtaç isen füyuzuna eslâf pendinin, diz çok önünde simdi Emiri Efendi’nin”… Anlamı mı? Onun için de siz biraz lügat karıştırın, Ali Emiri Efendi’nin kulaklarını çınlatın 🙂

Işıklardan karsıya gecelim, Aslanhane Sokak’tan yukarıya doğru devam ederken bir de ne görelim ?! Fatih Sarmacısı 🙂 “Tokuz ama” demeyelim sakın, gelmişken tatmamak olmaz 🙂 Rulo yapılmış revani gibiyse de farklıdır, özelliği yağ yok, arasında kuru kayısı parçaları var, şerbeti de kıvamında, hafif mi hafif, serin dolaptan çıkma, yeme de yanında yat 🙂

İstikamet Fatih Camii ve dahi Fatih Sultan Mehmed Han’in Türbesi, Bizans dönemine gidecek olursak da, şehrin ikinci en önemli dini yapısı Havariyyun Kilisesi, aralarında şehri dünya başkenti haline getiren Büyük Konstantin ve Ayasofya’yı yaptıran Justinien’in mezarlarının da bulunduğu İmparatorluk Kabristanı.. Burada anlatacak öyle çok şey var ki, bu sütunlar yetmez, illa geziye katılmak lazım, iyisi mi biz devam edelim.

Caminin heybetli hünkâr mahfili kaprisini da gördükten sonra, rotamızı Mıhçılar Caddesi üzerinden Zeyrek ve Çırçır ‘a doğru çevirelim.. Nevşehirli Damat İbrahim Pasa Caddesi’ne gelince, bir yerden sağa sapıp, ara sokaklardan Eski İmaret Camii’ni bulacağız… Burası Bizans döneminde Pantepoptes Kilisesi’ymiş, 11. yy’in sonunda İmparator Aleksius Komnenos’un annesi Anna Dallasena yaptırmış… Bu kadın çok hırslıymış, çok istemesine karsın kocasını basa geçirememiş ama sonunda ne yapıp edip oğlunu tahta çıkarmış, üstelik oğlunun seçimini pek umursamayip gelinini de kendi seçmiş ve hatta çok istediği Agusta yani imparatoriçe unvanını da, gelinine verdirtmeyip kendisine saklamış 🙂

Simdi  yine ara sokaklardan Molla Zeyrek Camii’ne doğru yola koyulalım, camiye gelmeden önce İstanbul’un üç evliyasından birisi olarak kabul edilen Mehmet Emin Tokadı’nın türbesini ziyaret edelim, hele bir de Fatiha okur isek, bu da gezinin sürprizi olarak kalsın söylemeyeyim simdi… Set altından dolaşıp, Zenbilli Ali Efendi’nin türbesinin önünden geçtikten sonra karşımızda Molla Zeyrek Camii, tabii bir bakışta anlayacağınız gibi eski bir Bizans Kilisesi: Pantokrator… Yine Komnenos döneminden kalma bu üç bölümlü kilisenin bir kanadı Meryem Ana’ya, bir kanadı Hazreti İsa’ya, orta bolumu de Baş Melek Mikail’e adanmış. Restorasyonu biten Mikail ve Meryem Ana bölümleri cami olarak kullanılmakta… Fatih döneminde manastır medrese ve camiye dönüştürülüyor, başına da Zeyrek Mehmed Efendi getiriliyor. Zeyreğin manasıysa “kıvrak zekâlı”…

Buradan Bozdoğan Kemeri yönünde, Kadınlar Pazarı’na geçiyoruz… Burası Siirt’in meşhur büryan kebabının yapıldığı lokantalarla dolu, vitrinlerde cengele asılmış büryan kebaplarını seyrederken acıkmamaya imkân var mı 🙂 Aslında hepsi de iyidir, benim alıştığım yer Şeref Büryan. Orta yağlı bir büryan, yanına kepçeyle içilen acık ayran, yeriniz varsa, mumbari ve oruğu da lezizdir, perde pilavı da güzel ama artık yer kalmadı 🙂

bizans4

Bozdoğan’ın arkasında İtfaiye var, onun da arkasında meşhur Karadeniz Pidecisi, biz oraya gitmeyeceğiz, siz yerini bilin de! Bizim gideceğimiz, daha salaş olan esnafın çok sevdiği Vefa’daki pideci… Ama önce caddenin öbür tarafına bir gecelim, sonra doğruca Kalenderhane Camii’ne… Bu da Bizans’tan kalma eski bir kilise, tam adi kesin bilinmiyor, zaten ilk yapı da bir hamammış, suyu kesilince terk edilmiş, sonra bir kilise, onun üstüne bir kilise daha, Haçlılar geldiğinde Fransiskenler kullanmışlar burayı, daha sonra da camiye çevriliyor ve Kalenderilerin tekkesi oluyor, en sonunda bir yıldırım minaresini yıkıyor, terk ediliyor, yapılan restorasyon çalışmalarında, dünya üzerinde San Francisco’nun hayatıyla ilgili yapılmış en eski freskoların burada olduğu ortaya çıkıyor, simdi hepsi Arkeoloji Müzesi’nde..

Aksam olmadan, gidip Vefa Kilise Camii’ni de görelim hemen, ne garip değil mi, “kilise camii”, aslında ne kadar da pratik ve acık görüşlüyüz 🙂 Diğer adi Molla Gurani camii, Fatih’in meşhur hocası.. Bu da aslında adından tam emin olunamayan eski bir kilise, Avrupalı gezginlerin yazdıklarından bir olasılık Aya Teodoros Kilisesi, çok bakımsızdı, artık daha da bakımsız oldu, Suriyeli göçmenler ibadet ediyor daha ziyade..

Bir alt sokakta semte adını veren Şeyh Ebu’l Vefa’nın camisi, restorasyondan sonra pek bir özelliği kalmamış, ama çilehanesi ve haziresi çok ilginç.. Avlusundan sola doğru dışarı çıkıp, sarmaşıkların sardığı eski kapısını da görmüş olalım, biraz ilerden tam sağa dönersek, bahsettiğim pideciyi hemen aşağıda gormeniz mümkün, fırından çıkan sıcacık pideler yanında Trabzon tereyağıyla, bizzat 70 yaşındaki mekan sahibi tarafından servis ediliyor, nefaset ayranı da sürahide geliyor 🙂 Simdi artık yapılacak tek bir şey kaldı, son gücümüzle, gerekirse sürünerek, hemen yukarıdaki Vefa Bozacısına çıkmak ve geziyi damağımızda tatlı bir lezzetle noktalamak.

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yorumlar

Yorum

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir