TRUVA’NIN HAYALETLERİ

MAVİ NEHİR İSMAN

Herkese merhaba ben Yer Cücesi. Bu adı bana ailem tıpkı herkes gibi ilk doğduğumda küçük olduğum için vermiş. Adım Yer Cücesi olmasına rağmen artık o kadar da küçük değilim, bu dünyadaki on birinci senemi bitirdim. Harika ailemle dünyanın en güzel adası Mavi Ada’ da yaşıyorum. Mavi Ada insanların üzüntünün ne demek olduğunu bilmediği, herkesin huzurlu, güvenli, mutlu ve neşe dolu yaşadığı küçük şirin bir adadır. İnsanların huzurlu, güvenli ve mutlu olmasının en büyük sebebi herkesin komşu olmasa da, arkadaş olmasa da birbirini tanımasıdır. Ben bu adadaki herkesi tanır ve severim. Bu adadaki herkes de beni tanır, umarım seviyorlardır.

Benim adam küçük ve huzurlu bir ada olduğu için burada hiç macera yaşanmaz. Çok mutlu, eğlenceli ve huzurlu ama maalesef heyecan açısından biraz sıkıcı bir adadır. Ta ki geçen yaz temmuz ayına kadar. Şimdi size geçen yaz başımızdan geçen o heyecanlı ve bizim hayatımızı tamamen değiştiren o olayı anlatacağım…

1 Temmuz 2016

            Okullar daha yeni kapanmıştı. Uzun zamandır arkadaşlarımla birlikte hayalini kurduğumuz gibi okuldaki en iyi kız arkadaşlarım bir haftadır bizde kalıyordu. Ben sabahları çok erken uyanırım. Henüz onlar uyanmadan biraz bisiklete binip, yüzmek istedim. Bu nedenle üstüme giyecek bir şeyler aramaya başladım. Mavi Ada’ya yakışır çiçekli, böcekli kıyafetlerimden birini buldum. Bu çok rahat mavi bir şort, üzerinde pembe renkli kelebekler var. Tişört olarak yeşil ve bol bir tişörtü seçtim içime en sevdiğim mayomu giydim. İşte hazırdım. Tam bisikletime doğru yürürken ayağımdaki parmak arası terliklerimi fark ettim. Ayakkabı giymeyi unutmuşum. Ayakkabılarımı giydim. İkinci kez bisikletime doğru yol alırken dedem Varyemez Amcayı fark ettim. Bağdaki üzümlerle ilgileniyordu. Ona bir selam verdim ve yoluma devam ettim. Size bahsetmeyi unuttum. Herkesin beni tanımasındaki en büyük nedenlerden biri de dedem Varyemez Amca’nın bu adaya ilk yerleşenlerden biri ve dolayısıyla da Ada’nın kralı olmasıdır.

Dedem Varyemez Amca ve babaannem Atom Karınca 1970 yılında bu adaya bir arkadaşları vasıtası ile gelmişler. O zamandan beri ailem, arkadaşlarım ve sevdiğim herkes bu adada.

Adaya ilk yerleşenlerden biri olduğumuz için adanın en büyük ve en güzel şatosu bize ait. Evimiz iki katlı, sekiz odalı, içerisinde avlusu olan, önünde denize kadar uzanan bağları olan, hayatımdaki en güzel günleri geçirdiğim yerdir. Arka bahçemizden bisikletimi aldım. Bağların arasından denize doğru giderken köpeğim Mini kulaklarını sanki onlar birer kanatmış ve yakında kendisini havalara uçuracakmış gibi hareket ettirerek önümde koşuyordu. Kumsala geldiğimizde ben daha bisikletimi park edemeden o çoktan denize girmişti, ben de arkasından ona eşlik etmek için koştum. Şu an denize girdiğimiz koy Çayır Koyu’dur. Yaklaşık üç buçuk kilometrelik bir sahile sahiptir ve şu an ben ve köpeğim Mini’den başka hiç kimse yok. Mavi Ada çoğunlukla kuzey rüzgarları alır. Sabahları rüzgar dindiği için deniz harika ve sakin oluyor.

Yüzücü olduğum için biraz antrenman yapmaya karar verdim. Yaklaşık üç kilometrelik bir antrenman yaptıktan sonra sahilde henüz güneşten ısınmamış kumsaldaki, kumda yatan köpeğimi çağırıp boğulma taklidi yaptım ve o da beni kurtarmak için kendini sulara attı. Birkaç dakika suda birbirinden farklı oyunlar oynadıktan sonra bisikletime binip bağların arasından tekrar evime dönüş yolunda arkadaşım Fındık ve Fıstık’a rastladım. Onlar da sabah bisikletlerine binmeye yola çıkmışlar. Fındık benim iki buçuk yaşından beri arkadaşım. Fıstık da onun en samimi arkadaşı. Fındıklar bizim evin batısında, bizim evden yaklaşık üç yüz metre ileride annesi Mayn, kız kardeşi Yağmur ve babası İron ile beraber yaşıyor. Fıstıklar ise bizim evin doğusunda, yaklaşık beş yüz metre uzakta ablası Ekin, annesi Hocanım ve babası Musti ile beraber yaşıyor. Onları hazır yakalamışken günümüze renk ve hareket katmak için onları evimize kahvaltıya davet ettim. Bizim evde kahvaltılar her gün brunch tadında olur. Kahvaltılarımız pastırmalı ya da sucuklu yumurtadan, Mavi Ada’nın özel peynirlerine, Mavi Ada’nın kendine özel meyvelerinden oluşmuş birbirinden farklı çeşit çeşit reçelden, kendi bahçemizde yetiştirdiğimiz harika lezzetli zeytinlere, her Çarşamba günü pazardan Babaannem Atom Karınca ile birlikte aldığımız meyve ve sebzelerden, bir yaşından beri her sabah babamla beraber Mavi Ada’nın özel fırınından aldığımız taptaze ekmek, simit ve poğaçalardan oluşur. Fındık ile Fıstık kahvaltılarımızı daha önceden bildiklerinden davetime balıklama daldılar. Bir yandan Fındık annesi Mayn’ı ararken diğer taraftan Fıstık’ta Hocanım’ı aradı. Hocanım biraz nazlandı ama sonunda her ikisi de izin verdiler. Bisikletlerimize atladığımız gibi yoldan geçen araçlara dikkat ederek ama bir yandan da birbirimiz ile yarışarak eve vardık.

Tabii ki yarışı Mini kazandı. Kızlar kalkmış. 4’ü de hazır ol vaziyette bizi kapıda karşıladılar. Bisikletleri park ederken, kızlar ile oğlanlar birbirlerine günaydın dediler. Kızlar bizde kaldıkları için annem ve babaanneme çok yardımcı oluyorlar. Sabah kalkar kalkmaz hepsi kahvaltıya yardıma koşmuş.Bisiklete binmek, yüzmek ve Mini ile oynamak beni kurt gibi acıktırmış. Ben ellerimi yıkamaya koşarken babamda oğlanlara kendileri için birer sandalye getirmelerini söyledi. Uzun ve kalabalık bir yemek masası Dedem Varyemez’in en sevdiği şeydir. Kızlar ve oğlanlar, annem ve babam, Halam –daha ondan size hiç bahsetmedim çünkü o çoğunlukla geç kalkar- dedem ve babaannem ile 12 kişiyiz. Bir de Mini var tabii. O da ailemizin bir üyesi. Benim en önemli görevlerimden biri yemeğe oturmadan Mini’nin tabağına yemeğini koymak. Fakat kendisi hareket sevdiği için maalesef sabahları kendi yemeğini yemez ve Halam ile babaannemden ufak ufak beslenir. Biz çocuklar yedimiz masanın bir tarafına oturduk. Herkesin kafasında ki soru belli. Bugün ne yapacağız? Benim birkaç fikrim var. Yemekte bunları tartışmak ve birine karar vermek istiyorum. Bugün her güne göre biraz daha hareketli bir gün geçirmek istiyorum. Kızların sıkılmaması ve önümüzdeki yaz da bize gelmeleri en büyük amacım. Tam o sırada Babam Morbit elinde sucuklu yumurta tavası ile geldi ve sessizlik… Herkes tabaklarına gömülmüş vaziyette. Açık hava insanı normalden fazla acıktırıyor herhalde. Kızlar Gece, Bony, Masal, Şeftali ve Ben spor yaptığımız için okul zamanı da çok yemek yeriz ama oğlanlar genellikle nazlanır. Oyun oynamak için acele ile bir şeyler atıştırıp kaçarlar. Ama şimdi bakıyorum da bu çocuklar o çocuklar değil galiba. Nefes almadan yiyorlar. Biraz nefes alsalar program ile ilgili teklifimi yapacağım. Sucuklu yumurta sanki birisi elektrikli süpürge ile tavadan çekmiş gibi anında bitti. Şimdi sırada reçelli ekmekler var. Benim favorim çilek. Ama masada böğürtlen, vişne, portakal, şeftali ve ayva da var. Hepsinden yemem mümkün değil. Tercih yapmam lazım.

Bu arada bende size ailenin kalan fertlerini tanıtayım. Babam Morbit’e biraz fazla kilolu olduğu için bu ismi vermişler. Kendisi serbest dalışta çok iyidir. Zıpkınla balık tutmaktan da çok zevk alır. Boş vaktini Mavi Ada’daki boş arsalarına planlar çizmek ve çizilen planları düzenlemekle geçirmeyi sever. Mavi Ada’da yaşamasından da anlayacağınız gibi denize hayrandır. 1999 yılında annem Domuzcuk ile evlenmiştir. Annem Domuzcuk ise biraz inatçı olduğu için bu ismi almış. Annem Mavi Ada’nın pastacısıdır ve bu nedenle tüm çocukların sevgilisidir. Belki babamdan gelen bir alışkanlık ama o da serbest dalışa ve zıpkınla balık tutmaya bayılır. Denize girmeye ise babamdan daha çok ilgilidir. Bana denize birbirinden farklı harika oyunlar öğretmiştir. Babamın kendinden üç yaş küçük bir kız kardeşi vardır. Onun da adı Bezelye’dir. Bezelye ismi ona küçük olduğu için verilmiş. Bu isimi ona babaannem ve dedem vermiş. Küçükten kastım minyon. Hem boy, hem en, hem el, hem ayakları küçük olduğundan o da bu ismi almış. Dedem Varyemez Amca babamın babasıdır onu zaten size önceden anlatmıştım. Babaannem Atom Karınca dedem ile 1964 yılında evlenmiş. Atom Karınca çok çalışkan olduğu, boş durmaktan çok ama çok nefret ettiği için bu isimi almış. Babaannem yün ile örgü örmekten çok zevk alır. Bizlere yemek yapmaktan çok hoşlanır. Bir de Mini var tabii ki. Ailemize yaklaşık 2,5 sene önce katıldı. Katıldığında daha 3 aylıktı. Bizden önceki ailesi onu bir barınağa terk etmiş. Halam oradan bir arkadaşının ona dğum gününde hediye etmek istemesiyle aldı. Babaannem Atom Karınca ve Dedem Varyemez önceleri biraz itiraz ettiler. Çünkü Mini’den önce de onların köpekleri varmış. Şef. Ben doğmadan önce onu kaybetmişler ve çok ama çok üzülmüşler. Bir daha aynı üzüntüyü yaşamamak için önce başka bir köpek sahibi olmaya itiraz ettiler ama şimdi Dedem bütün gününü onunla geçiriyor. Babaannem’de öyle. Özellikle Mavi Ada’da. Mini’nin ailemize katılması her üçü içinde çok iyi oldu. Tabii bir de benim için. Mini’nin adını ben koydum. M.N.İ. harflerinden türettim. Bu harflerin ne anlama geldiğini merak ederseniz, kitabın kapağına bakın.

Bu esnada kahvaltı bitmişti. Kızlar babaannem ve anneme kahvaltıyı toplamada yardım ederlerken Fındık ve Fıstık da bisikletlerine doğru gidiyordu. Tam o sırada onları durdurmam ve bugünkü planlarımı anlatmam gerektiğini hatırladım ve onlara “hayır” diye bağırdım. Onlar da durdu ve bana doğru baktılar. Ben de onlara planımı anlatmak istediğimi söyledim. Biraz beklemelerini rica ettim. Kızlar da masayı toplamıştı. Hepsini alıp evin bir köşesine gittim. Tam planımı anlatacaktım ki halam “kahve vakti” diye bağırdı. Ben de arkadaşlarıma “burada bekleyin dedem, annem ve halama kahve yapıp geleceğim” dedim. Bizim evde her sabah dedeme Türk Kahvesini ben yaparım. Bu sırada halam ve annem de bundan yararlanıp onlar da birer tane ister. Hemen mutfağa geçtim. Türk Kahvesi kavanozundan üç buçuk çay kaşığı kahveyi bir cezveye koydum, içerisine çaydanlığın altındaki ılık sudan üç fincan koyup karıştırmaya başladım. Ocağı açtım ve cezveyi ocağın üstüne koyup beklemeye başladım. Yaklaşık iki dakika sonra kahve olmuştu şeker zararlı olduğu için şeker koymadım ama dedeminkine bir tane tatlandırıcı attım çünkü o öyle seviyor. Daha sonra bardaklara özenle ve köpüğüne dikkat ederek koydum. Bardakları da her zamanki gibi bir tepsiye koyup dedemlerin oturduğu bizim ön taraf dediğimiz klasik kahve içme yerine doğru yol aldım. Fincanları süslemeyi unutmadım. Herkese birer tane bizim bağımızdan sabah dedemin topladığı red globe üzüm koydum. Şeker niyetine. Herkesin önüne kahvesini koydum. Kahve saatinde hep günlük programlar konuşulur, bu nedenle ben de programımı açıklayacaktım. Bugün günlerden Çarşamba yani bugün pazar var. Pazar olduğu günler, babaannem, annem ve halam Pazar programı yapmaya çalışır. Ne alınacak, ne pişirilecek, alışveriş listesi Çarşamba günlerinin en önemli konusudur. Hepimize teker teker akşam yemeği için ne istediğimizi sordular. Kimse bir şey söylemedi. Benim acele ile bir şeyler düşünmem lazım, bir an önce bu konunun kapanması ve kendi programımıza dönmek için. Hemen en sevdiğim yemeklerden biri olan barbunya, pilav fikrini ortaya attım. Herkes destekledi. Bu işi de başarı ile atlatmıştım. Şimdi çocukları bizim odada toplama işine giriştim.

Hep beraber yukarı çıktık, kızlar yatağın üzerine oturdular, oğlanlar ise yerde halının üstünde sırtlarını yatağa dayadılar. Can kulağı ile benim fikrimin ne olduğunu dinlemek için bekliyorlardı. Sahi benim fikrim neydi? Değişik, eğlenceli bir şey yapmak istiyordum ama ne yapacağımızı da çok bilmiyordum.  Aklımda birkaç fikir var; dalmak çocuklar için yeni bir şey olabilir, bisiklet ile ada turu, bunu birkaç gündür yapıyoruz bu ilginç olmayabilir, Ayazma’da su sporları bunu da dün yaptık, çok eğlendik ama macera tarafı pek yoktu. Bunları kafamdan geçirirken bir anda Bony “Yer Cücesi okulda hep dalmaktan bahsediyordun, acaba bugün hep beraber dalsak mı?” diye atladı. İşte aradığım fırsat hemen “herkes kabul ederse ben bu fikre balıklama dalarım” dedim. Masal, Şeftali ve Gece hemen atladılar fikre. Zaten kaç yıldır bu konuyu konuşuyorduk. Oğlanlar biraz nazlandılar ama onlarda merak ediyorlar su altını. Geriye bir tek şey kalmıştı, bizi dalmaya yalnız göndermeyecekleri için, büyüklerden en az birini bizimle gelmeye ikna etmek. Babamın bu işe gönüllü olabileceğini biliyordum. Ben o konuyu hallederim dedim. Saat 11 olmuştu. Öğleden önce bu işi yapmak artık mümkün değildi.

Bu yüzden Fındık ile Fıstık’ı ailelerinden izin almaya göndermeye ve saat 14:00 gibi öğlen yemeğinden sonra buluşmaya karar verdik.  Bu arada hepimizin her gün yapması gereken işler vardı. Ödev, kitap okuma gibi. Bunları da tamamlamak için vaktimiz olacaktı. Eğer yapmamız gerekenleri tam olarak yaparsak kimse programımıza itiraz etmez. Oğlanlar heyecanlı bir şekilde bisikletlerine atlayıp evlerine doğru gittiler. Ben daha aşağıya bile inememiştim onları geçirmek için ama sağ olsun Mini her geleni karşılar, her gideni yolcu eder.O bir ev sahibinin yapması gerekenleri benim adıma yaptı. Kızlar mayolarını giydiler, Şeftali ile ben birlikte hamağa uzandık, Gece ile Bony yanımızdaki şezlonglara yayıldılar, Masal kucağına Mini’yi alıp sedire uzandı. Hepimiz güneş kremlerimizi sürdük,bahçemizde yetişen nane yaprakları ile tatlandırdığım soğuk limonatalarımızı yanımıza aldık ve kitaplarımızı okumaya başladık. Herkes farklı tarzda kitap okuyordu. Ben macera romanlarını severim, Gece ile Masal aşk hikayeleri okurken Bony korku romanı okuyor. Şeftali ise polisiyeye dalmış, heyecanla sonunu bekliyor. Öğle yemeğine kadar hepimiz Mavi Ada’nın huzuru ile dolacağız.

Annem, babaannem ve halam pazardan döndüklerinde neredeyse uyuya kalacaktım.  Arabanın köşeyi dönmesi ile Mini koşturmaya başladı ve onun hareketi ile kendime geldim. Ben de kızlarla beraber pazardan alınan malzemelerin taşınmasında onlara yardım ettim. Karpuzu taşıması için de bir erkeğe seslendim. Dedem duymadı ama babam geldi. Malzemeler mutfağa kondu şimdiki kısım meyve ve sebzelerin önce yıkanması sonra da dolaba yerleştirilmesi. Doğruyu söylemek gerekirse bu kısmı hiç sevmiyorum. Ama yine de tabii ki yardım ediyorum.

Neyse ki o iş de bitti sonunda. Saat 12:00 ye geliyordu. Ben daha izin bile almamıştım. Annem ve babama dalışa gidebilir miyiz diye sormak için onları bir araya getirdim–böylece iki kere anlatmamış olurdum-. Programımı anlattım zaten hepimiz o gün yapmamız gereken işlerimizi bitirmiştik, yani artık rahatız. Babam da seve seve geleceğini söyledi. Ona dalış demeniz yeterli zaten. Her zaman hazırdır. Artık sadece malzemeleri hazırlamak kalmıştı. Babamdan biraz fazla kişi olduğumuz için zıpkın almamasını rica ettim. Zaten o da almayı düşünmüyormuş. Kızlara maske, şnorkel ve paletlerini dağıttım. Nasıl kullanmaları gerektiğiyle ilgili küçük bilgiler verdim. Ben, Masal, Gece ve Bony yüzme takımındaydık. Şeftali’de geçen seneye kadar yüzme takımındaydı, şimdi voleybol takımında. Kısaca herkes su ile gayet yakın ilişki içinde olduğundan malzeme kullanımında sıkıntı çıkmayacak. Tam o sırada yemek masasını kurmak üzere halam bize seslendi. Öğle yemeği vakti gelmiş. Yemekte pazardan gelen malzemeler henüz hazırlanamayacağı için onları yiyemezdik. Onun yerine bir Mavi Ada klasiği olan lezzetli mi lezzetli patatesli omlet var. Bayılırım. Babam patatesleri küçük küçük doğrar ve yağda onlar sertleşene kadar iyice kızartır. Üstüne, tuz, karabiber ve pul biber ile birlikte çırptığı yumurtaları döker ve kapağını kapatır. Herkes yine bir koşuşturmaca içine girdi. Sonunda yemek hazırdı. Mutfaktan en son yine babam elinde tava ile çıktı. Tam o sırada sabahta yumurta yediğim aklıma geldi. Benim çok alerjik bir bünyem var ve hemen kabarıyorum. Korku ile anneme baktım. Annem durumu anlamıştı “Bir şey olmaz akşam ilaç alıp yatarsın” dedi. Hepimiz aç kurtlar gibi yemeğe daldık. Üzerine söylemesi ayıp ama ketçap ve mayonez koymayı unutmadık. Mavi Ada’da yediğimiz en sağlıksız şeyler ketçap ve mayonez herhalde ama onları da çok az yeriz. Neyse ki sonunda öğle yemeği koşuşturmacası da bitmişti.

Malzemelerden gereklileri yanımıza alıp erkeklere vermek üzere hazırlamıştım ki tam o sırada onlar da geldi. Onlara da gerekli bilgileri anlattım. Herkes ailesinden izin almıştı. Hepsinin hemen izin vermesine çok şaşırdım. Babamın bizimle gelecek olması işleri kolaylaştırdı sanırım. Saat yaklaşık 13:30’du. Ben daha nereye gideceğimize karar vermemiştim. Mavi Ada’nın her tarafı deniz, her plajda, her koyda farklı bir şey var. Benim bugün aklımda iki yer vardı.Bunlardan biri sabah denize girdiğim Çayır Koyu. Çayır Koyu Mavi Ada’nın en yüksek tepesi olan Göztepe’nin altında yer alır. Koyun önünde Gökçe adını verdikleri çok küçük bir adacık vardır. Göztepe sahilinden, Gökçe Adasına kadar babamların yol olarak adlandırdığı bir yer var, arkadaşlarımı oraya götürebilirim. Bu yol olarak adlandırdığımız şeylerden iki tane var. Ben genellikle uzak olana gitmeyi tercih ediyorum çünkü çok daha fazla balık görme ihtimalimiz var. Uzaktan kastım yaklaşık iki yüz – üç yüz metre kadar. Ayrıca ayağımıza palet olunca iki-üç dakikada oraya varıyoruz. Unutmadan size biraz oraya neden yol dediklerini anlatayım. Dedem Varyemez Amca oranın eski dönemlere ait bir yol olabileceğinden bahseder hep. Daha sonra bir doğa üstü olay sonucu çökmüş olabileceğini düşünüyor.

Çünkü çok iri iri kayalar aynı bir yol gibi birbirlerine bitişik ve düzgün bir şekilde yerleştirilmiş gibi duruyor. Tabii ki zamanla yıpranmış ama yine de sanki düz kütleler, olduğu gibi aşağı düşmüş. Tabii bunlar dümdüz bir şekilde düşmüyor ya yamuluyor ya da ikisi birden bir açı oluşturuyor ne oluyor bilmiyorum ama balıklar için harika bir barınma yeri oluyor. O yüzden biz her zıpkın ile avlandığımızda ya birinciye ya da ikinciye gidiyoruz. Çok iyi hatırlıyorum geçen yıl dalarken yine buraya gelmiştik ve çok özel bir balık gördük. Aslında o kadar da özel değil ama benim hayatımdaki ilk defa o balığı görüşümdü. Gördüğüm balık yılan balığı idi. Annem ve babam ben korkmayayım diye bana söylemediler. Ama ben bir şeyler döndüğünü anladım çünkü suyun dışına çıkıp birbirlerine Yine de ne olur ne olmaz diye onlara bir şey söylemedim. Fransızca bir şeyler söylüyorlardı. Ne zaman ki benden gizli bir şey konuşmak isteseler birbirlerine Fransızca söylerler. İksi de Franskofon liselerin ya da ilkokulların mezunu. O nedenle kolay oluyor. Ben de şu an okulumda Fransızca öğreniyorum. Yakında bu gizeme son vereceğim. Sudan çıkınca bana durumu anlattılar. Yılan balığını yakalamak için iki zıpkına ihtiyaç varmış. Annem ve babam yılan balığının çok dolaşmadığını biliyorlardı. O nedenle akşam babamın kuzeni Bugs Bunny ile birlikte tekrar aynı yere giderek yılan balığını avladılar. 2 gün boyunca yemiştik. Bu kadar lezzetli bir balığı niye daha önce yemedim diye babama sordum. Babam “şekli nedeni ile çok talep görmediği için balıkçılarda satılmaz” diye cevap vermişti. Çayır koyunda genellikle lodos hava olduğunda dalarız. Çünkü Poyraz havalarda Çayır Koyu çok rüzgarlı ve dalgalı olur. O yüzden bugün bu alternatiften vazgeçmeye karar verdim.

Diğer yer ise Mavi Ada’nın en batı ucu olan Polente Feneri. Polente Feneri’nde Ada’nın bütün elektrik ihtiyacını sağlayan rüzgar gülleri var. Ben orada çok az daldım. Çok merak ediyorum orayı. Dik bir yamaçtan kıyıya iniyorsunuz. Orada çok küçük bir kumsal var. Her taraf kayalık. Çok fazla balık var. Buranın benim için enteresan olmasının en büyük nedenlerinden biri de geçen sene Truva’yı gezerken, Truva atının içinde, babamın Truva savaşı sırasında atı bırakan gemilerin bu koyda saklandıklarını söylemesi oldu. O zamandan beri burada dalmak için sabırsızlanıyorum.

Size kısaca Truva savaşından bahsetmek isterdim ama yeterli bilgim yok. O yüzden internette bir kaynak olan Vikipedi’den Truva Savaşı hakkındaki bilgileri alıp buraya koyuyorum. Yunan mitolojisinde, Truva’lı Paris’in Sparta Kralı Menelaus (Menelaos)’un karısı Helen’i kaçırması sonucunda Yunanların (Akaların) Anadolu’daki Truva kentine saldırmasını konu alan savaştır. Savaş, Yunan mitolojisi ve edebiyatında çok önemli bir yere sahiptir ve detayları Anadolu’lu ozan Homeros’un İlyada ve Odysseia adlı destanlarında anlatılmaktadır. İlyada, on yıl süren savaşın son bir aylık dönemini en ince ayrıntılarına kadar anlatırken Odysseia, Yunan komutanlardan Odysseus’un Truva’nın düşüşünden sonra vatanı İthaka’ya yaptığı yolculuğunu dile getirir. Zeus, düzenlediği Peleus ile Thetis’in düğüne tanrıçalardan Eris’i davet etmez. Bunun üzerine Eris, düğüne altın bir elma göndererek, bunun “en güzel tanrıçaya” verilmesini ister. Athena, Hera ve Afrodit altın elmanın kime verilmesi gerektiği konusunda anlaşmazlığa düşünce Zeus, tanrıçaları Paris’e gönderir ve en güzel tanrıçayı Paris’in seçmesini ister. Paris altın elmayı Afrodit’e verir. Karşılığında Afrodit, “tüm kadınların en güzeli’ olan Helen’i, Paris’e aşık eder. Paris, Sparta’yı ziyaretinde Helen’e âşık olur ve iki aşık birlikte Truva’ya dönerler. Kendilerine hakaret edildiğine inanan Yunanlar, Menelaus ve kardeşi Miken Kralı Agamemnon önderliğinde Aka ordusunu toplar ve Truva’ya bir sefer düzenler. Helen’in iade edilmesi ve kendilerine tazminat ödenmesi tekliflerine olumlu yanıt vermeyen Truvalılar ile uzun ve zorlu bir savaşa girerler. Truva’nın mitolojik bir kent olduğu düşünülürken, 1870 yılında Alman arkeolog Heinrich Schliemann tarafından başlatılan ve ikinci dünya savaşından önce Amerikan arkeolog Blegen tarafından gerçekleştirilen kazıların sonucu olarak, Çanakkale Boğazı’nın güney sahillerinde, Küçük Asya’nın kuzey batısındaki Troas bölgesinde bir sırtın üstünde bugünkü Çanakkale’nin birkaç kilometre güney batısındaki Hisarlık tepesinde dokuz kere yıkılıp yeniden kurulmuş çok eski bir şehir bulundu. Truva, deniz baskınlarından korunacak kadar içeride olmasına karşın Helespontos (Çanakkale)ile Karadeniz’i bağlayan ticaret yoluna hakim olacak kadar denize yakın bulunuyordu. Her yıkılışında yeniden yapılmış bu önemli ticaret şehrinde dokuz tabaka meydana çıkarıldı. Bunlardan MÖ 15-12. yüzyıla ait olan 6. tabaka, Homeros’un anlattığı Truva’dır. Homeros’un Truva Savaşı’nda bahsettiği kentin Yunanlar tarafından tahrip ediliş tarihi olarak ilk çağda MÖ 1184 yılı kabul edilir.” Haritadan bakıldığında babamın söylediğini çok inandırıcı buluyorum. Polente Feneri’nin bizim dalışımız için daha uygun olduğunu düşündüm ve çocukların hepsinin de onayını aldım. Babama Polente Fener’inde dalabilir miyiz dedim. Babamın gözlerinde, en çok balık olan bölgeye zıpkınsız dalacağı için ve oraya dalış eşyaları ile birlikte inip çıkmak zor olacağı için bir an bir isteksizlik dolaştığını hissettim. Ama “tabii ki” dedi. Babam küçük Yercücesi’ni hiç kıramaz. Çocuklara “artık yavaş yavaş denize doğru gitsek iyi olur” dedim. Herkes bisikletine atladı. Babam arabayla gitmek istedi. Herkese görüşürüz deyip yola çıktık.

Herkes denize ulaşmıştı. Babam arabayı park etti. Dalış malzemelerimizi arabadan aldık. Ben kolaylık olsun diye herkese kendi malzemelerini taşımasını söyledim. Fazla eşyalarımızın hepsini bagaja koyduk. Mavi Ada’da deniz çok soğuktur. Biz dalarken genellikle dalış elbisesi giyeriz. Benim, Şeftali’nin, Masal’ın, Fındık’ın ve Gece’nin deniz elbisesi vardı, ama geri kalanlar üşümediklerini ve ihtiyaç duymadıklarını söylediler. Biz de ısrar etmedik. Şnorkel, gözlük ve paletlerimizi aldık. Ben de herkesten farklı olarak arkadaşlarımla ve denizdeki arkadaşlarımızla fotoğraf çekmek üzere su altı kamerası vardı. Bu doğum günümde Varyemez Amca ile Atom Karınca’nın bana hediyesi. Çok beğendiğim ve bütün yaz boyunca kullandığım bir alet.

Cep telefonundan bile ufak. Ama fotoğraf, video çekebiliyor ve interneti var. Tam bana göre. Su altında birbirimiz ile anlaşırken kolaylık olsun ve biraz da hava olsun diye bazı ortak hareketlerde anlaştık ve şu andan itibaren tam tamına hazırdık. Birazdan benim için harika bir an başlıyordu çünkü arkadaşlarıma hep deniz altının ne kadar güzel olduğunu konuşuyorduk. Şu an onlar da buna tanık olmak üzereydi. Sonuç olarak buz gibi bir suya dalmayı başardık. Her zamanki gibi önce babam girdi suya. Planımız şuydu;bir ters “v” harfi çizerek yüzeceğiz. Babam en önde olacak. Arkasında Masal, Fıstık ve Gece. Arkalarında da ben, Şeftali, Bony ve Fındık. Herkes birbirine kolunu uzattığında değebilecek mesafede olacak. Eğer bir şey görür ve bakmak istersek tüm ekip durmadan kimse durmayacak. Herkes beraber hareket edip, beraber duracak. Benim kızlardan yana korkum yok ama erkekler her an bir şeye dalıp planı falan unutabilirler. O yüzden erkekleri ilk sırada da ikinci sırada da ortaya koyduk. Ben, Bony ve Şeftali daha sorumluluk sahibiyiz.

Gece ve Masal ise biraz daha heyecanlı, o yüzden bizler kenarlara geçtik. Planladığımız şekilde ilerliyoruz. Babam dalmadan önce “çok açığa gitmeyiz, amaç çocukların su altından zevk alması ve su altını keşfetmeleri, daha çok beraber dalacak günleriniz olacak” dedi. İyi de ben macera yaşamak istiyorum. O nasıl olacak? Neyse, babamı takip ediyoruz. Babam her değişik balık gördüğümüzde çocuklara kısaca anlatıyor. Bu karagöz, bu eşkina, bu lapin diye. Mavi Ada Ege Denizi’nin bütün balıklarını barındırır. Eskiden çok daha fazla balık varmış. Ama 2000’li yıllarda balıkçı tekneleri buraya dadanmış ve yuvaları bozmuş. O zamandan beri balık çeşidi ve adedi hızla azalmış. Benim buradaki birçok balığı canlı görme şansım oldu. En sevdiklerim yavru karagöz ve melanuryalar, dil balıkları, vatos, ahtapot, kalamar, güneş balığı ve kırlangıç kuyruk. Sadece balıklar ile de sınırlı değil su altı, deniz domatesleri var, deniz hıyarları var. Çok güzel yosunlar var. Babamların anemon dediği bir şey var, tam sallanırken, yaklaşınca hemen kapanıyor. Onları da çok seviyorum. Ben dalarken genellikle en dibe bakıyorum, koleksiyonum için kabuklar arıyorum. Kulak şeklinde kabuklar var.En çok onlardan buluyorum. Deniz kestaneleri ve deniz yıldızları var renk, renk. Eğer canlılar ise dokunmuyorum ama eğer ölmüşler ise onları da topluyorum. Çocuklar çok eğleniyor gibi duruyor. Fıstık ve Bony donma noktasına geldiler, çeneleri titriyor ama seslerini çıkartmıyorlar. Elbiseli olmama rağmen ben bile çok üşüdüm. Elbiseli daldığım zaman benim ısınmak için gizli bir formülüm var ama size an-lat-ma-ya-ca-ğım. Sonra çok dalga geçersiniz. Artık yavaş yavaş karaya dönüp sıcak kumlara yatarak ısınmavakti geldi. Babam Bony ile Fıstık’ı fark etti. Babam suya girmeden anlaştığımız şekilde “kıyıya dönüyoruz” işaretini yaptı. Herkes kalmak istiyordu ama donduğumuz için kimse itiraz etmedi. Geldiğimiz gibi aynı ters “v” şeklinde kıyıya doğru yüzdük. Yarışta böyle yüzsek rekor olurdu. 12 yaş 100 metre serbest Türkiye rekoru Yer Cücesi ve arkadaşlarının. Kumsala çıktık. Hemen elbiseleri çıkartarak, kızgın kumlara gömüldük. Kemiklerimizi ısıtmak için taşlar alıyor üstüme koyuyordum, taşlar soğudukça yenisini alıyordum. Önce bizimkiler fark etmedi ama daha sonra onlar da yapmaya başladı. Altımızdaki kum soğudukça başka yere yatıyorduk. Kumsalda bizden başka kimse olmadığı için bütün kumsal bizim zaten. Yavaş yavaş ısınmaya başladık. Tabii ısındıkça aklımız diğer ihtiyaçlarımıza kaydı. Deniz bizi acıktırmıştı. Annem yanımıza su ve yiyecek koymuştu. Haşlanmış patates, haşlanmış yumurta ve salatalık. Birer tane aldık. Şeftali “tuz var mı” diye sordu. Var dedim ve elimdeki soyulmuş patatesi denize batırdım. Ege Denizi’nin tuzuna batırarak yiyordum patatesimi. Fındık ile Fıstık Ada’lı oldukları için biliyorlar ama kızların da hoşuna gitti. Denize batıra batıra yemeklerimizi yedik. Kendimize gelmiştik. Daha önce buraya geldiğim için biliyorum, buralarda bir yerde bir çeşme olması lazım. Pınarbaşı diyorlardı buraya. Çeşme yeraltı suyunu içmek için. Eskiden keçileri otlatırlarmış burada o yüzden çeşme yaptırmışlar. Onu aramak için ayağa kalktım. Şeftali ile Bony de benimle geldi. Gece, Masal ve erkekler deniz kıyısında kabuk ve diğer canlılara bakıyorlardı. Çeşmeyi araya araya yaklaşık 25-30 metre yürüdük. Galiba ters tarafa doğru yürümüşüz, hiç tanıdık gelmiyordu etraf. İleride kayaların arasında bir karanlık gördüm, ne olduğunu tam olarak anlamadım. Oraya doğru ilerledik. Elime bir kamış almıştım, destek alarak yürüyorum, kayalardan düşmemek için. Yanına geldiğimizde bunun bir mağara olduğunu anladım. Hemen babamı çağırdım. Babam elinde dalış feneri ile geldi. Çocukların hepsi toplandı. Babam feneri içeri doğru tuttu. İçerisi aydınlandı, mağara derinlere doğru gidiyordu. “Haydi girelim” diye bağırdım. Babam Morbit için dar bir mağaraydı, sürünerek önden elinde fener ile ilerlemeye başladı. Arkasından biz de emekleyerek ilerliyorduk. Elimizde cep telefonlarımız. Mağara oldukça derine doğru gidiyordu. Sonu gözükmüyordu. Bir an babam durdu ve “geri dönelim” dedi. Ben ise ilerlemek istiyordum. Mağaranın sonunda ne var çok merak ediyordum. Fakat babam dönelim dediği için geri döndük.

İŞTE BİZİM MEŞHUR MAĞARA

“Niye döndük, bir şey mi gördün” diye sordum. “Hayır” dedi. “Bunlar emanet çocuklar ve yanımızda hiçbir güvenlik malzemesi yok. Hem akşam olmak üzere ve içeride bize bir şey olursa dışarıda yardım çağıracak kimse yok”. Ona hak vermiştim. Hem Fıstık’ın annesi Hocanım benim okulda öğretmenimdi. Eğer Fıstık’a bir şey olursa eğitim hayatım tehlikeye girerdi. O yüzden sesimi çıkarmadım. Ama aklım mağarada kalmıştı. Kimler yaptı, nereye gidiyor, içinde neler var, meraktan çatlayacaktım. Normalde kumlarda ısındıktan sonra bir dalış daha yaparız. Ama herkesin aklı mağarada kalmıştı. Yavaş yavaş toplanmaya başladık. Herkes kendi dalış malzemelerini aldı ve yukarı doğru tırmanmaya başladık. Gelirken babamı dinlemediğim için çok pişman oldum. Bana “araba ile gidelim, giderken iyi ama dönüşte bisiklet ile gittiğinize pişman olursunuz” demişti. Oldum. Bir an önce eve gidip yarın için malzeme hazırlamayı ve babam ile neler yapacağımızı konuşmayı istiyordum. Babam arabasına atladı ve bisikletleri takip etmeye başladı. Biz, ikişerli sıra halinde bisikletlerimiz ile gidiyorduk. Önde ben ve Fıstık, arkada Masal ile Gece, onların arkasında Bony ve Şeftali en arkada da Fındık. Babam bu şekilde dizilmemizi istemişti. Sorun çıkmaması için onlar ne derse yapıyorduk bu tatilde.

Polente Feneri’nin orman yolundan ilerledik ve Ova yolu üzerinden evimize geldik. Saat 17:00 olmuştu. Saat 17:00’de evde ne olursa olsun babaannem Atom Karınca mutlaka çay yapar. Biz köşeyi döndüğümüzde Mini kulaklarını sallaya sallaya geldi. Eve girer girmez nefis bir kek kokusu bizi karşıladı. Annem Domuzcuk bir tarçınlı elmalı kek yapmış. İnsan tok olsa bile acıkır. Bu yaz antrenmanlara bir ay ara verdik. Ersin Hoca kilo alırsak bizi yüzme delisi yapar. Ama bu keke dayanılmaz. Yarın dikkat ederiz. Dedem Varyemez bizi çay saati köşesinde karşıladı. Sabah size anlattığım kahve köşesi ile aynı köşe, sadece içilen içecek ve saat farklı. Ona hızlıca bugün olanları ve mağarayı anlatmaya başladım. Belki O mağara hakkında bir şeyler biliyordur diye düşündüm. Maalesef, O da ilk defa duymuş mağara olduğunu orada. Erkekler dedemden de bir şey çıkmayacağını anlayınca daha fazla geç kalmamak için bisikletlerine atlayarak evlerine doğru yola çıktılar. Babam “eve ulaşınca mesaj atın” dedi. Ben kızları alıp yukarı mayolarımızı değiştirmeye çıktım. Aklımız mağarada kalmıştı. Herkes aklınca bir şeyler uyduruyordu. Uzaylılar mı acaba bile dedik. Hayvan olabilir mi diye düşündük. Bir sürü fikir geliyordu aklımıza ama hiçbiri bizi tatmin etmiyordu. Ada’nın derinliğine doğru giden o mağarayı kimler inşa etmişti. Babamın söylediğine göre destekler konularak sağlam bir şey yapılmış, yani mağarayı insanlar yapmış. Giyindikten sonra herkes eline kitabını alıp biraz uzandı. Ama hepimizin aklında mağara vardı. Kitapları okumuyor, sadece bakıyorduk. Gözlerim kapanmış. Annem Domuzcuk “haydi, güneş batırmaya” diye seslendiğinde kendime geldim.

Güneş batırmak bizde bir gelenektir. Akşamları güneş batarken bütün aile toplanır ve güneş batarken herkes ne içmek isterse onu hazırlayıp içer. Bize genellikle üzüm suyu düşer. Babam “seninki de üzüm suyu, bizimki de, en azından seninki taze” demişti bir seferinde. Komşumuz Kamil Dede’nin çok büyük bağları var. Bizim bağımızın üzümünü de alarak şarap yapar. Her sene sonunda bize de o yılın ürünlerinden bizim bağımızın payına düşen kadar verir. Her sabah saat 6:00 gibi bağlarına iner ve gece saat 20:30 a kadar çalışır. Mavi Ada’nın en çalışkan insanlarından biridir. Sanırım yine onun şaraplarından birini açmış dedem, halam ve annem ile birer kadeh içiyorlar güneşi batırırken. Babaannem bize üzüm suyu sıkmış, kızlar ile birlikte üzüm sularımızı içiyoruz.

Babam bu akşam güneşi batırmaya gelmedi. Mangalı hazırlıyor. Akşam mangal yapacağız. Önce tahta parçalarını dizdi. Sonra üzerine koku vermesi için çam kozalaklarını dizdi. Daha sonra da ateş uzun süreli olsun diye birkaç parça asma kökü koydu. Her sefer böyle yapar. Akşam yemeğinde meşhur Atom Karınca köftesi ile sucuk ekmek var. Atom Karınca’nın her zaman derin dondurucuda köftesi vardır. Bizim kızlar gelince stokları biraz azaldı. Bugün yine pazardan geldikten sonra köfte yaptı. Köfte, ekmek, salata, taze fasulye ana yemeğimiz. Üstüne tatlı niyetine sucuk, ekmek yiyeceğiz. Kısacası çok fazla ekmeğe ihtiyacımız olacak. Babam ile beraber hemen merkeze fırına inmemiz gerekiyor. 5 kız 5 büyük toplam 10 kişiyiz. Ertesi sabah kahvaltıyı da düşünerek 5 ekmek almaya karar verdik. Adam başı yarım ekmek. Fazla mı? Hiç sanmam. Ben çeyrek ekmek içi köfte koyarak yiyeceğim, daha sonra da biraz ekmeğe sucuk koyar yerim. Sabah kahvaltısını da düşünürsek yarım ekmek bana az bile gelebilir. Size meşhur Mavi Ada kahvaltısından bahsetmiştim. Akşam yemeği çok keyifli geçti. Hepimiz çok eğlendik, çok da yorulmuştuk, kızlar ile dedikodu yapmak için saat 21:00 gibi odamıza çıktık. Pijamalarımızı bile zor giydik. Sanırım 21:10 gibi hepimiz uyumuştuk. Uyurken yarın çok güzel bir gün olacak diye düşündüğümü hatırlıyorum en son. Aşağıda annemlerin konuşmalarını duyuyordum.
Uyandığımda sabah olmuştu. Sabah en erken yine dedem kalkmış. Ama hepimizin çok yorgun olduğunu bildiği için hiç ses çıkarmamaya çalışarak elinde bir adet bağ makası ile sabah üzerlerine çiğ yağmış üzümleri kesmeye başlamış. Ben ise sabah 8:30 gibi kalktım. Gerçi Mavi Ada’da saat ile pek ilgilenmiyoruz, çünkü orası özgür bir yer.

Günlerimizi kısıtlayamayız. Ama yine de ben sabah kalktığımda ilk olarak mağarayı daha sonra da fırında ekmek kalmama ihtimalini düşündüm. Hemen kalktım üstüme rastgele bir şeyler geçirip evde babamı aradım. Babam ne ön tarafta ne de arkada oturmuyordu. Ben de sabahları ne sıcak ne soğuk olan size henüz hiç bahsetmediğim orta tarafta oturabileceğini düşündüm ve gittiğimde tam karşımdaydı. Babama işaret ettim ve arabanın anahtarını gösterdim hemen anlamıştı ve adaya inip -burada şehir ya da merkez değil adaya inmek kelimesi kullanılır.- ekmek aldık. Ekmeğin yanında yine açma ve simit almayı unutmadık. Geldiğimizde tıpkı size önceden anlattığım gibi ihtişamlı bir sofra yine bizi bekliyordu. Herkes uyanmıştı ve hazırdı. Bir iki hazırlık daha yapıldı ve kahvaltı hazırdı. Tıpkı dünkü gibi yine bir tarafa biz kızlar oturduk ama bu sefer Fındık ve Fıstık yoktu. Kahvaltılarımızı yediğimiz esnada babam bugün mağaraya annemi de davet etti ve annem seve seve geleceğini söyledi. Babam bize kolaylık olsun diye hep beraber bir ara masanın etrafına oturup ne eşyalara ihtiyacımız olduğuyla ilgili bir liste hazırlamamızı istedi. İlerleyen saatlerde kahvaltı bitmiş, toplanmış ve kahveler içilmişti saat yaklaşık 10:30’du. Yine günlük yapmamız gereken işlerimizi yapmaya koyulduk. Yine kitap okuyorduk ama hepimizin aklındakinin kitap veya ders değil kesinlikle mağara olduğunu biliyordum. Bu yaşımızda böyle bir şey görmek beni ve arkadaşlarımı çok sevindirmiş olsa gerek. Böyle bir macera yaşarsak arkadaşlarım seneye de gelmek isteyecekler diye umuyorum ama yine de emin değilim.
Babam kızların hepsini masaya oturttu. Güvenlik ve orada rahat ilerleyebilmek için bir malzeme listesi hazırlamamızı istedi. Ben “biz nereden bilelim, ilk defa bir mağaraya gireceğiz” dedim. “Siz düşünerek elinizden geleni yapın, ben eksikleri tamamlarım” diye cevap verdi. Kızlar ile kafa kafaya verip liste hazırlamaya başladık. Öncelikle kıyafet tabii ki kızlar için. Ne giyeceğimize karar vermeye çalıştık. Dün emeklerken dizlerimiz acımıştı. Şeftali voleybol oynadığı için onun dizliği vardı. Biz de dizlerimize eşarp sarmaya karar verdik. Bu dünkü en büyük sorunumuzu çözecek bir karardı. Saçlarımıza mağarada böcek vs düşmemesi için saçlarımızı da toplama kararı aldık. Gerisi zaten belli. Bir şort, bir tshirt. Bu sefer ayakkabı giymeye karar verdik. Geçen sefer terliklerimiz ile gitmiştik, denize gidiyoruz diye. Dalış malzemelerimizi yanımıza almayacaktık. Bony’i liste yapma konusunda yazıcı seçtik. İşte malzeme listemiz;
MALZEME LİSTESİ
İp: Herkes ipe tutunarak ilerleyecek, ipin bir ucu dışarıda annemde olacak. Babam 500 metre ip hazırladı. Daha önce bu ipleri teknede kullanıyorduk. Babam tüm ipleri birleştirdi.
Fener: Hepimizde bir adet fener olacak. Feneri olmayanlar cep telefonları ile ışık yapacak.
Kask: Herhangi bir tehlike karşısında yaralanmamamız için hepimiz bisiklet kasklarımızı takacağız.
Cep telefonu: Babam mağarada çekeceğini düşünmüyor ama her ihtimale karşı hepimizin cep telefonu yanında olacak. En azından fotoğraf çekeriz.
Matara: Hepimiz yanımıza su aldık.
Yiyecek: Yanımıza yiyecek alacağız. Hepimize birer sandviç.
Sırt çantası: Herkesin aletlerini koyacağı bir sırt çantası olacak.
Yedek kıyafet: Herkes ıslanma ihtimaline karşı bir şort ve tshirt koyacak çantasına.
Düdük: Herkesin bir düdüğü olacak.
Walkie Talkie: Babam ile dedemin bir kısa mesafe telsizi var. Biri annemde biri babamda olacak.
Kibrit: Her ihtimale karşı yanımıza alma kararı aldık.
Herkesin bir alet taşımasına karar verildi.
Bıçak: Babam dalış bıçağını aldı.
Küçük kazma: Babaannem Atom Karınca’nın bahçe için kullandığı küçük kazmayı ben aldım
Küçük kürek: Yine Babaannemin bahçe küreğini Şeftali aldı.
Pusula: Mağaranın haritasını çıkarmak için bir pusula aldık. Pusulayı Bony taşıyacak.
Kağıt Kalem: Harita çizmek ve gördüklerimizi not etmek için küçük bir not defteri ile kurşun kalemi Masal yanına aldı.
İlk yardım çantası: Dedemin arabasındaki ilk yardım çantasını Gece’nin çantasına koyduk. Her ihtimale karşı.
Çekiç: Evdeki en küçük çekici Fındık’a verdik. Fıstık da 3-4 tane sağlam tahta aldı çantasına.
Listemiz ve eşyalarımız hazır. Artık mağaraya gitmek için yola çıkabiliriz. Öğle yemeyi yememe kararı aldık. Anladığım kadarı ile babam da mağara konusunda bizim kadar heyecanlı. “Polente Feneri’nde piknik yapalım” dedi. Bizim çok hoşumuza gitti tabii. Annem plastik çatal, bıçak, tabak, bardak ve büyük bir yer örtüsü aldı. Hepimiz kendimize sandviçler yaptık. Herkesin sevdiği şeyler farklı. Hiçbir sandviç bir diğerine benzemedi. Ben mesela peynir yemem. Benim sandviçimde peynir yoktu. Ama harika bir adet köfte, salatalık, domates ve turşu vardı.  Şeftali’nin sandviçinde köfte, salatalık ve domates vardı.

Bony sandviç için çok malzeme kullanmayı tercih etmedi o yüzden sadece köfte ve domates koydu. Masal ve Gece aynı malzemeleri kullanmışlardı sandviçlerinde. İkisi de jambon, domates ve salatalığı tercih etti. Fındık ve Fıstık kendi sandviçlerini kendileri yaptılar. Onlara haber verdim ki kendi evlerinde yapsınlar. Sonuç olarak hepimiz hazırdık. Heyecanlanmaya başlamıştım. Yola çıktık. Yolumuz uzun değildi zaten. Sonuçta Mavi Ada’dayız kırk iki kilometre kare. Yani çok büyük değil. Yolda keçi sürüsünü gördük aralarında bir sürü oğlakta vardı. Bazıları gerçekten çok şirin oluyor. Bazen babama keçi beslemek istiyorum demeyi düşünüyorum. Şimdi arabayı bir kenara koyduk eşyalar bugün oldukça fazla herkes taşıyabildiği kadar taşıyor sanırım içimizden birkaç kişinin iki sefer yapması gerekecek. Sonuç olarak mağaramızın tam girişine tüm eşyaları yığmıştık. Annem önce yemekleri yememizi söyledi. Bu sırada biz de içeride bir şey olup olamayacağı ile ilgili arkadaşlarımla tartışıyorduk. Sonuçta kesin bir hazine olacağının ve bunun içinde de belki bir harita olabileceğine vardık. Ben her saniye biraz daha heyecanlanıyordum. Her geçen dakika benim içimde başka bir fikir doğuyor ben daha da heyecanlanıyordum. Hepimiz çok acıkmıştık. O yüzden sandviçler hemen bitti. Neyse biz içeri girecektik annem kaşla göz arasında yanına bir dergi, güneş kremi ve kahve almış eline de bizim ipi alacak. Bizim annemle aramızda anne-kız mors alfabesi adını verdiğimiz bir alfabe var. Ben sırada en arkada duracağım böylece bir problem olduğunda annem yapılması gerekenleri yapacak. Babamla annem ne yapılması gerektiği hakkında zaten önceden konuşmuşlar.
Şu an mağaraya girdik önceden zaten geçmiş olduğumuz yerleri seri bir şekilde kat ettik babam en önde ilerliyor. Ben şu an bir şey fark ettim biz mağaraya ilk girdiğimizde emekler pozisyonda dursam da sırtım hafif tavana sürtünüyordu. Ama şimdi bakıyorum da neredeyse ayağa kalkacağım belki bir süre sonra ayağa bile kalkabiliriz. Şimdiden itibaren bulunduğumuz yer hiç tanıdık gelmiyor. Sanırım dün buralarda bir yerde geri dönmeye karar vermiştik. Buradan itibaren dikkatli ilerleyeceğiz. O sırada yerde Fıstık bir kağıt parçası gördü. Normalde sokakta görsek almazdık ama şu an Mavi Ada’da bir mağaradayız. Bizden başkasının girdiğini sanmıyoruz o yüzden açıp bakmaya karar verdik. Bu da ne! Sanki bir harita gibi. “Bence… ” diye başladım ama ne diyeceğimi bilmiyordum çünkü bir fikrim yoktu. Bu arada biz oldukça rahat hareket edebilmeye başlamıştık. Kağıdı alıp babama verdik Şeftali “gelmeden önce Mavi Ada’nın haritasına bakmıştım ve bu oldukça o haritaya benziyor ama el çizimi gibi duruyor. ”dedi. Aslında haklıydı bilinçli bir şekilde bakınca onun Mavi Ada olduğunu anlamak o kadar da zor değildi. Babam “bakın burada küçük bir çarpı var! ” dedi. Masal da tam o sırada “tıpkı masallarda olduğu gibi bence bir hazine var! ” dedi. Hepimiz güldük. Babam daha dikkatli inceledi o sırada babamın tam arkasında duran Fındık “işte burası Polente Feneri değil mi? ” Diye sordu. Babam bir açıklama yaptı “çocuklar Fındık doğru söylüyor. Gösterdiği yer Polente Feneri. Biz de tam burada duruyoruz. Çarpı ise bizden yaklaşık 300 metre ötede herhalde. Kim var bu işe? ” dedi. Nasıl durmamızı beklersiniz hep beraber “ben varım! ” dedik. Çok hızlı bir şekilde ilerledik. Yaklaşık beş dakika geçmişti aradan. Sanki mağaranın sonu gözüktü. Hızla hareket ediyorduk ve kimse konuşmuyordu. Gittiğimizde orada sadece küçük bir sandık vardı. Fındık ve Fıstık hemen oyuna bağlayıp acaba buradan para puanlar mı çıkacak diye sordular. Gece hemen bizi güldürmek için “Eeee peki bizim bunu açmamız için anahtar gerekiyor ama anahtar nerede?” dedi. En son ne zaman bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum. Sonuçta ben bir teklifte bulundum: Bunu alıp annemin yanına gidelim dedim olanları anneme anlattıktan sonra eve gidelim.

Evdeki anahtarlardan biri mutlaka olur. Babama “buna baktığında kaç numara olduğunu anlayabiliyor musun? ”dedim. Ama babam “maalesef” dedi. Yavaş yavaş şarkılar söyleye söyleye mağaradan çıktık. Ben bu macerada tek bir şeye üzülmüştüm o da malzemelerin çoğunu kullanmamış olmamızdı. Annem bizi gördüğünde oldukça şaşırmıştı. Dergisinin henüz yarısına gelebilmişti. Ona olanların hepsini tüm detayıyla anlattık. Çok şaşırmış ve heycanlanmıştı. Şimdi eve dönecektik. Polente Feneri’nin şöyle bir kötülüğü var kayalık olduğu için inmesi kolay ama çıkması oldukça zor hele bu kadar malzemeyle bizim yardımlaşarak yukarı çıkmamız gerkecek. Zar zor arabaya vardık. Eşyaları yerleştirdik. Arabaya bindik eve gidiyoruz.
Araba yolumuzu kısa olsa da oldukça eğlendik. Sohbet ettik. Hepimiz sandığın içinde ne olduğunu çok merak ediyoruz. Babam daha sonra hevesimizin bizi üzmesini istemediği için çok heveslenmememizi söyledi. Ve sonunda eve vardık. Evdeki anahtarlardan sadece üç, yedi, ve beş numara var ama onlar uymadı. Sanırım adaya inmemiz gerekecek. Adaya inmek Mavi Ada’da bir deyim gibidir. Bizim evde çoğunlukla ada kullanılır ama turistlerle anlaşmak amacıyla şehir veya merkez dediğimiz de oluyor. Bence oldukça doğru bir tabir. Neyse şu an adaya geldik sayılır. Burada Şener Usta’nın Nalburu var. Çoğu tadilat ihtiyacı buradan karşılanıyor.

Ben bu on bir senelik hayatımda herhalde on – on beş kere gitmişimdir oraya ama sadece beşinde ihtiyacımı karşılayıp gelmişimdir. Sonunda sokak arasındaki meşhur yerimize geldik. Şener Usta’ya derdimizi anlattık. Oldukça çok şaşırdı. “Bunca senedir buradayım, hatta doğduğumdan beri buradayım ama hiç böyle bir şeyle karşılaşmadım.” dedi. Bony oldukça sabırsızlanıp “peki anahtar deneyip açmaya çalışsak? ” dedi. Şener Usta anahtarları onda bulamayacağımızı söyleyince çok üzüldük. Ama bize kırmayı önerdi. Aslında hiçbirimizin aklına gelmemiş bu harika fikir. Bir iki tane farklı boyda cendere denedi ama ikisi de oldukça küçük geldi. Sonuçta Şener Usta’nın nalburundan oldukça üzgün bir şekilde çıktık.
*Cendere: Bir şeyi ezmek, sıkmak gibi işlerde kullanılan araç.
Tam arabaya yürürken esas babaannemin ama aslında tüm ailemizin dostu olan Pamuk Teyze’yi gördük. Hemen yanına koşup ona selam verdik. O da bize yedi çocuk, iki yetişkin adada ne yaptığımızı sordu. Biz de başımıza gelenleri bir bir anlattık. Mucizevi bir olay oldu ve Pamuk Teyze bize yardım edebileceğini, evlerinde bizim işimizi görecek balta gibi bir alet olduğunu söyledi. Balta fikri de bizim aklımıza gelmemişti. “Anladığım kadarıyla bugün oldukça basit düşünüyoruz.” diye ortaya attım. Pamuk Teyze “estağfurullah” dedi. pamuk Teyze her estağfurullah dediğinde “ullah” kısmını oldukça bastırarak söyler. En sonunda gülüşmeler son buldu babam annemi ve çocukları önce eve bırakıp sonra Sulubahçe Koyu’nun üst kısmındaki Pamuk Teyze’nin evine doğru yol almaya başladı. Bence Sulubahçe Mavi Ada’nın en güzel koylarından biri. Sulubahçe diğer tüm koylardan farklı olarak aşırı sığdır. Yani denize girdiğinizde artık eşyalarınızı göremeyecek kadar uzaklaşsanız da daha ancak yeni ayağınız yere değmemeye başlar. Ben yine de Sulubahçe’yi çok seviyorum. Ama Sulubahçe’nin tek bir kötü yanı vardır. O da suyunun buz gibi olmasıdır. Gerçekten ama gerçekten suyunda bir bir buçuk saatten fazla kalınca dışarı çıktığınızda ne çenenizin ne kollarınızın ne de bacaklarınızın titremesini durdurabilirsiniz. Sulubahçe’nin açığında kayalardan oluşmuş bir dalga kıran vardır. Bu dalga kıranın etrafında Truva Savaşındaki gemiler beklemiş. Sulubahçe Koyu’nun en sağında beyaz kayalıklar vardır. Bu beyaz kayalıklar sanırım bizim ailenin kullandığı bir isim ama yine de gayet de doğru. Beyaz kayalıkların altında oldukça fazla ahtapot vardır. Babam ve halamın zamanında onlar elleriyle bile ahtapotları yakalayabiliyorlarmış. Ama tabii benim zamanımda çevre kirliliği, nüfus artması ve turizm çokluğundan dolayı çokta yakalama şansım olmadı, olamadı. Ama yine de oldukça fazla kez ahtapot gördüm. Ayrıca Sulubahçe Koyu’nda bu beyaz kayalıların arkasında bir taş duvar vardır. Üç dört sene evvel bu duvarların aslında kille kaplı olduğunu fark ettik. Ama bu kil o okullarda etkinlik yapılan çamurumsu kile benzemez. Bu beyaz kildir.

Beyaz kil cilt bakımında kullanılır. Hafif suda ıslatıp cildinize sürdükten sonra güneşte kurutursunuz. Kuruduktan sonra üşenmeyip denize girmeniz ve bunu yıkamanız gerekir. Yıkadıktan sonra cildinizin pamukluğuna doyamazsınız. Bu olaya en çok annem, babaannem, halam ve Pamuk Teyze sevindi. Her Pamuk Teyzeler’e gidip denize girdiğimizde mutlaka onu kullanıyorlar. Sanırım size Pamuk Teyze’nin oturduğu yerin güzelliğini yeterince anlattım. Zaten bu sırada Pamuk Teyze’nin evinin kapısına gelmiştik. O hemen eve gelir gelmez hazırlamış baltayı. Ona çok teşekkür edip hemen eve dönmeye koyulduk. Eve dönünce büyük bir heyecanla karşıladı herkes bizi ama ortalıkta babaannem yoktu çünkü saat beşe yaklaşıyordu. Saat beş demek çay demek. Herhalde çay yetiştirmeye mutfağa koşmuş. Ama onu da çağırdık.

Dedem Varyemez elimizdeki baltayı görünce “Evet. En doğru şeyi vermiş size Pamuk teyze ona çok teşekkür edin.” dedi. Kırmak için baltayı ve sandığı babama verdik. Hemen halletti. Sandığı açıyorduk. Ben heyecandan çatlayacağım. Bony nefes almıyordu, Gece ve Masal çığlık atmak üzere, Şeftali’nin yanakları şeftali gibi pespembe olmuştu, Fındık ve Fıstık el ele tutuşuyordu. Ve sonunda babam Morbit sandığın kapağını açtı. Sandık açıldığında içinden yeni bir kutu daha çıktı. Ben hemen kutuyu kaptım ve hızla açtım. İçinden bezlere sarılmış bir şey çıktı. Hepimiz artık sabrımızın son noktasına gelmiştik. Bony “açın şunu” diye bağırdı. Fındık hızla bezleri sıyırdı. İçinden kahverengi, bir bez içinde, ipler ile sarılmış bir şey çıktı. Yukarıda size resmini de koydum. Ben bunun kesinlikle bir hazine haritası olduğuna emindim. Babam “durun” diye seslendi. Artık duracak halimiz kalmamıştı. “Bırakın ben açayım” dedi. Hepimiz babamın etrafını sardık. Babam yavaşça ipleri çözdü. Bir yandan da teker teker hepimizin gözlerinin içine bakıyordu. Dayanamıyordum artık. Birden kahverengi bezi açtı. Hepimiz çok şaşırdık. İçinde sadece bir kağıt vardı. Babam yavaşça kağıdı açtı. Bana uzattı. Hemen kağıdı aldım ve okumaya başladım.

Hepimiz çok şaşırmıştık. Ben babamın böyle bir şey yapmasını asla düşünmezdim, düşünemezdim. Sonra bu büyük şoktan kaynaklanan derin sessizliğin içinde sözü babama bıraktık. Babam:
–Çocuklar, bu gizli mağarayı ben 1996 yılında arkadaşlarım Gaga, Bakkal, Suci, Çamur ve kuzenim Bugs Bunny ile dalmaya gittiğimizde bulduk. Her sene hep beraber buraya gelip kamp yaparız ama burayı altımızdan başka kimse bilmez. Bu sene Yer Cücesi’nin arkadaşları gelecek diye eğlenmeniz için bu mağaraya bu mektubu koydum. Aslında anahtarı da bir yere saklayacaktım ama tam mağaradan çıktığımda aşağıdaki kayalıklarda bir yere düştü. Ben de daha çok macera daha çok heyecan için anahtarı aramayı bıraktım. Ama zaten oldukça fazla aramıştım ama bulamamıştım. Ve siz birbirinizin dostu olarak bu maceraya atıldınız. Korkmadınız çünkü birbirinizin yanındaydınız. Umarım arkadaşlığınız hiç azalmaz ve hiç sona ermez. Tebrik ederim hazineyi buldunuz!
Ben babama ne kadar teşekkür etmem gerektiğini bilmiyordum. Bu macera hepimizi çok eğlendirmişti. Beni çok mutlu etmişti. Hepimiz çok mutluyduk. Birbirimizin gerçekten farkına işte o zaman varmıştık. Saat altıya geliyordu. Ve güneşin batmasına yaklaşık yarım saat kamıştı. Ama şimdiden gökyüzü o muhteşem rengine bürünmüştü. Her şey çok güzeldi. Hepimiz aşağıdan içecek bir şeyler aldık. Babaannem ve dedem tam tadına varamadan içtikleri çayı tekrar ısıtmış yudumluyorlardı. Annem, babam ve halam yeni buldukları değişik tatlı bir buzlu çay içiyordu –buzlu çay demek için bin şahit gerekir–. Biz de dünkü naneli limonataları içiyorduk. Ama bu sefer lezzeti daha yerindeydi.

Anlaşılan böyle şeyler bekleyince daha güzel oluyor. Neyse evimizde güneşin batışını iyi gören tarafa gittik. Tabii o kadar sandalye bulmak kolay değil o yüzden birkaç tane sandalyeyi yukarıya taşıdık. Bazımız ayakta kaldı ama kimse bunu dert etmiyordu. Müthiş bir manzara vardı. Herkes gibi ben de halimden çok memnundum. Olağan dışı bir sessizlik vardı. Yaklaşık on beş dakika sonra güneş battı. Etraf ve gökyüzü hâlen aydınlık ve tonlarca renk tonu vardı. Turuncu, pembe, mor, koyu mavi, açık mavi… Günün sonuna doğru geliyorduk. Akşam yemeğini hazırlamaya koyulduk. Büyükler oy birliği ile mangal yakmaya karar verdi. Bence de en doğrusu o. Sonuçta kızların son günü. Fındık ve Fıstık hemen ailelerini arayıp bizde yemek istediler. Onlar da kıyamayıp izin verdi. Şimdi herkes için yeni bir görev başlıyordu. Mangal! Dedem Varyemez’in takma adlarından biri de “Tek Kibrit Varyemezdir”. O her tek bir kibrit ile mangal yaktığında biz ona bunu söyleriz ve onun da oldukça hoşuna gider. Hatta bazen de havalara girer. Mangalı yaktıktan sonra dedem bayrağı babama devretti. Bu sırada annem, babaannem ve halam mutfaktaki işleri hallediyor. Bizim evde iki mutfak var. Ama bir tanesini daha çok kullanıyoruz. Ve o sık kullandığımız mutfak oldukça küçük. Üç bayan neredeyse birbirlerini ezecek vaziyetteler. Köfteleri ve sucukları ızgaralara diziyorlar. Biz yedi çocukta ayak işlerinden sorumluyuz anlaşılan. Kimse “siz ayak işi yapıyorsunuz” demedi ama herkes bunu anladı. Dedemin yeni görevi de oturduğumuz yeri aydınlatmak. Geceleri çiğ yağdığı için lambaları dışarıda bırakamıyoruz. Dedem o ağaçtan o ağaca dolayarak bu işi de halletmek üzere. Bizim her yemekte değil de bazen kullandığımız bir servis arabası var. Üç raflı. Onun iyice yükleyip Şeftali ile taşımaya başladık. Yerde tam sürüklemeye korkuyoruz çünkü yer taşlı bir betondan yapıldığı için tekerlekler yerinden fırlayacakmış gibi oluyor. Bugün iki sefer yapmak durumunda kaldık çünkü on iki kişiyiz. On iki kişinin yemeğini taşımak öyle sandığınız kadar kolay değil tabii. Ateş hazır olunca sacı koydu babam. Her zaman önce köfteyi pişiririz çünkü köfte için daha harlı ateş gerekiyor. Ayrıca köfte sucuğa kıyasla daha uzun sürede pişiyor. Köfte ve sucuk sonunda hazır oldu. Masada bin bir çeşit yemek var. Salata, barbunya, köfte, sucuk, ekmek, zeytinyağlı enginar ve mayıs ayında kendi bahçemizden topladığımız baklalar. Müthiş lezzetli ve sohbetli bir yemek oldu. Olayı tüm detayıyla tekrar babaannemlere anlattık. Yemek hazırlanmak için harcanan vaktin neredeyse yarı zamanında herkes doymuştu. Bu kadar yemek ve sohbet olunca insan tıkınabildiği kadar tıkınıyor. Neyse ki yemek faslı da kapanmıştı. Hemen toplandı. Normalde biraz sohbet de olur ama herkes çok yorgundu o yüzden hepimiz odalara doğru yavaş yavaş yol aldık. Akşam odamdayken şunları aklımdan geçirdim:
Yarın günlerden Cuma. Kızlar evlerine anakaraya dönüyorlar. Cumartesi günü babamın arkadaşları Gaga, Papatya ile onların çok sevdiğim çocukları Kıvırcık ve Cemo geliyor. Acaba onlar ile nasıl bir macera yaşayacağım?
İşte bu macera böyle son bulmuştu. Mutlu bir şekilde herkese “iyi geceler” deyip uykuya daldım. Hepimiz yeni bir şey öğrenmiştik: arkadaşlığın aslında ne kadar önemli olduğunu…
Bu hikayeyi ben Yer Cücesi o günden bugüne arkadaşım hissettiğim, sevdiğim kişilere anlatırım. Ve bundan gurur duyarım. Bu da bizim hikayemiz. Her gün biraz daha büyüyorum. Her bir dakika bu olayın küçük detayları aklımdan uçup gidiyor. Ama her saniye arkadaşlarımla olan bağım daha da güçleniyor.

MAVİ NEHİR İSMAN

Yorumlar

Yorum