Acıların Kadını, Azize Euphemia

ERKUT YABEYLİ

Bizans toplumunun sosyal ve dini kültüründe azizlerin çok önemli bir yeri vardı. Hatta günlük işleri dahil, yaşamlarının her alanı bu kutsal kişilerle çevrelenmişti. Azizlerin toplum üzerindeki etkileri çok güçlüydü. Kötülüklerden korumak ve hastaları iyileştirmek gibi mucizelerin yanı sıra, insanlarla Tanrı arasında köprü olmak da azizlerin işiydi.

Bizanslılar, sıradan insanların Tanrı’ya doğrudan ulaşamayacağına inanırlardı. Azizlerin buna aracılık etmesi gerekirdi. Tanrı o kadar yüceydi ki; sıradan insanlara değil, ancak bu kutsal kişilere kulak verebilirdi. Azizler, hem insan oldukları için insanlara, hem kutsal oldukları için Tanrı’ya yakın olmalarından dolayı bu görevi üstlenmişlerdi.

Bir azizin hayatı sona erdiğinde de görevi bitmezdi. Bedeninin ve kullandığı eşyaların kalıntıları (rölikler) ve onun fiziksel varlığının yerine geçen ikonası bu işlevleri yerine getirmeye devam ederdi.

Peki, nasıl aziz olunurdu? Hristiyanlık uğruna ölmüş olmak veya örnek bir Hristiyan hayatı sürdürmüş olmak gerekirdi. Ancak en önemlisi; insanüstü güçlere sahip olmak ve mucizeler göstermekti.

Azizlerin kabul görmesi ve etkinliği öncelikle halk arasında yerel olarak başlar, etrafında bir kült oluşurdu. Daha sonra da kilise tarafından “tescil” edilir ve aziz kayıtlarındaki yerini alırdı. Hatta röliklerin ve mucizelerin sınanması bile söz konusuydu. Tabii, halk arasında büyük saygı gören bir azizin bu sınavı geçmesi pek zor olmasa gerek!

Sonuçta, inancın yaygınlaşması ve yerleşmesinde kim azizlerden daha etkili olabilir ki?

azize-eufemia

Kahramanımız Azize Euphemia, bu kültürün belki de en güçlü örneğidir. Bizans İmparatorluğu, yeni kabul ettiği bir dinin taraftar bulması için bu azizenin kültünden fazlasıyla yararlanmıştır. Bizans, dinsel açıdan ayakta kalmasını bu azizeye borçludur desek abartmış olmayız. Hatta, sadece Bizans ve Doğu Kilisesi için değil, tüm Hristiyan alemi için çok önemli figür haline gelmiştir.

Euphemia’yı azize mertebesine yükselten; Hristiyan olmasından dolayı gördüğü korkunç işkencelerdir. Tam bir mağduriyetten doğan efsanedir yani…

Khalkedon’da (Kadıköy) yaşamakta olan Euphemia, Hristiyanlığı kabul eden ilk Bizanslılardandır. M.S.307 yılında, pagan Romalılar tarafından Tanrı Ares adına düzenlenen bir festivale katılmayı reddeder. Bunun üzerine başına neler gelmez ki? Hapse atılır, kırbaçlanır, çarka bağlanır, ateşe atılıp çıkartılır, ağır taşların altında bırakılır, vahşi hayvanların kafesine atılır, şişlenir, ateşli ızgaralarda yürütülür ve nihayet öldürülür.

Azize Euphemia’nın başına gelenler, “Kahpe Bizans” filmindeki “Mağdure Bacı” karakterinin bile başına gelmemiştir!

Azize Euphemia, Khaldedon’un dışında bir mezara gömülmüştür. İmparator I.Konstantin döneminde Hristiyanlık resmen tanınınca, mezarının üzerine bir kilise (martyrion) yaptırıldığı söylenir.

Azize Euphemia’nın resmi imparatorluk kültü haline gelmesi ve ününün dört bir yana yayılması ise; 451 yılında Khalkedon’daki Euphemia Kilisesi’nde toplanan Konsil sayesinde olur. Burada, Ortodoks aleminin koruyucusu ilan edilir ve ölüm tarihi olan 16 Eylül yortu günü olarak kabul edilir.

Azize’nin en bilinen mucizesi ise, vücudundan akan kanın hastaları iyileştirmesidir. Bu kan, şehit edilişinin yıldönümlerinde akar. Kilisenin lideri tarafından ucunda sünger olan bir çubuk, Azize’nin mezarındaki küçük bir pencereden içeri sokulur ve kan toplanıp şişelere konulur. Miktarı o kadar çoktur ki; sadece törene katılanlar bol bol almakla kalmaz, bütün dünyada şifa bekleyen dindar kişilere gönderilir.

Peki, Azize Euphemia’nın acılarla dolu hikayesi burada biter mi? Tabii ki hayır. Dedik ya; acıların kadını…615-626 yılları arasında, Pers akınları Kadıköy’e kadar ulaşınca Martyrion’u tehdit altında kalır. Rölikleri güvenceye almak isteyen İmparator Herakleios, bunları şimdiki Sultanahmet’te bulunan Hagia Euphemia Kilisesi’ne taşıtır. Bu kilise; eski Antiokhos Sarayı’nın kabul salonunun kiliseye dönüştürülmesiyle daha önceden inşa edilmiştir. Bugün ise, kalıntıları eski adliye binasının bahçesinde kısmen görülmektedir.

Azize Euphemia, tam Konstantinopolis’in surları içinde huzur bulacakken, bu defa da ikona-karşıtı dönemde, 765-766 yıllarında rölikleri saldırıya uğramış ve tahrip edilmiştir. Hatta tabutu ve rölikleri denize atılmıştır.

İkona-karşıtı dönem sonrasında yine bir mucize olur. Röliklerin Lemnos Adası’nda bulunduğu haberi gelir. İmparatoriçe Irene, 798 yılında bunları törenlerle geri getirtir. Martyrion restore edilir ve duvarları Azize’nin gördüğü işkenceleri tasvir eden freskolarla donatılır.

1204-1261 yılları arasında Konstantinopolis’teki Latin işgali sırasında kiliseye tekrar zarar verilir ve işgal sonrası bir restorasyon daha görür.

Hagia Euphemia’ya eziyet etme sırası bu defa Osmanlı’ya gelmiştir. 16. Yüzyıl’da İbrahim Paşa Sarayı yapılırken kilise her nasıl olduysa yanar! Bu sayede saraya biraz daha yer açılır. Azize’nin elde kalan rölikleri o dönemde Patriklik Kilisesi olarak kullanılan Pammakaristos’a taşınır. Oradan da şimdiki Patrikhane’ye nakledilir. Hatta bir iddiaya göre Roma’ya götürüldüğü de rivayet edilmektedir.

Şimdi her nerede ise, bu güzel insanın acılarının dinmesi ve artık huzur bulması dileğiyle…

Erkut YABEYLİ

Yorumlar

Yorum