Balıkhane

Balıkhane Sarayın birimlerinden biri idi. Balığın havuzlarda saklandığı ve avlandığı yerdi. Balıkhanenin önüne dalyan kurulurdu.
Balıkhanenin yeri gayet bellidir. Cankurtaran deniz fenerinin hemen soluna baktığımızda, surların biçiminden orada eskiden bir girinti olduğunu anlarız. Orası Bizans zamanında da minicik bir liman gibiydi (surlar zaten Bizans yapımıdır). Bugünkü sahil yolu yapılınca surların denize sıfır olma özelliği kalmadığı gibi bu minik liman da ortadan kalktı.
Balıkhane denince benim ilk aklıma gelen Osmanlıların balıkla ilişkisi oldu. Osmanlılar, malum, kara adamıydılar, esas itibariyle.
Osmanlıya gelmeden önce Bizanslıların balıkla ilişkisine değinebiliriz. O da ilginç ve ilgili çünkü.
Bir keşiş her gün balık (hem de Boğaz balığı!) yemekten illallah dediğini yazıyor! Nitekim, Bizanslılar için balık yemek bir çile şekli idi! Balık, onlar için, bir yoksul yemeği idi. (Balık denince, bu İstanbul için her zaman büyük ölçüde Boğaz balığı demek olmuştur, malum).
Balığa karşı bu olumsuz yaklaşım Osmanlılarda devam etmiş.
Tıpkı Bizanslılar gibi Osmanlılar da Boğaz’dan balık tutmayı, yoksul halkın yol kenarından ebegümeci toplaması gibi bir şey olarak görürlerdi ve üst sınıftan birine (hele hele Padişah’a) balık yemek yakışmazdı. Padişahlar yeseler yeseler tatlı su balığı yerlerdi; o da uzaklardan getirilirdi (Terkos’tan mesela).
Bunun bir istisnası Fatih. Fatih meraklı adam malum. O yalnız balık türlerini değil her tür deniz mahsulünü denemiş görünüyor; havyar, istiridye ve karides dahil.
Evliya Çelebi, “taze olsun, tuzlanmış olsun, balığı ancak gavurlar ve ayyaşlar yer” gibi bir şey diyor.
Sarayın yemek tariflerinde hiçbir deniz ürünü yok; hiçbir kayıtta sarayda tüketilen, aşevlerinde verilen veya şenliklerde saray tarafından halka dağıtılan yemekler arasında deniz ürünü adı geçmiyor.
Acaba balıkhanenin ürünleri hangi amaçla kullanılıyordu?
Eremya Çelebi balıkların Padişah için tutulduğunu yazıyor. Reşat Ekrem Koçu da “Padişah’ın nefs-i nefisi için tutulurdu” diyor.
Belki de satılıyordu, diyorum ben.
Balığa izleyen yüzyıllarda Padişahlar da iltifat etmiş olabilirler; ama Stefanos Yerasimos, bu konudaki şahane çalışması Sultan Sofraları’nda (A la Table du Grand Turc) böyle bir şeyden hiç bahsetmiyor (bu kitaptan çok yararlandım; ondan öğrendiklerime mutfak bahsinde uzun uzun değineceğiz inşallah).
Gel gelelim, sıradan halkın balık gibi değerli bir gıdaya uzun süre burun kıvırmasını bekleyemeyiz. Yoksul halk balık yiyordu zaten Bizanslılarda. İstanbul’un Müslüman sakinleri arasında balık tüketiminin yaygınlaşması (hem de aniden), Stefanos’un yazdığına göre 1640’tan sonra olmuş. Birtakım siyasi vs. nedenlerle koyun etinin fiyatı müthiş artmış o tarihte İstanbul’da. Ayrıca, Anadolu’daki Celali isyanlarından dolayı İstanbul’a büyük göç olmuş ve bu arada çok sayıda Rum ve Ermeni de yerleşmiş şehre. Ve yanlarında balık tüketme adetlerini de getirmişler. Mesela lakerda bu vesileyle gelmiş İstanbul’a (“lakerda” Latince kökenliymiş; Latincesi “lacerta”; “orkinos” demekmiş).
Balıkhanenin – tabi ki! – balık tutmanın çok ötesinde bir işlevi daha vardı!
Fotolar: Cem Argun
Fener’in solundaki yapı grubunun önü bahsettiğim minik limandı.
Fener’siz fotoda, balıkhanenin, sarayın kara surlarının yakınında, deniz surları ile bu kara surlarının birleştiği noktaya çok yakın olduğunu görüyoruz. Fotonun yukarısında kara surlarından bir burç görülüyor.

Egemen Demircioğlu

Yorumlar

Yorum