Yüreğimden selam olsun Beyrut’a

Denizine ve evlerine öpücükler…

Ve eski bir denizcinin yüzüne benzeyen taşlarına da…

O, halkın ruhundan yapılmış bir şarap…

O, anavatanımdan bir ekmek ve bir yasemin esintisi…

Peki, şimdi ne halde onun tadı?

O, ateş ve duman tadında şimdi…

Beyrut’un olsun!

Külden bir zafer Beyrut’un olsun…

 

 

Lübnan’ın divası sayılan Feyruz’un, XX. yüzyılın en ünlü İspanyol bestecilerinden Joaquin Rodrigo’nun bestelediği Aranjuez Konçertosu’nun ikinci bölümünün müziği üzerine yazdığı o müthiş şarkı sözleri dilimizde, düştük Beyrut sokaklarına. Bu şarkı beni nedense her dinlediğimde büyülemiştir. Müziğinin o acıklı havasından mıdır, şarkı sözlerinin bana hatırlattıklarından mıdır yoksa benim sulu gözlü tabiatımdan mıdır bilemem ama her seferinde gözlerimden birkaç damla akmasına engel olamaz ve savaşın etkisindeki Lübnan’ın nasıl bir yer olduğunu hayal ederdim. İşte bu yüzden, Ahmet Faik Özbilge 1001 İstanbul sayfasında Beyrut turunu ilan edince “bu tur kaçmaz” dedim kendi kendime ve ilk kayıt yaptıranlardan oldum. Ve hatta kayıtla yetinmeyip uçak biletlerimi sevgili rehberimize aldırtma uyanıklığında bile bulundum ve hemen en sevdiğim yazarlardan Amin Maalauf’un memleketi hakkında yazdıklarına tekrar göz atmaya karar verdim.

Çok sevgili dostum, kardeşim Ömer Bulut, Anadolu Ajansı’nın Ortadoğu temsilcisi olmuş  ve Beyrut’a yerleşmişti, Zaman zaman oradan haberler alıyordum. Ayrıca mesleğim gereği, defalarca Bekaa vadisi ve oradaki kamplar hakkında haberler yapmıştık. Anlayacağınız o diyarlar hep aklımdaydı. Mutlaka gitmeliydim ve Beyrut Mavisi’ni yaşamalıydım. Ki; öyle de oldu.

Geziden döner dönmez de ayağımın tozuyla bu güzel ülke hakkındaki izlenimlerimi sizlerle de paylaşmak istedim. Efendim buyurunuz umarım sıkılmadan okursunuz.

Öncelikle belirteyim ki, ilk defa bir geziyi kazasız belasız atlattım. Beni tanıyanlar bu konudaki sabıkamın ne kadar kabarık olduğunu bilir. Kapadokya gezisinde merdivenden yuvarlanma, Thassos gezisinde jet-ski kazası, yıllar önce Fransa gezisi öncesi port iğnesinin kırılıp kalbime saplanması, Fethiye’de yamaç paraşütü yaparken iplerden bir tanesinin  kopması, Amasya gezisi sırasında kanser olduğumu öğrenmem gibi bazı ufak tefek vukuatlarım ilk aklıma gelenler desem ne demek istediğimi anlatmış olurum sanırım;  neyse geçelim bunları. Gezdiğimiz yerleri yazalım.

Beyrut’un neresinden başlasam ki?.. O kadar güzel, zevkli ve dolu dolu geçen bir tur anlatılmaz, ancak yaşanır. Uçağa bindiğimiz anda yanımıza oturan yakışıklı ve güzel gözlü  NEBİH’ten mi başlasam yoksa 4 gece boyunca görev yaptığı bara sürekli gittiğimiz yakışıklı Cihat (ben dahil tüm kızların favorisi yani 1 numara Cihat) ya da güzeller güzeli Tanya’dan  mı başlasam bilemedim. En iyisi mi ben en baştan başlayayım.

Perşembe sabahı dostlarla havaalanında buluşulup kahve eşliğinde geyikler yapıldı. Hatta en güzel valiz yarışması bile yaptık. En seksi valiz kategorisinde benim kırmızı dantelli gri renkli valizim haklı bir birincilik aldı.

Sonra pasaport kontrolü ve uçağa biniş işlemleri başladı. Uçağa bindiğimizde henüz daha kimseye küsmemiştim ancak ne yalan söyleyeyim, azıcık suratsızdım; ta ki yanıma çok yakışıklı NEBİH adında Lübnanlı arkadaş oturana kadar. Nebih bir anda grubun gözdesi oluverdi. Bildiği o birkaç cümle Türkçesiyle ve kulağa müzik gibi gelen şivesiyle bizi bizden aldı. Haliyle bir buçuk saatlik yolculuk nasıl geçti anlayamadık bile. Uçağın Beyrut Rafic Hariri havaalanına inişini bile fark etmemişiz. Sevgili Hüseyin IRMAK kızları uyarmasaydı, uçaktan ineceğimiz yoktu.

Havaalanında ülke girişi işlemlerimizi bitirdikten sonra aklımız Nebih’te kalmış bir halde kös kös Ahmet Faik Özbilge’nin peşine düştük. Çıkışta yerel rehberimiz ELİE bizi karşıladı. (ELİE’nin yolculuk boyunca sürekli bana ‘PATRON’ diye hitap etmesi komik anlara vesile oldu), Otobüse transferden sonra kısa bir şehir turu ve Güvercin Kayalıkları, yani Pigeon Rocks’a gidildi.

Fotoğraf molasından sonra otele yerleşmek üzere Hamra Caddesi’ne geçildi. Konakladığımız Gems Hotel, apart otel gibi görünse de kaldığım çook yıldızlı otellerden daha lüks ve daha konforlu idi.

Hamra Caddesi’nde kısa bir gezi yaptıktan sonra rehberimiz programda olan fakat parlamento toplantısı yüzünden iki gün daha kapalı kalacak Downtown’u son güne bıraktığını belirtip ertesi gün buluşmak üzere bizle vedalaştı. Biz de Ahmet Faik yönetiminde Beyrut sokaklarını tavaf etmeye Hamra’dan başladık…

Hamra’nın sahil kesimine yani kordon boyuna Corniche (Korniş) deniliyor. Deniz kenarında yürüyüş yapan, genelde de koşu yapan insanlar çarpıyor gözümüze… Sonradan öğrendik ki maraton varmış ve halk maratona hazırlanıyormuş. Corniche’in Downtown’a yakın kısmında bir marina var. Buraya Zaitunay Bay deniliyormuş. Yürürken bir yanınızda deniz ve lüks yatlar, bir yanınızda da lüks restoranlar var. Onların arkasında da benim gözüme gereksiz lüks görünen binalar yükseliyor. Gezerken acıktığımızı fark edip bir restorana giriyoruz. Lahmacuna benzeyen “manouche” adı verilen zahterli pide ve Beyrut’un meşhur birası Almaza eşliğinde açlığımızı geçiştiriyoruz. Hava ufaktan kararmaya başlayınca yine sahil boyunu yürüyüp otele revan oluyoruz ve Beyrut geceleri başlıyor.

Önce çok güzel bir mekana gidip akşam yemeği… Yemek dediysek tam bir göz ziyafeti… Her çeşit meze var. Bu arada Beyrut’un mezeleri ve yemekleri nefis… Tam bizim Hatay, Antep yemekleri gibi… Humus, Tabbule, Fattoush her sofranın vazgeçilmezi… Tuhaf bir ekşiliği olan yaprak sarmayı ben pek sevmedim. Bol patlıcanlı mezelerin yanısıra benim gibi patlıcan sevmeyenler için de alternatifler var ‘Patata’ dedikleri bol sarımsaklı ve yeşillikle kızartılmış patates kızartması ve tabi ki Almaza!..

Gözüme çarpan ise Beyrut halkı yemekte bile nargile içiyor. Bir nargile hastası olarak bu işime geldi. Bütün gezi boyunca üç defa nargile tüttürdüm. Sonrasında Ahmet Faik Özbilge’nin keşfettiği, WOODENBOURG… Cafe-bar tarzı, bizim ‘UCUZCU’ ismini verdiğimiz (Almaza burada üç dolar olduğu için) mekan… Bol dans ve eğlence… Bu mekanın iki (“sevimli” desem ayıp olur) çoook yakışıklı Cihat’ı ve çook güzel Tanya’sı ile saatlerce dans…

İkinci gün kahvaltıdan sonra yerel rehberimiz ELİE ile birlikte Harisa, Jeita ve Biblos’a hareket ediyoruz. Kısa bir şehir turundan sonra Jeita mağarasına gidiyoruz. “Jeita Grotto” denilen mağara, karstik oluşumlar ile şekillenmiş bir yer. Yukarı ve aşağı olmak üzere iki adet mağara var. Yukarı mağara 1958 yılında keşfedilmiş, 2200 metre uzunluğa sahip olmasına rağmen bunun 750 metrelik bölümü ziyaretçilere açık… Yürüyerek keşfettiğimiz karstik oluşumlarından (Türkiye’de buna benzer çok mağara var; en yakını DUPNİSA Mağarası) sonra aşağı mağarada motorlarla geziyoruz. Tam Karayip Korsanları filmi sahnesindeymişiz gibiyiz. Fotoğraf çekmek yasak! İkinci defa gezeyim motora bineyim dedim, ret cevabı alınca bozulmadım desem yalan olur.

Ve Elie’nin rahatsızlığı nedeniyle rehberimiz değişiyor. Çok hoş bir kadın rehber bize eşlik ediyor. Hanımefendinin Ahmet Faik’e “EHHMED” diye seslenmesi grup içinde şakalara malzeme oldu. (Aşağıda ki video’ya tıklayın.)

Sonra ver elini Byblos… Deniz kıyısında yer alan antik Finike liman şehri Byblos. Burada kaleyi gezdikten sonra üç kişi Ahmet’in peşine takılıp çok güzel bir kiliseye girdik. Kilisede bol bol resim çekme ve mistisizimden sonra Byblos’un çok şirin minik çarşısından alış veriş yapıldı. Deniz kenarında yediğimiz muhteşem öğle yemeğinden sonra Harrisa’ya hareket ettik. Ama bu arada Vahide İnci’nin yemeğe oturmadan “Akdeniz’de yüzeceğim” diyerek hemen oracıkta denize girdiğini de eklemeden geçemeyeceğim.

Harissa… Beyrut’un komşusu sayfiye şehri Jounie’ye gidiyoruz önce. Burası yazın çok kalabalık oluyormuş. Jounie’den bindiğimiz teleferik bizi 650 metre yükseğe çıkarıyor. Muhteşem şehir manzarası eşliğinde teleferikle zaman zaman apartmanların önünden geçiyoruz; çay uzatsalar içeceğiz. Benim gibi yükseklik korkunuz varsa sakın aşağıya bakmayın. Korku çığlıklarım herkesi sağır etti çünkü.

Harissa tepesine ulaştığımızda bizi bir kilise ve üzerine inşa edilmiş bronzdan yapılmış dev Meryem Ana heykeli karşılıyor. Merdiven tırmanıp bol bol fotoğraf çekiyoruz. Sonra Fenikelilerin gemisine benzeyen kilise gezilip resimleniyor. Dönüş yolunda rehberimiz bana acıdığından otobüsle dönmeyi tercih ediyor. Otele doğru yol alıyoruz. Gece ben gruba dahil olmuyorum. Sevgili  dostum Ömer gelip beni otelden alarak biraz uzak, salaş ama çok güzel bir restorana, yemeğe götürdü. Buradaki yemekler anlatılmaz ancak yenilir. Yemekler eşliğinde ilk defa Beyrut rakısı ARAK’ın tadına varıyoruz diyeceğim ama tam o anda watshapp üzeri çok saçma bir nedenle işimden istifa edip işsiz gazeteciler kervanına katılıyorum. Otele döndükten sonra Hüseyin Irmak, Ahmet Faik, Berfu ve diğer arkadaşlarla doğru ucuzcuya…

Üçüncü gün Baalbeck, Anjar ve Ksara’ya doğru yol alıyoruz. Ünlü Bekaa Vadisi’ne gidiyoruz. Bu sefer yolumuz uzun, yolculuk iki saate yakın sürüyor. Yolda Ahmet Faik mola verip muz alıyor. Yol güzergâhında, sürekli duyduğum, haberlerini yaptığım, Suriyeli mülteci kamplarıyla Filistin kamplarını görüyoruz. Ksara’ya giremiyoruz; kısmet değilmiş deyip yola devam ediyoruz. Tarihçesi 9000 yıl öncesine dayanan Baalbeck’e vardığımızda kocaman bir antik şehirle karşılaşıyoruz. Heliopolis olarak da bilinen Baalbeck, Roma İmparatoru Konstantin’in IV. yüzyılda imparatorluğun gücünü ve ihtişamını göstermek adına, başkent Roma’dan sonra inşa ettiği en büyük çok tanrılı din merkeziymiş. İçerisinde Venüs, Jüpiter ve Bacchus’a adanmış üç tapınak bulunuyor.

Baalbek harabelerini gezip bol bol fotoğrafladıktan sonra müze geziliyor ve sonra tabi ki yemek… Çok güzel bir restoranda yenilen yemek ve muhteşem tatlılardan sonra Anjar…  Buradaki kalıntılar gezildikten sonra hava yavaş yavaş kararırken otele revan oluyoruz. Akşam yemeğinde müzikli bir restorana gidiyoruz. Orada eğlence tam gaz ama ben hanımefendi olacağım diye kasım kasım kasılıp nargile tüttürüyorum. Bizimkiler iyice kurtlarını döktükten sonra “hadi ucuzcuya!” faslı… Ne olduysa orada oluyor ve ben de ipleri koparıyorum. Sabah 04:00’e kadar dans eğlence; Allah ne verdiyse!..

Son gün Downtown, Place de l’Etoile (Yıldız Meydanı), Muhammed el Emin Cami…Kahvaltı ve otelden çıkış işlemleri bittikten sonra Downtown’a gidiyoruz. Temiz caddeler, lüks alışveriş mekânları karşılıyor bizi… Sokakların devamı gibi duran, üstü açık, Souks de Beirut’u görüyoruz. Downtown’da tam ortada Place de l’Etoile yani Yıldız Meydanı var. Ortada Rolex saat kulesi yükseliyor. Saatin pek bir özelliği yok ama savaş zamanında kaldırıldığını öğreniyoruz. Sultanahmet Camii’nden esinlenerek yapılan Muhammed el Emin Camii’ne giriyoruz.

2005 yılında bir suikaste kurban  giden Rafic Hariri’nin mezarını görüyoruz. Benim ilgimi çeken ve içimi cız ettiren savaşın izlerini taşıyan heykelin önünden geçiyoruz. Heykel kurşunlardan delik deşik olmuş ve savaşın tüm izleri duruyor. Sonra da öğlen yemeği için Carrefour AVM’ye gidiyoruz. Öğlen yemeği ve alışverişten sonra havaalanına hareket ediyoruz.

Havaalanında rutin transferlerden ve free-shop alışverişlerinden sonra MEA havayolu firmasıyla Beyrut’tan İstanbul’a uçuyoruz. Vedalaşma faslından sonra cebimizde güzel dostluklar, gezi hanemize artılar ekleyerek, bir dahaki geziye kadar çok sıkı bir rejim yapacağımıza söz vererek ve Ahmet Faik Özbilge’ye bu güzel geziyi organize ettiği için teşekkür ederek kendi hayatlarımıza geri dönüyoruz…

ASİYE SAKLIM

Yorumlar

Yorum