BİZANS İZLERİNDE YOL ALMAK!

FİLİZ SEVER

İstanbul’da doğup büyüdüğümüz halde en eski semtlerini gördük mü, ya da kaçını görme şansını yakaladık? Bu koca şehrin öyle semtleri var ki; gerçek dokusunu, kültürel mirasını ancak oralarda hissedebiliyorsunuz. Bu nedenle İstanbullu olmak ayrıcalığını anlamak için gezmek ve görmek gerekiyor.

“1001 İstanbul” ve Ahmet Faik Özbilge rehberliğinde bugüne kadar şu üç tura katıldım:

*Dehlizlerdeki Bizans Sarayları

*Edirnekapı-Kariye-Tekfur-Fethiye-Çarşamba

*Fener-Balat-Ayvansaray

Çemberlitaş’taki meşhur Konstantin Sütunu önünden başlanan gezide 32 sütunu olan Theodosius Sarnıcı ile IV.yüzyılda Konstantin devrinde yapıldığı varsayılan 224 sütunlu ‘Binbirdirek’ adıyla bildiğimiz Filoksenus Sarnıcı görülen yerler arasındaydı.

Tur boyunca bazen bir halıcı dükkânının alt katına inerek Magnaure Sarayı’na ait olduğu düşünülen yapı kalıntılarına, bazen de açık havada dolaşarak, evlerin arasında sıkışarak günümüze sadece çok küçük bir parçası kalan Nikephoros duvarına ulaşabildik.

Daphne Sarayı’nı terk edip, Marmara kıyılarında yaşamayı tercih eden imparatorların sahildeki Boukoleon Sarayı’nı gördük. Sadece bir bölümünün günümüze ulaştığı bu yapıyı yazlık saray olarak kullanmışlar. Adeta bir define arar gibi gerçekleşen bu turu şiddetle tavsiye ederim.

Şimdi gelelim “Tekfur-Kariye- Fethiye-Çarşamba” turuna… Geçen turda Bizans imparatorlarının sahile yakın yazlık sarayları gösterilirken, bu turda da kara tarafındaki yaşam konu ediliyor. Tarihi İstanbul Surları içerisinde yer alan Edirnekapı’dan geziye başladık.

İstanbul Surları, Doğu Roma zamanında 5.yy’dan itibaren inşa edilmeye başlanmış. MS 408-450 II.Theodosius Surları içerisinde yedi tepeden en yükseği Edirnekapı olup, Bizans dönemindeki adı da Harisius Kapısı’dır. Özellikle imparatorlar şehre giriş ve çıkışlarda bu kapıyı kullanmışlar. Keza, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u bu kapıdan girerek fethetmesiyle birlikte Osmanlı döneminde de çok kullanılmış. Kara surlarının dış sur, iç sur ve hendek olmak üzere üç bölümden oluştuğunu, bu surlarda rakım yüksek olduğu için hendeklerin içlerinin boş olarak kullanıldığını öğrendik.

Bu arada, Edirnekapı’dan sonraki surların devamı Topkapı, Mevlanakapı, Yedikule vs… tarafını da “1001 İstanbul”un başka bir turuna katılarak tamamlamayı aklıma koydum. Kısa bir fotoğraf molası ardından surların dibinden yürüyerek o dönem imparatorlarının sarayı olan Tekfur’a ulaştık.

İstanbul’da bulunan Blaherna Sarayı kompleks’inden günümüze kalan yapı Edirnekapı ile Eğrikapı arasındadır ve ‘Tekfur Sarayı’ olarak bilinir. Hiçbir detayı atlamayan rehberimiz Ahmet Faik Özbilge, ‘Tekfur’ kelimesinin manasından söze başladı. Ermenice hükümdar anlamında Takavor’dan geliyormuş ve son dönem Bizans imparatorları oturmuş.

Günümüzde restorasyonu yapılan bu saray, bir dönem çevrede bulunan kimsesizlerin barınağı olmuş, seramik atölyesi ve yine bir dönem de hayvan barınağı olarak kullanılmış, zürafa bile varmış. Hatta buranın hayvan barınağı olduğu o yıllarda bir gezgin sırf zürafayı görmek adına buraya gelmiş ve hayvanın öldüğünü duyunca da mezarını açtırmak suretiyle iskeletini görmüş. ‘Ayvansaray’ isminin de dilimize Hayvan Sarayı’ndan bu şekilde dönüştüğünü söylemek mümkün olduğu gibi çeşitli rivayetlere de rastlanır. Semt isimlerinin hikâyelerini dinlemek bana her zaman çok ilginç gelmiştir doğrusu…

Tekfur Sarayı’na çok yakın olan Hançerli Kilise’yi de gördük ve hemen ardından Kariye Müzesi’ne giriş yaptık.

Muhteşem mozaik ve freskler

Nasıl ki ekonomiyi iyi yönetmek için Dinler Tarihi’ni bilmek gerektiği vurgulanıyorsa, iyi bir gezgin olabilmek için de aynı şeklide bu tarihi çok iyi bilmek gerekiyor. İşte size bir örnek, Kariye Müzesi’ne girdiniz. Birbirinden ihtişamlı fresk ve mozaikler görürsünüz. İşte sadece bakmak değil, onları tek tek anlayarak bakmak önemli.

Evet, buraya giriş yaptığımız an itibariyle büyülendiğimi söyleyebilirim. Tavan mozaiklerinin muhteşem oluşu ve günümüze kadar gelişini büyük takdirle karşıladım doğrusu. Rehberimizin her bir resim karesini -adeta resimli roman gibi- anlatışına hayran kaldım. Hz.İsa’nın dirilişi, cennet ve cehennem tasvirleri, Eski Ahit Sandığı, Hz.Meryem’in hayatı vs… bu mozaikler eşliğinde kısa metrajlı bir ‘Dinler Tarihi Belgeseli’ izlemiş gibi oldum. Çok güzel bilgiler edindik. Anlatımı kaçırmamak adına fotoğraf makinemi flaşsız konuma getirip, fotoğraf çekmekle bile zaman kaybetmek istemedim.

İstanbul’daki en iyi korunan Bizans yapısı olan Kariye Müzesi, imparator II.Andronikos’un Bakanı Theodore Metokhites tarafından yaptırılmış. Kariye, eski Yunanca kırsal alan (kent dışı) anlamındaki ‘Khora’ sözcüğünün Türkçeleşmiş halidir. 14.yüzyıla ait en güzel örnektir. Mozaik ve fresklerdeki derinlik olağanüstü…

Theotokos Pammakaristos Kilisesi, İstanbul’un fethinden sonra bir süre patrikhane kilisesi olarak kullanılmış. Bir bölümü müze olan Pammakaristos Kilisesi 2006 yılında ‘Fethiye Müzesi’  olarak ziyarete açılmış. İtalyan Rönesans etkilerindeki mozaik ve freskler, özellikle Hz.İsa tasviri çok enteresandı. Diğer bölümü ise,1592 yılında Gürcistan ve Azerbaycan’ın fethi onuruna camiye çevrilerek Fethiye Camii ismini almış.

Ara sokaklardan birinde Aya Yorgi Potira Kilisesi, Murat Molla Kütüphanesi, İsmail Ağa Cami görülen yerler arasındadır. İstanbul’un sokaklarında Bizans izini sürerken semtleri de görme fırsatı yakaladığımız için mutluyum. Bu turun ilginç semti de Draman ve Çarşamba oldu.

Osmanlı döneminde bostan olarak kullanılan sarnıçlardan biri de Aspar Sarnıcı… Yavuz Sultan Selim Cami’nin hemen yanında yer alıyor. Şimdi, nişan-düğün gibi organizasyonlar için kullanılıyor.

 “Çan, Hazan, Ezan”

İşte Kariye Müzesi’ndeki görsel ve işitsel ihtişam kadar bahsettiğim diğer bir yer de Fener-Balat-Ayvansaray turu… Burası da “çan-hazan-ezan” seslerinin iç içe geçtiği, üç semavi dinin bir arada yaşandığı en eski İstanbul semtlerindendir. Anadolu yakasında Yel değirmeni, Kuzguncuk da dinlerin buluştuğu semtlerdendir ama bu bölgenin önemi; ‘İsa’nın Büyük Kilisesi’ olarak da bilinen Fener-Rum Patrikhanesi’nin burada oluşundan kaynaklanıyor.

Ayvansaray otobüs durağından başlayan turda da Bizans Surları’nın muhteşem Blakherna Sarayı’nın altındaki Anemas Zindanı’nı gördük. Komutan Anemas’ın İlk mahkûm olması sebebiyle adını buradan alıyor. Ve yine Ayvanasaray’daki Blakherna Meryem Ana Ayazması da Ortodoks Hıristiyanlar için çok önem taşıyan ibadethane… Bir zamanlar burada bir Meryem Ana ikonası varmış ve bu ikonanın şehri düşmanlardan koruduğuna inanılırmış.

Balat’a girer girmez bir Mimar Sinan yapıtı ile karşılaşıyoruz. Osmanlı döneminde yapılan Ferruh Kethüda Camii’nin en önemli özelliği çinileri ve Tekfur Sarayı Çini Atölyeleri’nde yapılmış olmasıdır. Bu caminin bir sokak arkasındaki Surp Hıraşdagabet Ermeni Kilisesi’ne giriyoruz. Buhurlu bir atmosfer ortamındayız, bu da bize ibadetin yeni bittiğini gösteriyor. İçerisi diğer Ortodoks kiliselerine nazaran oldukça sade görünüyor. Bu kilise, eylül ayının ikinci haftasında yapılan ayiniyle ve içinde yer alan çok görkemli demir kapısı ile meşhur.

Gelelim, diğer bir semavi dinin ibadethanesine… Balat’taki en büyük ve en önemli Ahrida Sinagogu, 15.yy başlarında yapılmış ve adını da Makedonya’da bulunan Ohri kentinden almış. Bugün İstanbul’daki en geniş sinagog özelliğini taşıyor.

Balat’taki birçok tarihi evleri, sanat atölyeleri ve şarkılara konu olmuş ünlü Agora Meyhanesi’ni de gördükten sonra, ‘buralara kadar gelip de işkembe yemeden olmaz!’, diyerek meşhur Fetih İşkembe Salonu’a girdik.

Haliç kıyısında demirden yapılmış oluşu ile dikkat çeken Bulgar Kilisesi bana Paris’teki Eyfel Kulesi’ni hatırlattı. Geçmişi ile dikkat çeken Kantemir Sarayı, Kanlı Meryem Kilisesi de bu bölgenin görülmeye değer binalarındandır. Bu arada, kilisenin adında geçen Meryem’in ilginç hikâyesi ile Moğolların Meryem’i olduğunu öğreniyoruz.

Eskiden beri kırmızı tuğlalı yapılara hayranım. Benim için olduğu kadar eminim ki herkes için de ‘Kırmızı Mektep’ bölgenin en favori yapısı oldu. 1881 yılında yapılan Fener Rum Erkek Lisesi’nin ilginç mimarisi gerçekten göz kamaştırıyor. Her açıdan görebilme fırsatını yakaladığımız halde binanın bahçesine de girerek fotoğraf çekme şansını elde ettik.

Ve bu turun son durağı da Fener semtindeki çok önemli yapı Ekümenik Patrikhane… Ekümenik ünvanına sahip olan patrikhanenin kuruluşu ta Bizans dönemine kadar uzanmaktadır.

Arasta, Malta, Çıfıt Çarşıları

Evet, bu üç turda birçok Bizans yapıları, ibadethaneler, tarihi semtler, damak tadına uygun lezzetli yemeklerin tadıldığı lokantaların yanı sıra, üç müze ve üç çarşıyı da gezmiş olduk. İlk turda Doğu Roma dönemine ait muhteşem mozaiklerin sergilendiği Büyük Saray Mozaikleri Müzesi ile hemen çıkıştaki Arasta Çarşısı çok güzeldi.

İkinci turda ise; neden bugüne kadar gezmediğime hayıflandığım olağanüstü mozaik ve freskleriyle Kariye Müzesi ve Fethiye Müzesi gerçekten harikaydı. Keza, Malta Adası’ndan gelen göçmenlerin buraya yerleştirilmesiyle tanınan Malta Çarşısı ve üçüncü gezideki 1500’lü yıllardan beri Yahudi göçü almış, vaktiyle Yahudilerin çoğunlukla yaşadığı bir semt Balat’ta yer alan Çıfıt Çarşısı da oldukça renkliydi.

 

Tarihi Yarımada’nın görülmeye değer öyle çok yeri var ki; en iyisi, başka rotalarla Bizans’ın izlerinde yol almaya devam etmeli.

Filiz Sever

17.11.2016

 

Kaynakça:

-Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopesi, Semavi Eyice

https://tr.wikipedia.org

 

Yorumlar

Yorum