Çarşılar Hanlar

SAADET ÖZEN

Çarşı’ya gelenlerin çoğu hanları görmeden gider. Ya vakit olmaz, ya da hanların girişleri pek davetkâr bulunmaz, içeride neler görebileceğini insanın dışarıdan hayal etmesi de kolay değildir. Belki Çarşı’ya bitişik, neredeyse içinde olanlar hariç; Şark Kahvesi’nin önünden giden yolda, daha Örücüler Kapısı’ndan çıkmadan solda Cebeci Han vardır mesela. Kapısından bakıldığında tek bir rengi var gibi görünür bu hanın, tıpkı diğerleri ya da Çarşı’nın içi gibi. Oysa bir araya gelemeyecek nesnelerin, halıların, kilimlerin, dansöz kıyafetlerinin, eski gemilerden çıkma malzemeyle yapılmış mobilyaların, bakır eşyanın her birinden yansıyan yüzlerce rengin bir karışımıdır bu. Güneşin tayfında bir yeri ya da herhangi bir ismi olmayan pırıltı. Bu hanın üst katında bakır döven ustaların ritmik sesleri duyulur. Daha aşağıda, Çarşı’nın Mercan kapısından çıkınca, solda Kızlarağası Han’da, bu yıkık dökük binanın ortasındaki avluyu saran dükkânlarda altın eritilir. ???? Usta gelenlere büyük bir keyifle gösterdiği gibi hurda altınları yeniden işlenir hale getirir. Bunun için bir büyü yapacak gibi ateşi yakar, üzerine pota içinde altınları oturtur, eridikten sonra sıvı altını, alevler içinde kalıplara dökerek çubuklara dönüştürür. Elden ele, dükkândan dükkâna servetler dolaşır, dokunan ellerin belki de asla sahip olamayacağı servetler. Haddeden geçirilen altın başka bir yerde, mesela aynı hanın üst katında bileziğe dönüşür.

Kızlarağası’nın karşı sırasında Pastırmacı Han’da, Yaldızlı Han’da gene zahmetli ve kirli işlemlerle o pırıl pırıl nesneler elde edilir. Kum gibi kolayca dağılan, avuç içinde tutulamayan bir malzemeyle kalıplar yapılır, nesnelerin kalıcılaşması sağlanır örneğin. Kalıplar hazırlandıktan sonra, hepsi birden alev alev yakılır. Ustaların alışkın, kesintisiz hareketleri, bütün bu işlerin çok kolay olduğu duygusunu uyandırır. Sanki sıradan, meraklı bir turist bile, biraz seyrettikten sonra kumlara ateş tutabilecek, ya da çekiçle vurarak gümüş bir levhayı bir tepsiye dönüştürebilecektir. Yeteneği seyretmektir bu; aynı zamanda yıllar içinde edinilmiş deneyimleri, öteden beri, Çarşı’nın ilk yapıldığı zamanlardan, beş yüz yıl öncesinden, hatta insanoğlunun madene ilk hükmettiği zamandan beri gelen birikimleri. Çarşı’nın Mahmutpaşa çıkışında ise, alt katta mağazaların, üst katta gümüş atölyelerinin olduğu Kalcı Han vardır. O hanın içinde de yetiştirdiği ustalar olan, piyasa malına, mesela gümüş ayna imalatına pek itibar etmemiş Kirkor Usta, girişteki küçücük atölyesini kalfasına devretti. Şimdi gencecik bir usta onun yerinde oturuyor, ziftle dolu bir leğenin üstüne koyduğu gümüş levhalara motifler çiziyor, sonra alışkın elleriyle, çekiçle vurarak onları ortaya çıkarıyor. Kara ziftin üzerinde çiçekler, Meryem’ler, haçlar, dalgalar, halkalar, çizgiler beliriyor yavaş yavaş. Üst katta ?????? Usta, Kirkor Usta gibisinin bir daha gelmeyeceğini anlatıyor. Yanına çırak bulamadığını, artık kimsenin bu işleri yapmak istemediğini, başlayanların da ayrılıp takım elbise, kravatla mağazada durmayı tercih ettiğini söylüyor.

Her kapısı farklı kotta bir sokağa bakan, III. Mustafa’nın yaptırdığı Büyük Yeni Han’da da gümüşçüler var. Mesela Halit Usta var, gerçek gülden aldığı kalıpla gümüşe gül goncası açtıran. Dalgalı bir denizde giden bir gemiyi, hem de deniziyle birlikte elleriyle şekillendiren ustalar da gene burada. Az ötede, yokuş aşağı inerken dikkatle bakanlar Büyük Valide Han’ı görür. Alt katına askere gidecek delikanlılar gelir, çamaşır, çorap alırlar. Bakımsız, ürkütücü üst katlara pek az kişi çıkar, belki ancak birilerinden duymuş, bir yerlerde okumuş olanlar. Bundan birkaç yıl öncesine kadar, ortadaki avluyu saran dükkânların önünde uzanan koridora çıkıldığında keskin, aceleci, ritmik madeni sesler duyulurdu. Sesler kapıları genellikle kapalı duran dokuma atölyelerinden gelirdi. Sanki han yapılalı beri içinde pamuk dokunmuş gibi tavanlarından örümcek ağlarına benzeyen ipliklerin sarktığı, zamanla, isle kararmış duvarların bile beyaz göründüğü, makinelerin yüz yıllık olduğu atölyelerdi bunlar. Zamanla işleri azaldı, sayıları azaldı, sesler karanlık koridorun başından duyulmayacak kadar. Koridorun sonunda, anahtarı hanın içindekilerde olan, asma kilit vurulmuş bir kapı vardır. Oradan, çatıya çıkan bir merdivenle İstanbul’un merkezine, anlamına, güzelliğine, dağınıklığına ulaşılır. Şehrin yekpare uğultu perdesinin ardından, ötelerde Boğaz, karşıda Galata Kulesi, Beyoğlu, aksi yönde Süleymaniye, ve Çarşı’ya doğru olan tarafta Nuruosmaniye Camii uzanır. Bu yüksek, etrafı alabildiğine açık yerin bir âlemin merkezi olduğu duygusuna kapılır insan, fakat o âlemi tarif etmek kolay değildir. XVII. yüzyılda, I. Ahmet’in karısı, Sultan IV. Murat’la I. İbrahim’in annesi, IV. Mehmet’in babaannesi Kösem Sultan İstanbul’un en büyüklerinden olan bu hanı yaptırdığında, etrafında bitip tükenmez bir hareketlilik, bir ticaret ve üretim faaliyeti sürüyordu, tıpkı bugün olduğu gibi. Fark, o zamanlar yabancı tüccarların tıpkı diğerlerinde olduğu gibi bu handa da barınabilmesi, mallarını güvenli depolarda saklayabilmesiydi. Hanlar, genellikle adını taşıdıkları maddenin (Çuhacı Han, Sofçu Han, Kürkçü Han gibi) üretildiği ya da toptan satıldığı, o malla ilgili işkolunun meslek birliğinin olduğu yerlerdi. Şimdi çoğu harap halde.

Geçen zaman ve yeni hayat biçimleri modern binalara rağbeti artırıp onların itibarını düşürdükçe içlerindeki dükkânlar çok ucuza kiralanır ya da satılır oldu. İçlerinde 100’ün üzerinde hissedarı olanlar var, ve tabii çoğunun sahip olduğu yeri tamir ettirecek durumu ya da buna niyeti yok. Büyük Valide Han’ın içine fazladan gecekondumsu yapılar da eklenmiş. Yakın bir zamanda büyük çaplı bir restorasyon projesinin başlayacağı söyleniyor. Bütün buralar turizmin gereklerine göre düzenlenecekmiş. Bu muğlak ifadenin içinde kesin olan, bütün bu kuyum atölyelerinin; gümüşçülerin, altıncıların, minecilerin, ocakçıların, sadekârların, ayarcıların hanlardan çıkarılıp havaalanı yakınındaki Kuyumcukent’e taşınacağı.

Bu büyük göçün en büyük gerekçelerinden biri, altıncıların kullandığı siyanür gibi zehirli maddelerin arıtılmadan kanalizasyonlara karışması ve sağlıksız çalışma koşulları. Ancak bu noktada, eğer restorasyondan kasıt eskiyi korumak, o günlerin atmosferini bugüne aktarabilmekse, hanların o çekiç sesleri, kara ziftin üzerinde çiçeklenen emek olmadan çok eksik kalacağı da düşünülmeli. Bu binalar, en yıkık halleriyle bile İstanbul’un en büyülü yerleri iseler, bu içlerindeki ustalar sayesindedir. Hanların ruhu onların çekiç seslerinden ibarettir, bir vakitler Mevlana’yı aşka getiren, sema döndüren seslerdir bunlar. Kuyumcukent, arıtma tesisleriyle, düzenli dükkânlarıyla, Havaalanı’na yakınlığıyla mutlaka ayrı bir piyasa oluşturacak, farklı bir müşteri kitlesi edinecekti. Fakat hanların sağlıklı restorasyonu, Eminönü bölgesinin yapay, kimliksizleşmiş bir turizm kasabası haline gelme ihtimali düşünüldüğünde, bütün atölyelerin Kuyumcukent’e taşınması konusu bir daha değerlendirilmelidir. Ustaların çoğu gitmek istemiyor. Kimin zaten parası yetmeyecek Kuyumcukent’e, kimine uzak geliyor, kimi alışkanlıklarını, ortamını kaybetmekten korkuyor, şu da var ki, zaten yeni ustanın çok az yetiştiği bir ortamda eskiler de yarı küskün. Bu meseleyi çözmek için kendi aralarında dernekler kuranlar da var. Şimdi Eminönü Belediyesi’yle görüşmeler yapıyor, en azından birkaç handa toplanarak, çevreye zarar vermeden, çalışma koşullarını da düzelterek burada kalmanın çarelerini arıyorlar. Bu çabalar sonuç vermezse, birkaç sene sonra Büyük Valide Han’ın çatısına çıktığımızda, tabii bir lokanta ya da otel olmadıysa, tepeden Büyük Yeni Han’a bakacak, yanımızdakilere ellerimizi de işin içine katarak, dilimizin bütün kuvvetiyle bir vakitler gümüş levhaların nasıl dövüldüğünü anlatmaya çalışacağız. Hanlarda sesler dinmiş olacak.

Yorumlar

Yorum

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir