Detaylar ve kayıtlar için ofisimizi arayın 0 212 272 77 72

Göbeklitepe, arkeoloji dünyasının en büyük keşiflerinden biridir. Çünkü daha şehir hayatına geçmemiş olduğu düşünülen avcı-toplayıcı toplumların tapınak inşa etmiş olduğunu gösteren ilk örnektir ve bu da şehirleşme yani medeniyet tarihinde devrim niteliğinde bir buluştur. Hatta bu buluşu sebebiyle kazıyı yapan Dr. Klaus Schmidt, “Önce tapınak geldi, şehir sonradan geldi” demiş ve bu sözüyle erken medeniyet tarihine yeni bir açılım getirmiştir.

Tur Tarihi: 10 Nisan 2015 -12 Nisan 2015    2gece/3gün

Rehber: Ahmet Özbilge- Burhan Dursun

Gönlümüzdeki Program

10 Nisan Cuma sabahı Pegasus PC4158 SAW-G.ANTEP 07:45 uçağıyla Gaziantep’e hareket,

Katmerli Kahvaltı, Zeugma Mozaik Müzesi, Kebapçı Halil’de Küşneme, Zincirli Bedesten, Çarşı, Tahmis Kahvesi, İmam Çağdaş’ta Ali Nazik, Halfeti’de Tekne Gezisi, Urfa’ya varış, akşam içli köfte ve şıllık, Balıklı Göl civarında akşam yürüyüşü… Otel (Manici veya muadili..)

11 Nisan Cumartesi sabahı, 08:30 deparla Göbeklitepe, Urfa Mozaikleri (!?), Jüstinyen Köprüsü, Kadir Usta’nın yerinde yöre yemekleri, Urfa Çarşısı, Edessa’da künefe, Ulucami, eski Urfa’da Kazancı Bedih ve Güllüoğlu Sokakları, Kösedayı’da haşhaşlı ve patlıcanlı kebaplar, Susamlı halka tatlısı, Doney İshot, Gümrük Han’da menengiç kahvesi, geceleme yine Urfa’da…

12 Nisan Pazar sabahı kahvaltı sonrası 07:00’de Harran’a hareket, Harran evleri, Harran harabeleri, Bazda Mağaraları, Yolda kumanya, Han el Barur Kervansarayı, Şuayb Şehri, Soğmatar, Ciğerciler Meydanı, Ballı dondurma ve baklava, son gezi ve alışverişler için boş zaman, 20:30’da Urfa GAP Havalimanına hareket, Pegasus PC 257 Ş.URFA-SAW 21:45 uçağıyla İstanbul’a dönüş…

Gezi liderleri: Ahmet Faik Özbilge ve Burhan Dursun!!

Not: Gezi boyu herhangi bir aksilik çıkmadığı sürece gönlümüzdeki programın hepsini, hatta daha fazlasını yapmaya çalışacağız:) Ama zorunlu durumlarda yapılan değişikliklerde de canımız sağ olacak 🙂 Sevgiler

Faydalı Bilgiler

GÖBEKLİTEPE
Göbeklitepe Höyüğü, Güneydoğu Anadolu’da bir tepe üzerine kurulu Cilalı Taş Devrinden kalma mabet.
1963’te fark edilen dokuz hektarlık kazı bölgesinin önemi yaklaşık 10 yıl kadar önce tarlasını karasabanla sürerken bulduğu oymalı taşı müzeye götüren Mahmut Kılıç sayesinde anlaşılabilmiştir.
Şanlıurfa’ya 20 km’lik bir mesafede, Örencik Köyü yakınlarındadır. 1995 yılında ilk kez Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Şanlıurfa Müze Müdürlüğü’nün işbirliğiyle kazı çalışmalarına başlandı. Kazılar Alman arkeolog Doç. Dr. Klaus Schmidt’in başkanlığında yürütülmekte olup, her yıl eylül ve ekim aylarında 10 haftalık bir süreç içinde yapılmaktadır.
Günümüze kadar yapılan kazılar sonucunda bir Cilalı Taş Devri yerleşimi olduğu anlaşıldı. Tarihi MÖ 11 binyıllarına uzanan, tapınma amaçlı törensel alanlara ait mimari kalıntılar, dikili taşlar ve üzerinde kabartmalı yabani hayvan ve bitki figürlerinin bulunduğu taşlar günyüzüne çıkartıldı. Bölgenin önemi ise günyüzüne çıkarılan en büyük tapınma alanını barındırmasıdır.
Günümüze kadar yapılan kazılarda elde edilen bulgular çerçevesinde uzmanlar Cilalı Taş Devri insanının henüz çevresindeki hayvanları evcilleştiremediğini düşünmektedir.
Bölgedeki kazı çalışmalarının her yıl Eylül ayında başladığını ve yaklaşık 10 hafta sürdüğünü anımsatan Doç. Dr. Klaus Schmidt şunları belirtti:
‘Göbeklitepe’deki kazılarda elde ettiğimiz bulgularla, dünyanın bilinen en eski tapınma merkezlerinden birinin bu bölgede olduğunu ortaya çıkarmıştık. Ancak, son kazı çalışmalarıyla tapınma merkezinin dünyanın en büyük tapınma merkezi olduğunu tespit ettik. Yaptığımız araştırmalarda, Cilalı Taş Devrinde yaşamış insanların, yabani sığır, akrep, tilki, yılan, aslan, yaban eşeği, yaban ördeği ve yabani bitki kabartmalarını incelediğimizde hayvanlarını evcilleştiremedikleri sonucuna ulaştık. Ayrıca, dikili taşların (Stel) üzerindeki resimler ve kabartmalar o dönemde yaşamış olan insanların sanatları hakkında bizlere fikir veriyor. Buradaki tapınak, dünyanın bilinen en büyük tapınağı olma özelliğini taşıyor’ diye konuştu.
Göbeklitepe, arkeoloji dünyasının en büyük keşiflerinden biridir. Çünkü daha şehir hayatına geçmemiş olduğu düşünülen avcı-toplayıcı toplumların tapınak inşa etmiş olduğunu gösteren ilk örnektir ve bu da şehirleşme yani medeniyet tarihinde devrim niteliğinde bir buluştur. Hatta bu buluşu sebeple kazıyı yapan Dr. Klaus Schmidt, “Önce tapınak geldi, şehir sonradan geldi” demiş ve bu sözüyle erken medeniyet tarihine yeni bir açılım getirmiştir.

Göbekli Tepe,12 bin yıl öncesinde, hayvan totem-sembollerle birbirlerinden ayrıştırılmış toplumlar ait kaynak bilgi alanıdır.
Boğa’dan Yengeç’e, Aslan’dan Akrep’e… günümüzde sadece “12 Ay Fal Burcu” olarak daralmış bir şekilde yaşayan kalıntı, eski toplumda  Hayvan Totemlere ayrıştırılmış toplum birimlerin kendi aralarındaki ilişki biçimlerini belirlemek için kullanılıyordu. Örneğin Balık toteminden olanlar, Eşek toteminden olanlarla evlenebiliyor veya evlilik yasağına tabi olabiliyor idi, vb.
Burasının, bir yerleşim alanı olmadığı için  ölülerin bırakıldığı bir alan olduğundan, bir tür “mezarlık” olduğundan yola çıkıyoruz. Fakat burada “gömülme”veya “yakılma” değil, ölü bedenlerin hayvanların tüketimine sunumu şekliyle defin töreni yapılıyor olmalıydı.
Gerek Akado-Sümer tablet yazıtlarında, gerekse Avesta dinsel metinlerinde, “çiğ et” yiyen, “ev inşa etmeyen” (gezgin çoban olmalı!) ve “ölülerini gömmeyen”…  topluluk varlıklarını biliyoruz.
“Çiğ köfte kutsal erkek et yemeği”nin yöredeki yaygınlığı, Avesta’cı metinlerde “ölü bedeni yakarak veya toprağa gömerek defnetme”nin en “büyük günah” kapsamında sayılması; ölü bedenin yırtıcı hayvanların tüketimine sunulmasının teşvik edilmesi, “dairesel yapı olan Daxma damlarında ölü bedeni bırakma kuralı”nın  bulunması, Göbekli Tepe’nin cenaze defin alanı olduğuna ilişkin bazı belirleme noktaları olarak kabul edilebilir.
Avesta’da şunları okuyoruz:
“44. Ey Maddi Dünyanın Yaratıcısı, Sen, Kutsal Biri! Ey Ahura Mazda, ölünün vücudunu nereye götüreceğiz, nereye koyacağız?
45. Ahura Mazda (şöyle) cevapladı:  “Ey Kutsal Zarathuştra! Onlar, ceset yiyici köpeklerin ve kuşların her zaman bulunduğunu bildikleri en yüksek tepelere (bırakacaklar).”
46. Mazda Tapıcıları cesedi; ceset yiyici köpeklerin ve kuşların (oradan) aldıkları kemikleri suya ve ağaçlara taşımalarını engellemek için, saçından ve ayaklarından demir ile, taşla ya da kurşun ile sıkıca tutturacaklar.
49. Ey Maddi Dünyanın Yaratıcısı, Sen, Kutsal Biri! Ey Ahura Mazda, ölünün kemiklerini nereye götüreceğiz, nereye bırakacağız?
50. Ahura Mazda (şöyle) cevapladı:  “Mazda Tapıcıları (bu iş için), köpeklerin, kurtların, tilkilerin (rupah), erişemeyecekleri bir bina (daxma) inşa edecekler, ki orada yağmur suyu duramasın (aksın).”
51. Eğer imkanları varsa onlar; böylesi bir binayı taşlar, harç ve toprakla yapacaklardır. Eğer imkanları yoksa; onlar ölüyü kendi halısı ve yastığı üstüne, gök ışıkları ile giydirilmiş ve yüzü güneşe bakar vaziyette yere yatıracaklardır.”
Göbekli Tepe kazı alanı muhtemelen, ön-avestacı  toplumsal kurallar uyarınca, ölülerin toprağa gömülmesinin veya yakılmasının yasak olduğu bazı toplum birimlerin, kendi ölülerini hayvanlara sundukları bir ölü defin alanı idi.
12 000 yıl önce, var olan ve çoğunluğu günümüze değin ulaşmış olan; “kutsal yazılar”da sıkça karşılaştığımız hayvan semboller-hayvan totemlerin gelişkin varlıkları, daha o zamandan toplum birimlerin “hayvan-bitki totem ayrışması” sürecini gerçekleştirmiş olduklarını ortaya koymasıyla da, Göbekli Tepe, tarihin bilinen en eski kültür mirası olarak önem taşıyor.
Göbekli Tepe,  tarımcı- yerleşik bitki-meyve totemli toplulukların değil,  hayvan dünyasıyla ilgili gezgin-avcı-çoban bir toplum birimlerine ait olduğu izlenimi vermektedir.
Eski toplum birimlerin, yaşam sistemlerine bağlı olarak, genel inanç sistemlerindeki değişim-dönüşüm, onların cenaze defin alışkanlı türlerini de değiştirip-dönüştürmektedir.
Günümüzden 12 000 yıl öncesinden daha eskiye gidebilen Göbekli Tepe ölü defin alanındaki kazılar, buradaki alanın en küçük bir yıkım tahribatı olmadan, taşıma toprak dolgu ile kapatıldığını gösteriyor. Bu, ilgili toplumların, şu veya bu şekilde, ama sonuçta “barışçıl tarzda”, eski geleneklerini tarihe terk etmeyi daha doğru bulup, o alanı taşıma toprakla kapatmış olduklarını gösteriyor.
Böylece Göbekli Tepe, eski toplumun, kendi ölüleri üzerinde uyguladıkları “ölü yamyamlığı” geleneğinden, “hayvan totemlere” ayrıştırılmış düzende, kendilerini bu “hayvan”larla eşitleyen topluluk insanlarının yamyamlığına geçtiklerini ve giderek de, ölü bedenleri, sadece gerçek hayvanlara terk ettiklerini; daha sonraki süreçte de,  ölü bedeni açık alana terk etme uygulamasından büyük ölçüde uzaklaştıklarını, kanıtsal bulgularla ortaya koymuş oluyor.
gobeklitepe

Soğmatar Harabeleri

Şuayb Şehri’nden kuzeye doğru devam eden şose yol 16 km. sonra tarihi Soğmatar kenti harabelerine ulaşmaktadır. Bu tarihi kent, merkez Yardımcı (Sumatar) nahiyesine bağlı Yağmurlu Köyü içerisinde yer almaktadır. Sumatar ile Soğmatar’ın birbirine karıştırılmaması gerekmektedir. Sumatar, Şanlıurfa ile Harran arasındaki bir nahiyenin adı, Soğmatar ise bu nahiyeye bağlı antik bir yerleşme yeridir.
Soğmatar kelimesi, Arapça yağmur anlamında ki “Matar” sözcüğünden gelmektedir. Tektek Dağları’nın kışın bol yağmur alan bu bölgesinde bulunan çok sayıdaki sarnıç ve kuyuda biriktirilen sular, dağlarda otlatılan koyun ve keçi sürülerinin yaz aylarındaki su ihtiyacını karşılamaktaydı. Bu özelliğinden dolayı köy günümüzde de “Yağmurlu” adıyla anılmaktadır.
Hz. Musa’nın burada çiftçilik yaptığına ve köy içerisindeki kuyulardan birinin Hz. Musa’nın mûcizevi asası tarafından açıldığına inanılmaktadır.
Köyün ortasında yer alan höyük, Soğmatar’ın milattan önceki çağlara uzanan tarihini gün ışığına çıkartacak belgeleri içerisinde barındırmaktadır. Tepedeki duvar ve burç kalıntıları höyüğün M.S. II. yüzyılda kale olarak kullanıldığını kanıtlamaktadır.
Soğmatar, birçok tarih araştırmacısının ilgisini çekmiştir. 1882’de Sachau, yüzyılımızın başında Fransa’nın Bağdat Konsolosu H. Pofnon, burayı ziyaret ederek Süryânice kitabeleri okumuşlardır.
1971 yılında burada incelemelerde bulunan H.J.W. Drijvers ve J.B.Segal, Soğmatar’a giren yolun sağındaki tepede bulunan Arâmice yazıları M.Ö. IV. yüzyıla tarihleyerek o çağda bu tarihi şehrin Edessa (Urfa) ile Harran’a yakın Tektek Dağları arasında önemli bir merkez olduğunu söylemektedir.
Soğmatar tarihteki esas ününü; ay, güneş ve gezegenlerin kutsal sayıldığı Assur ve Babillilerin politeist inancından gelen Pagan (putperest) dinin ve bu dinin baştanrısı (tanrıların efendisi) “Mar alahe” (Marelahe)nin merkezi olmasından almaktadır. Mare lahe’yi temsil eden açık hava mabedi, Soğmatar’daki kalıntıların odak noktasını teşkil etmektedir. Kalenin güneyindeki “Kutsal Tepe-Merkez Tepe” olarak adlandırılan bu açık hava mabedinde; kaya zeminine oyulmuş Süryânice yazılar ile zirvenin kuzey yamacında, kayalara oyulmuş tanrı rölyefleri günümüze ulaşmıştır. Tepenin batısında dağınık bir biçimde duran mimari parçaların buradaki tapınağa ait olduğu sanılmaktadır.
Kutsal Tepe’nin zirvesinde kaya yüzeyine oyulmuş Süryânice yazılar, bazı önemli kişilerin Marelahe adına bu tepeye diktirdikleri anıt sütunlar ve sunaklar ile ilgilidir.

Bu yazılardan tepenin batısında olanında: “Ben Arap Valisi Adona oğlu Tridates. 476 yılının Şubat ayında, efendim kral ve oğullarının hayatı için, babam Adonna’nın hayatı için kendi hayatım, kardeşlerimin ve çocuklarımın hayatları için Marelahe’ye bu sunağı yaptım ve bir sütun diktim” yazılıdır.
Tepenin doğusunda yer alan aynı tarihli diğer bir yazıda: “476 yılının Şubatında, bu ay içinde, ben Adona oğlu Maniş ve Ma’na ve Alkur ve Balbana ve kardeşi Alkur. Biz bu kutsal tepe üzerine bu sunağı kurduk ve korunan biri için bir taht diktik. O, vali Tridates’ten sonra vali olacaktır ve o tahtı korunan kişiye verecektir. O’nun mükafatı Marelahe’dendir. Fakat eğer o, tahtı vermezse ve sütunu tahrip ederse, o tanrı yargılayacaktır” yazılıdır.
Yazılarda geçen 476 tarihi Seleukos takvimine göredir ve bu tarih M.S. 164-165’lere tekabül etmektedir.
Kutsal Tepe’nin kuzey yamacının zirveye yakın kısmında, kayaya oyulmuş insan şeklinde iki adet tanrı kabartması bulunmaktadır. Bunlardan sağ tarafta olanı 1.10 m. boyunda bir erkek figürüdür. Dizlerine kadar inen bir elbise giymiş, ayakta durur vaziyetteki bu figürün başının arkasında güneşi sembolize eden istiridye biçiminde bir şekil bulunmaktadır. Bu kabartmanın sağındaki Süryânice kitabede “Tanrı bu heykeli Ma’na için 476 yılının Mart ayının 13’ünde emretti” yazılıdır. Başının arkasındaki güneş şekline dayanarak bu heykelin Güneş Tanrısı Şamaş’ı temsil ettiği tahmin edilmektedir.
Bu kabartmanın sol tarafındaki yuvarlak kemerli kayadan oyma sütunçeli niş içerisinde kabartma bir büst yer almakta, bu büstün sağında bir, solunda ise iki Süryânice kitabe bulunmaktadır. Soldaki kitabede: “Şila oğlu Şila, bu heykeli Adona oğlu Tridates’in hayatı için ve kardeşlerinin hayatı için Tanrı Sin’in şerefine yaptı” yazılıdır.

Sağdaki iki kitabeden birinde: “Kuza oğlu Zekkay ve çocukları Tanrının önünde hatırlansın”, yukarıdan aşağıya doğru daha küçük harflerle yazılan diğerinde ise “Ben Tanrı, onu görüyorum. Onu görüyorum ve ona bakıyorum. Ben Tanrı Sin” yazılıdır. Bütün bu yazılardan kabartmanın Ay Tanrısı Sin’i tasvir ettiği anlaşılmaktadır.
Soğmatarlı Paganların Harranlı Paganlar (Harrânîler) gibi İslâmi dönemde, güney Mezopotamya’daki monoteist Sabiilerin dinlerini benimseyip benimsemedikleri bilinmemektedir.
J.B.Segal, Soğmatar’ın odak noktası konumunda olan açık hava mabedi “Kutsal Tepe”nin batısında ve kuzey batısındaki tepelerde yer alan 7 adet yapının Güneş, Ay, Satürn, Jüpiter, Mars, Venüs ve Merkür tanrılarını temsil eden tapınaklar olduğunu söylemektedir. Kutsal Tepe’ye çıkan Soğmatar Sabiileri, bu tapınaklara yönelerek ibadet ederler ve kurban keserlerdi. Harran Sabiileri de Ay Tanrısı Sin mabedindeki ibâdetleri sırasında, Baştanrı Marelahe’nin mabedinin bulunduğu Soğmatar’daki Kutsal Tepe’ye yönelirlerdi. H.J.W. Drijvers başka olmak üzere bazı araştırmacılar, kare ya da silindir gövdeli bir plana sahip, bu yapıların altındaki kayaya oyulmuş arkosoliumlu odalara dayanarak bunların “Anıt Mezar” olduğunu ileri sürmektedir.
Soğmatar’da Kutsal Tepe’ye Yönelen Tapınaklar: 
1. Satürn Tapınağı:Kutsal Tepe’nin yaklaşık 800 m. batısındadır. Kesme taşlardan inşa edilmiş silindirik bir yapı olup, sadece temele yakın duvarlar ayaktadır. Bu yapının altında kayadan oyulmuş iki bölümlü bir mezar odası bulunmakta ve bu odalarda ikişer arkosolium yer almaktadır. Odaların kapısı Kutsal Tepe’ye bakmaktadır.
2. Şamaş (Güneş) Tapınağı:Satürn Tapınağı ile Kutsal Tepe arasında, Kutsal Tepe’ye 400 m. mesafedeki bir tepeceğin (tümsek) üzerinde kare şeklinde bir yapıdır. İç tarafı küçük bir avlu şeklinde olup, güney, batı ve kuzey taraflarında birer arkosolium vardır. Avlunun girişi doğuya, (Kutsal Tepe’ye) bakmaktadır. Giriş kısmı taşlarla kapandığından içeriye girmek mümkün değildir.
3. Jüpiter tapınağı:Kutsal Tepe’nin yaklaşık 700 m. batısındaki bir tepeceğin üzerindedir. Tamamen yıkılmış olmasına rağmen mevcut izlerden silindirik bir yapı olduğu anlaşılmaktadır. Alttaki kayadan oyma odanın girişi kapalı olup, kutsal Tepe’ye bakmaktadır.
4. Sin (Ay) Tapınağı: Kutsal Tepe’nin yaklaşık 800 m. kuzey batısındadır. Mimari izlerden silindirik bir yapı olduğu anlaşılmaktadır. Alttaki kayadan oyma odanın girişi kapalı olup, Kutsal Tepe’ye bakmaktadır.
5. Venüs Tapınağı:Kutsal Tepe’nin yalaşık 500-600 m. kuzeybatısındadır. Üç sıra taştan yapılmış kare bir temel üzerine oturan silindirik bir yapıdır. Kısmen yıkılmış olup, doğu ve güney taraflarında 6 sıra taş dizili duvarları ayaktadır. Buradaki yer altı odası diğer tapınaklara göre çok bölümlü olup, kapısı yine Kutsal Tepe’ye bakmaktadır.
6. Merkür Tapınağı:Kutsal Tepe’nin 800 m. kadar kuzey-kuzeybatı yönündedir. Burada dikdörtgen tabanlı bir yapının izleri görülmektedir. Tapınağın altındaki mağara odanın Kutsal Tepe’ye bakan girişi taşlarla kapatılmıştır.
7. Mars Tapınağı:Kutsal Tepe’nin 800 m. Kuzeyindeki dağın üzerindedir. Sadece üç duvarı ayakta olan bu tapınağın altında yer alması gereken mağara görülmektedir. Ancak Kutsal Tepe yönünde görülen taş yığının mağara odanın giriş kapısını kapatmış olabileceği tahmin edilmektedir.

Bu tapınağın güneyinde ve biraz aşağısında bir zamanlar dikdörtgen bir alanı çevrelediği anlaşılan yüksek bir duvarın kalıntıları vardır. Bu alanın kuzeyindeki küçük mağaraların birinde Süryânice bir yazıt bulunmaktadır.

Yorumlar

Yorum