Fedakarlık

Abdülaziz, atalarının güzelim sarayını Rumeli Demiryolu uğruna feda etti: etrafındaki birçok insanın ciddi uyarılarına aldırmadan hattın sarayın bahçesinden geçmesine izin verdi (“Geçecek olan şömendöferse, geçsin de isterse göğsümden geçsin” dedi, rivayete göre). Demiryolunun önüne çıkan ne varsa yıkıldı sarayın bahçelerinde.
İncili Köşk de bu fedakarlığa kurban gitti nitekim.
Padişahın o zaman için yüce gönüllülük gibi görünen bu hareketi, bugün biz o sarayı birinin babasının malı değil “ulusal” kültür mirası olarak gördüğümüz için, bize o kadar sempatik gelmez (en azından şu andaki manzarayı kanıksamamış olsak öyle olurdu herhalde diyelim).
Esasen, Topkapı Sarayı fiilen daha İkinci Mahmut döneminde terk edilmişti. Annesi Nakşidil’in de telkinleriyle Mahmut çalışma yerini ve ikametgahını Beşiktaş Sahil Sarayı’na taşıdı (müstakbel Dolmabahçe Sarayı). Nakşidil, hayatının son yıllarında Topkapı Sarayı’nda değil Çamlıca Tepesindeki ikametgahında hastalığına çare aradı. İkinci Mahmut’un cariyeleri, ikballeri, kadınları Beşiktaş’taki sarayda oturdular.
1820 – 1910 arasını Topkapı Sarayı “Eski Saray” olarak yaşadı esasen. Yaşlı, hasta, evlendirilmemiş cariyeler, emekli harem ağaları oturdu orada bu dönemde (ve bir de Kutsal Emanetlere ve Hazineye göz kulak olmakla görevli Enderun Hademeleri).
Abdülaziz tahttan indirildikten sonra haremi Topkapı Sarayına tıkıldı. Annesi Pertevniyal Topkapı Sarayı’nda mahrumiyet içinde öldü (Necdet Sakaoğlu).
Finali erken yapmış gibi olduk ama asıl “SON” daha dramatik ve ibretlik. Onu tefrikaların sonuna saklayalım (Allah mahcup etmesin!).
***
Cumhuriyet’in ilanında sarayın nasıl sefil durumda olduğunu herkes anlatır. Cumhuriyet rejiminin, padişahların ihmal ettiği “ata mirası” sarayı “ulusal kültür mirası” olarak benimseyip kurtarıp koruması anlamlıdır.
Laf uzatma notu: Esasen, Tanzimat döneminin yol açtığı belki de en önemli kazanım bu “ulus” duygusunun ortaya çıkışı oldu. 1920’lere gelindiğinde, padişah yerine vatana bağlılık (kul değil vatan evladı olma) duygusu epey oturmuş bulunuyordu; en azından bir Kurtuluş Savaşı kadrosu çıkaracak kadar. Bugün bize dünyanın en doğal şeyi gibi görünen vatana bağlılık, her zaman masum bir siyasi görüş olarak görülmedi. Nitekim, yine Abdülaziz döneminde Namık Kemal’in “Vatan”’ının başına gelenleri hatırlayalım.
Müslümanlarla gayrı-Müslimlerin eşit Osmanlı vatandaşları olup kaynaşmaları ise birkaç temenni ve jestten öteye gitmedi. Başka türlü olmasını da kimse gerçekten ummamıştı zaten.

Egemen Demircioğlu

Yorumlar

Yorum