GEZİLER-DEYİMLER-EFSANELER

Seyahat ederek ne çok bilgi sahibi oluruz aslında… Kendi başımıza gezdiğimizde pek çok şeyi görürüz ancak bu sadece bakmaktan öteye geçmez. Oysaki rehber ile dolaştığımızda; semtler, sokaklar, mahalleler, tarihi ve kültürel değerler vs. saymakla bitmeyen birçok ayrıntı yerleşir belleğimize…  Mitolojik öyküler, çeşitli efsaneler, deyimlerin kökeni gibi sıra dışı öğrendiklerimiz de çok olur turlarda. Şimdi, bu konulardan aklıma gelen bazılarını paylaşmak istiyorum.

İstanbul’da öyle semtler, mahalleler, sokaklar var ki bugün kaç kişiye sorsanız, birçoğu nerede olduğunu bilmediği gibi, adını bile ilk defa duyanlar çıkar. Mesela, Zeyrek’in iç kısımlarını dolaşan ve Küçükmustafapaşa’yı gezen var mıdır? Ya da Salmatomruk Caddesi’nin nerede olduğunu ve isminin ne anlama geldiğini kaç kişi bilir? Yine Roman mahallelerinden birisi olan Sulukule çok meşhurdur ama Lonca Mahallesi acaba onun kadar iyi bilinir mi?

 

“1001 İstanbul”un rehberlerinden Hüseyin Avni’nin yaptığı çok değişik bir tur var. ‘Sulukuleden Lonca’ya adlı gezisi Edirnekapı Mihrimah Sultan Camisi’nden başlıyor. Ve aynı adı taşıyan hamamı da görüldükten sonra, hemen arkasındaki sokaktan semte giriş yapılıyor. Aya Dimitri diğer adıyla Sarmaşık Kilisesi, Neslişah Camii ve kilisenin adını taşıyan Sarmaşık sokağı görülerek, Sulukule’nin geçmişten günümüze tarihçesi hem görsel hem de işitsel olarak belleğimize yer ediyor.

Keza, Sulukule ve Lonca semtlerindeki karşılaştırmalı yaşam tarzı ve mahalle kavramını da çok iyi anlıyoruz. Lonca semti ise; Bizans döneminde su sarnıcı olan Karagümrük Stadı’nın yan sokağından aşağıya inildikçe, Balat’a doğru varılınca beliriyor. Sulukule ile Lonca semtlerinin bağlantısı da tur sayesinde tam manasıyla gözler önüne serilmiş oluyor. Çok ilginç olan bu gezi rotasını tavsiye ederim.

Tomtom Mahallesi nerede?

Yine Beyoğlu turlarından birindeyiz. İspanyol sokağında bulunan Ekvator Konsolosluğu önünden aşağıya doğru dik yokuşu indiğimizde İtalyan Konsolosluğu ve Fransızların misafirhanesi ile karşılaşıyoruz. İşte çok merak ettiğim Tomtom Mahallesine de buradan giriş yapmış bulunuyoruz.

Beyoğlu’nun 45 mahallesinden birisi olan Tomtom Mahallesi, Tophane ile Galatasaray arasında olup, doğusunda Firüzağa Mahallesi ile aynı hat üzerindeki Yeni Çarşı ve Boğazkesen Caddeleriyle komşudur. Mısır Apartmanı, Santa Maria Draperis Latin Katolik Kilisesi gibi Beyoğlu’ndaki pek çok tarihi yapıya da ev sahipliği yapar.

1592 yılında Tomtom Mehmet Kaptan tarafından yaptırılmış sokağın girişindeki camisi de Tomtom Kaptan Camii olarak anılmaktadır. Daha önceleri burada bir sokakta aynı adı taşımış ve ‘Tomtom’ kelimesi zamanla mahalle adına dönüşmüş.

Tomtom Mahallesi

Deyimlerin kökeni

“1001 İstanbul Turu”nun rehberlerinden Cem Cinol, büyük bir ilçe olan Beyoğlu’nu üç bölümde gezdiriyor. İkisine katıldım, ilk fırsatta “Galata, Binaların Dili Olsa”turuna da gideceğim. Şimdi, “Tepebası –Tünel- Tomtom- Çukurcuma” adlı bu gezinin devamında bakınız daha neler var.

Tünel’den Beyoğlu’na doğru yürüyerek eski yapıları incelediğimiz sırada, tarihi bir yapının üstünden çıkan yeşilliğe dikkat çeken rehberimiz, ‘Ocağına incir ağacı dikmek’ deyimini bu binayı göstererek şöyle açıklıyor:

“Leylek vb. kuşlar eski evlerin şömine bacalarının içine yuva yaparken getirdikleri çalı çırpıların arasında incir ağacının fidesi olur. Kuşlar bu şöminelerin içinde yavruladıktan sonra, o fide büyür ve zamanla terk edilmiş binaların içinden ağaç olarak çıkar. İşte, ‘ocağına incir ağacı dikmek’ sözünün doğuşu da böyledir.”

Birinin evini barkını dağıtmak, düzenini alt üst etmek anlamına gelen deyimin kökenini böyle bir gezi esnasında işitebileceğim aklımın ucundan geçmezdi. Ama işte bilgi her yerde ve her yaşta öğreniliyor. Yeter ki, o bilginin kaynağına ulaşabilmek için doğru adreste olalım.

“Burası Dingonun ahırı mı?”

Dilimize yer etmiş deyimlerimizden biridir. Acaba bu sözde geçen Dingo’nun ahırı nerede? Soruya en iyi cevabı, “Beyoğlu 60’lar, 70’ler” turuna katılmakla verirsiniz.

Atlı tramvaylar dönemindeki atlar dik Şişhane yokuşunu çıkabilmek için Azapkapı’dan takviye at alarak yola devam ederlermiş. Ve bu yokuşu çıkan atlar, bugün Taksim alanındaki Sular İdaresi Maksemi ile Fransız Konsolosluğu arasındaki ahırda bir süre dinlendirilirmiş. Bu ahırı da ‘Dingo’ adlı bir Rum işletirmiş. Tabii gün boyu buraya giren çıkan at belli olmadığından bugüne kadar dilimize gelen sözde işte buradan çıkmış.

Ve “Alışverişli Kapalıçarşı Turu”nda çarşıyı gezerken turistik amaçlı satılan fesleri görüyoruz. Rehberimiz Ahmet Faik Özbilge, fesin tarihimize 1825 yılında  II.Mahmut dönemi ile girdiğini, fakat o dönemde fes takmanın da tıpkı 1925’deki Şapka Devrimi’nde şapkayı kabul etmek gibi pek kolay benimsenmediğini anlatıyor. Fesin yayılmasıyla birlikte, tepedeki püskülü de başa bela olmuş. Hatta o devirlerde özel püskül tarayıcıları bile türemiş. İşte bu yüzden  ‘Püsküllü Bela’ deyimi ortaya çıkmış ve günümüze kadar gelmiş.

Safranbolu’da neler var?

Evet, rotayı İstanbul’dan Batı Karadeniz’e çevirdiğimizde ise, karşımıza şu ilginç deyimler çıkıyor.

Safranbolu’daki Kaymakamlar Müze Evi, geçmişte Garnizon Komutanı’nın eviymiş. O günlerden günümüze orijinal hali ile kalabilmiş üç kattan oluşan bu evin haremlik-selamlık kısmında bir dolap odası bulunuyor. Döner bir yapıya sahip olan bu dolap vasıtasıyla, yemekler selamlıktan haremliğe geçiriliyor ve böylece dolap servis amaçlı kullanılıyor.

O devirlerde evin genç kızları, beğendikleri erkeklerle bu yemek servisi esnasında dolap aracılığıyla mektuplaştıkları için o gençlere, büyükler tarafından ‘ne dolaplar çeviriyorsun?’ ya da ‘ne dolaplar çevirdiğini biliyoruz’ gibi sözler kullanılırmış. ‘Dolap çevirmek’ deyimi buradan çıkmış olup, işte o sözdeki adı geçen de bu döner dolaptan başkası değildir.

Kendisinden üstün birinin çıkmasıyla gözden düşmek, değer ve itibarını kaybetmek anlamında kullanılan ‘pabucu dama atılmak’ deyiminin de Safranbolu’nun içindeki Yemeniciler Arastası’ndan çıktığını öğreniyoruz.

Kurtuluş Savaşı sırasında en çok ‘Yemeni’ adıyla bilinen ayakkabı üretimi buradan sağlanmış. O dönemlerde yemenici ustasının yaptığı pabuç beğenilmezse, daha yetkili ustalar tarafından yapılan kötü pabuç dama atılırmış. Ve o usta bir daha çalışamazmış. İşte ‘pabucu dama atılmak’ sözü de buradan geliyormuş.

Mitolojik öyküler – Efsaneler

Gezilerde mutlaka her yerin geçmişinde bir efsanenin barındığına tanık oluyoruz. Nasıl tanık olmayalım ki… Ta Tunç devrinde, M.Ö.3000-1000 yılları arasında yaşamış Kimmerler var ki, günümüze kadar gelen efsane ve masal karakterlerine konu olmuştur. Conan, Amazonlar Kimmerlere atfedilen efsanevi kahramanlar olup;  o tarihten bu yana şüphesiz çeşitli toplumlara ve efsanelere ilham vermiştir.

İşte, “1001 İstanbul” ile yaptığımız “Misi’den Gölyazı’ya Mistik Doğa Turu”ndayız.

Apollon ışık ve aydınlık tanrısıdır, adım attığı her yer otlar ve çiçeklerle dolar. Gölyazı, Anadolu’da Işık Tanrısı Apollon adına kurulmuş bir şehirdir. Aslında mitolojik öyküsüyle bilinen Gölyazı’nın bir de ağlayan çınarı var ki; caminin yakınındaki o büyük çınarı gördüğünüzde çok dokunaklı efsanesinden etkilenmemek mümkün değildir. Hüzünlü aşk hikâyesi ise şöyledir;

Gölyazı’da yaşayan Türk Mehmet ile Rum Eleni birbirlerine sevdalılar. Fakat Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, Yunanistan ile Türkiye arasında yapılan mübadele anlaşması nedeniyle bu büyük aşk, zorunlu ayrılıkla biter. Çünkü Rum aileler yavaş yavaş bölgeyi terk ederler. Rumların gittiğini duyan Mehmet, Eleni’yi görmek isterken, yolda onun ağabeyine rastlar. Ağabey, Mehmet’e bu sevdadan vazgeçmesini söyler ve aralarında tartışma çıkar. Mehmet, Eleni’nin ağabeyi Yorgi tarafından hançerlenmiştir. Ağır yaralanan genç, tüm gayretiyle sevdiği kız ile daima buluştukları ulu çınarın yanına kadar gelir. Ayrılık yolunda iken son durumu öğrenen Eleni ise, hemen ulu çınarın oraya varır ve Mehmet’i kanlar içinde yerde bulur. Ani bir kararla ‘ben de yanına geleceğim ve bu ulu çınar bizim ebedi yuvamız olacak’ diyerek, kuşağıyla canına kıyar. Acıklı aşk hikâyesinin efsanesi ise, bu ulu çınarın kovuğundan gözyaşları dökülmesidir.

Ağlayan Çınar, Gölyazı

Ve biraz da ülkenin güneyine inelim. Antakya’daki müzede Defne mozaiği var. Harbiye semtinde de Defne ve Apollon şelaleleri bulunuyor. Her yerden su sesinin duyulması öyle farklı bir his uyandırıyor ki; birden müzedeki Defne mozaik figürünü anımsayıp, Daphne ile Apollon arasındaki bu imkânsız ilahi aşkın efsanesini duyar gibi oluyorsunuz.

Gene Antakya’daki Habib-i Neccar Camisi’ni ziyaret ettiğimizde ise, caminin kelime anlamından ziyade ilginç öyküsünü de işitiyoruz.

‘Neccar’ kelime manası olarak ‘marangoz’ demektir. Antakyalı marangoz olan Habib-i Neccar’ın kızı cüzzam hastasıydı. Bir gün Hz.İsa’nın havarilerinden St.Pavlus ve St.Yuanna Antakya’ya gelir. Hz.İsa’nın Mesih olduğunu ve kendilerini gönderdiğini söyler. Habib-i Neccar da, onlardan cüzzamlı kızını iyileştirme mucizesi ister. Elleri ile hastaya dokunan havariler, hasta kızı iyileştirince, Habib-i Neccar onlara inanır ve Hz.İsa’nın büyüklüğünü kabul eder. Daha sonra, o devrin kralı tarafından bu iki havari ve Habib-i Neccar öldürülür.

Tabii, birçok geziden derlediğim bu bilgilerin kat kat fazlasını her bir turda öğrenmekteyiz. Aklıma gelenlerden sadece bir kısmını paylaştığımı tekrar vurgulamak istiyorum. Daha ne çok keşfedilecek yer ve hikâye var… Durmak yok, seyahate ve bilgi sahibi olmaya devam!

 

FİLİZ SEVER

21.11.2017

 

Yorumlar

Yorum

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir