Haliç’in Meyhaneleri, Sır Mekânları

MEHMET SAKINÇ

Sonbaharın yavaş yavaş kendini hissettirmeye başladığı gri bir İstanbul sabahında çiseleyen yağmurdan korunmak için çaycının tentesi altına sığınan bir grup bir süre sonra; -siz de mi Ahmet’i bekliyorsunuz- gibi sorulardan sonra gezinin grubundan olduklarını anladıklarında, samimiyet biraz daha artmıştı. Ayrıca, diğer gezilerden bir birlerini tanıyanların sıcak konuşmaları güzel bir günün başlangıcını müjdeliyordu. Ancak küçük bir sorun vardı. Rehberimiz Ahmet hala ortalıkta yoktu. Mırıldanmalar başlamıştı bile.

-Hep geç geliyor.

-Yine saati yanlış verdi galiba.

-Ahmet bu. Her zaman böyle yapar.

mey1Neyse ki, iskeleye yaklaşan vapur boşaldıktan sonra Ahmet, elinde bir naylon poşet, kırmızı rüzgârlığı ile uzaktan gözüktü. Nerde kaldın? “Yine saati yanlış verdin” gibi takılmalar son bulunca, şiddetini arttıran yağmurun altında yola koyulduk. İlk durak “Yeraltı Camii idi” Hep önünden geçerken görürdüm ama hiç içeriye girmemiştim. “Sahabe Yatırlı Camii, “Kurşunlu Mahzen Camii” gibi adlarla da bilinen bu eserin tarihi Ahmet’in anlattıklarına göre; çok eskilere, 570 li yıllara kadar gidiyordu. Düşman gemilerinin Haliç’e girişini engellemek için imparator II Tiberios (578-582) tarafından Sirkeci- Galata arasında Haliç’e girişi engelleyen zincirin Galata’ da bağlandığı Kastellion Kulesi’nin mahzeniydi burası. 259 yıl önce de rüyalar ve rivayetler üzerine camiye çevrilmişti. Bildiğimiz camilere benzemiyordu. Kubbesi ve minaresi de yoktu. Böyle bir eserin cami yapılmasının sebepleri nelerdir bilinmez ama bir acı gerçeği de görmemezlikten gelemeyiz. Bizler tarihi yapıları, tarihi ile pek koruyamayan bir milletiz. İstanbul da hemen hemen her kiliseyi bir camiye döndürme huyumuz var. İstanbul’da yaşıyoruz ama O’nun inanılmaz tarihi hakkındaki bilgilerimiz ne yazık ki çok az. Varsa yoksa Osmanlı. Yağmur sinsi sinsi devam ediyor. Neyse ki gideceğimiz yer yakın. Bu sırada Ahmet durmaksızın anlatıyor. Bulunduğumuz yerden Galata Kulesi tüm ihtişamı ile görünüyor. Biraz ileride “yolcu salonu” tahminen bir projeye kurban edilecek. Koyun gibi kaderini bekliyor. Yola Mumhane Caddesi’nden devam ediyoruz. Verilen bilgiler oldukça ilginç. Osmanlı’nın Konstantinopol’ü almazdan önce buraları Cenevizlilere ait bir mahalle olduğunu söylüyor rehberimiz. Uzun yıllar Avrupalı kimliğini korumuş bu yer zaman içinde hemen yanı başındaki liman nedeniyle kozmopolit bir renk kazanmış. Gemilerden inenler fazla uzağa gitmeden etrafta yerleşmeye ve renkli kültürlerini burada yaşatmaya başlamışlar. Müslüman, Protestan, Katolik, Gregoryen, Yahudi, Rum, Türk ve Rus Ortodoks toplulukların özellikle dinsel yapıları ile süslenen bu mekânlar. “Panayia Kafatiani” yani Türk Ortodoks Patrikhanesi bunlardan biri. Sağlı sollu kafeteryalar, küçük lokantaları geçtikten sonra kiliseye geliyoruz. Açık kapıdan süzülüp içeri girdikten sonra, intizamlı bahçede Türk bayrağı ile dev bir Atatürk posteri bizi karşılıyor. Buranın hikâyesi gerçekten çok ilginç olmalı. Ahmet kendine has konuşmasıyla bizi bilgilendiriyor. İstanbul’un fethinden sonra şehri şenlendirmek amacıyla Kırım’daki Kefe şehrinden getirtilen Rumlar 1475’te bu kiliseyi kurar. Rumlar Kefe’den gelirken beraberlerinde getirdikleri “Siyah Meryem” kilisenin en önemli ikonudur. Günümüzde Pazar günleri öğle vaktine yakın yapılan ayinde okunan dualar ve ilahiler ilginçtir ki Türkçe yapılmaktadır. Papa Eftim tarafından canlandırılan kilise zaman içinde Fener Patrikhanesi ile ters düşer, 1922 Eylülünde bağımsızlığını ilan ederek Türk-Ortodoks Patrikhanesi olarak kurulur. Papa Eftim, Milli Mücadeleye destek vermesiyle de bilinir. Bu desteğin sonucunda cumhuriyeti kuran kadroların güveni kazanan Eftim, Lozan anlaşması sonrasında cemaatinin hemen hemen çoğunu kaybetmesine rağmen çıkarılan özel bir izinle kendisi ve ailesi Türkiye’de kalır. 1926’da Galata’da bugün patrikhane merkezi olarak kullanılan “Panayia Kafatiani Kilisesi’nin” de yer aldığı dört kiliseye el koyar ve bu yapıları kendi cemaatine tahsis eder. Ancak bu olaylar sonrasında I. Eftim, Fener Patrikhanesi tarafından aforoz edilir.

mey2Şimdi sıra Rus Çatı Kiliselerine gelmişti. Ortodoks kilisesinden geriye Karaköy’e doğru yürümeye başladık. Yüksekçe eski bir binanın önünde durduk. Etrafta kilise falan yoktu. “Taş düşer” diye etraftaki eski yapıların çoğunda önlemler alınmıştı. Ahmet bir kapıya doğru yöneldi. Gelin gelin açıkmış deyince grup da kapıya doğru hareketlendi. Burası bir apartmandı. Yukarı çıkmaya başladık. Dikkatimi çeken ilk şey mermer merdivenler oldu. Öyle aşınmışlardı ki birden yıllar yıllar öncesine gidiverdi düşüncelerim. Kim bilir kimler çıkıp inmişti yüzlerce, binlerce defa bu merdivenlerden. Hele duvara tutturulmuş pirinç tırabzan o kadar parlıyordu ki, kimlerin, hangi yaşlıların bir birine karışmış el izlerini taşıyordu? Bu düşünceler arasında merdivenleri tırmandık ama loş sahanlıklara sinmiş o eski İstanbul evlerine sinmiş küf kokusunu bir ara duyar gibi oldum. Eskinin sakinliği, hoş görülülüğünü, sevgisini hissederekten, biraz da yorularak üst kata geldik. Küçük koridorlardan geçtik. Küçük bir sahanlık ve sonrasında yine dar bir kapıdan sonra içeri açılan küçük bir odanın önüne geldik. İşte burası Rus Ortodoks kilisesi ya da şapeli. İçerisinde dinin özelliklerine göre düzenlenmiş birçok obje var. Hepsinin kendilerine göre özellikleri var. Camdan dışarı baktığınızda turkuaz renkli bir kubbe; sözleri Teoman Alpay’a ait “Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar” şarkısındaki gibi “ben yalnızım ben yalnızım” dercesine çatıların arasına sıkışmış kalmış. Şapeli yalnızlığına terk ederek dışarı çıktık. Yağmur hala devam ediyordu. Perşembe pazarına doğru yöneldik. Anılardaki “Baylan Pastanesini” geçip hırdavatçıların bulunduğu yolda ilerlemeye başladık. 12 Eylül Darbesi sonrasında İstanbul Belediye Başkanı Dalan tarafından Haliç kıyısındaki binaların çoğu etrafın temizlenmesi için yıkılmıştı. Bu sırada birçok eski han ve tarihi değeri olan yapı bu yıkımlardan nasibini alarak yok oldu. Bu harabeler arasından ilerledik etraftan mis gibi kokular gelmeye başladı. Küçük esnaf lokantalarından yayılan yemek kokuları iştahımızı kabarmıştı. Acıkmıştık. Küçük bir lokantanın önünde durduk. İşte her şey burada başladı. Ahmet sırt çantasından pet şişe çıkardı. Dışardan bir şey belli değildi. Üstü gazete kâğıdı ile kaplanmıştı. Bu görüntü, eskiden alkoliklerin kese kâğıdı içine sakladıkları ispirto ya da şarap şişelerine benziyordu. Herkes içinde ne var diye meraklandı. Şişenin dışındaki koruyucu sıyrılınca kristalize olmuş suya benzeyen bir mayi vardı. Bu arada içinde çatal ve plastik bardak olan başka bir torbayı elime tutuşturdu. Plastik bardakları dağıttım. O da bilmediğimiz bu sıvıyı “için için bir şey olmaz” diye, bardaklara doldurmaya başlamıştı bile. 1998’den beri son derece temiz ve leziz yemekleriyle Perşembe Pazarı esnafına hizmet veren Hayguhi–Levon Dallaryan çifti tarafından işletilen “Mutfak Dili” lokantasının hazırladığı mis gibi kokan patlıcanlı pilav tepside arzı endam etti. Hala herkes şüphe içindeydi. Bu mayi de neyin nesidir diye. Bir süre sonra mis gibi bir rakı kokusu etrafa yayıldı.

Ve işte böyle bir yağmurlu günde Haliç kıyısında“Haliç’in meyhaneleri, Sır mekanları”gezisi

bu küçük lokantanın önünde rakı sohbetleri eşliğinde başladı.

mey3Ahmet’in eski Haliç meyhaneleri konusunda, bilgi ve kültür yüklü coşkulu anlatımını herkes can kulağı ile pür dikkat ile dinlemeye başladı. Etraftaki esnafın da bu küçük sunuma şaşkınlık içinde kulak kabarttıkları hallerinden belliydi. İçki jargonunu az da olsa bilmeme rağmen anlatılanları ilk defa duyuyordum. Fazla detaya girmeden, ama ilgimi çeken 19. Yüzyıl meyhane yaşamından bahsetmek istiyorum.

Bu topraklar meze kültürünün beşiği sayılır. Rakı ise bu kültürün bir parçasıdır. Ancak şunu da unutmamak gerekir. Tarihi binlerce yıl öncesine dayanan iki önemli sıvı vardır bu topraklarda. Bunlardan biri Şarap diğer zeytinyağıdır ve böyle bir başka coğrafya daha yoktur Dünya’da. Rakı çok daha sonra bunlara katılmıştır. İstanbul’da çok daha eskilere gidersek boğazın her iki yakasında meyhane kültürünün Bizans ile başladığı kitaplarda yazılıdır. Bu kültür Osmanlıda daha da gelişerek devam etmiş ve bugüne kadar gelmiştir. Şimdi biz bu kültürün geriye nerdeyse hiç kalmamış izlerini bu gezimizde Ahmet’in bilgileri eşliğinde sürmeye çalışacağız. Ahmet anlatmaya devam ediyor. Ben de kısa bilgiler şeklinde onun söylediklerini ileteceğim. Meyhanelerde her adam sofra açtıramaz. Açtıranların hem kesesi hem de gücü olmalıdır. Sofra açtıran müşteriler meyhaneye eli boş gelmez. Bu meyve, sakatat ya da bir meze olabilir. Sofra açılıp kurulduktan sonra barba (meyhaneci) kendi eliyle sofra şamdanını yakar. Bir süre sonra muhabbet koyulaşınca büyük şamdan yanar. Bu artık herkes kıvama gelmiş, muhabbet başlamış demektir. Kısaca meyhane çeşitlerinden de bahsedelim. Osmanlının son zamanlarında İstanbul’da üç çeşit meyhane dikkati çeker. Bunlar “gedikli, koltuk ve ayaklı” meyhanelerdir. Gedikli olanların ruhsatı vardır. Bunların sayısı sabittir. Ne bir eksik ne de bir fazladır. 100 adet bunlardan varsa hiçbir zaman ne 99 ne de 101 olur. Ruhsatlar babadan oğula geçer. Koltuk meyhaneleri ise ruhsatsız çalışan yerlerdir. Örneğin bir bakkal dükkânı kapattıktan kepenklerini indirdikten sonra sadece bildiği kişilere şarap ve rakı verir. Buranın müdavimleri evlerine içki sokmayan kibar takımıdır. Bunların içinde en önemlisi ayak meyhanesidir. Bu işi genelde Ermeniler yapar. Bellerine doladıkları koyun bağırsağının içi rakıyla doludur. Ucunda ise musluk gibi bir şey bulunur. Sırtlarındaki cübbeyle gizlenmiş bağırsağın yanında bir kaçta kadeh bulunduran bu kişiler omuzlarına bir peşkir asarak kendilerini belli ederler. Çoğunlukla Bahçekapı, Yemiş İskelesi, zaman zaman da Galata’nın arka sokaklarını kendilerine mekân edinmişlerdir. Müşteri, yanına geldiğinde kadehe doldurduğu rakıyı iki hamlede içmek zorundadır. Yani burada muhabbet yasaktır. İşini bitirip hemen gitmesi gerekir. Bazen müşteri tanınan birisiyse birkaç adet leblebi ile de onurlandırıldığı olur. Ahmet bunları anlatırken elimizdeki rakı bardaklarından birer yudum almayı da ihmal etmiyorduk. İşte tam bu sırada birden çok eskilere taa o zamanlara gidiverdik. Ahmet cebinden çıkarttığı birkaç leblebiyi avucumuza bırakıvermişti.

1912 de Avusturya tarafından banka olarak yaptırılan ama yapı hakkında ve de özellikle heykellerinin kim tarafından yapıldığı hakkında bir bilgi olmayan şimdiki T.C. Ziraat Bankası önünden Haliç’e hareket edecek motoru beklemeye başladık. Bu arada Ahmet kısa ama öz bilgilerle bankanın üstünde bulunan heykelleri anlatmaya başladı. Mason özellikli bu heykellerin kim tarafın yapıldığı hakkında bir bilgi yoktu. Hemen hemen her gün önünden geçilen bu bina gerçekten ilginçti, heykellerin Viyana Bankası tarafından yapıldığı biliniyordu. Masonik özellikler taşıyan heykellerden birinde, göğüste kavuşmuş sağ elde çekiç sol elde ise keski bulunmaktaydı. Bu heykel Hz. Süleyman’ın yapı ustası olan Hiram Usta’yı, diğeri de onun anası Dul Kadın’ı temsil ediyordu. Bir başka tarih daha var Ziraat bankasının meydana bakan kısmında. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii bu. Ama ne yazık ki yerinde yeller esiyor. 1958 yılında Karaköy Meydanı’nda yol açma çalışmaları bahanesiyle, hani demokrasi şehidimiz Adnan Menderes var ya, iktidarı zamanında yıkıyor burayı. Ahmet’in sözünü kesmek zorunda kaldık. Haliç’e gidecek vapur iskeleye gelmiş yolcularının boşaltmış yeni yolcuları almaya başlamıştı bile. Koşarak aceleyle vapura bindik. Galata Köprüsü’nün altından geçtik Hasköy’e doğru yola koyuldu. İstanbul ister açık hava olsun ister kapalı hava olsun her zaman güzeldi. Camiler ben daha güzelim dercesine Eski Yarımadanın tepelerinde inci gibi sıralanmıştı. Rehberimiz yine boş durmadı. Grubu küçük bir sınavdan geçirdi. Camilerin isimlerini teker teker sordu. Kimsenin cevap veremediği ise “Yavuz Sultan Selim Camii” oldu. Vapur iskeleye yanaştı. Yolcular inmeye başladı. Bizler cami sınavındayken neredeyse vapurdan inemeyecektik. Klasik olarak “Hop hop inecek var” sesleri arasında alelacele vapuru terk ettik. Hasköy’e doğru yürümeye başladık. Öğle yemeği zamanı gelmişti. mey4Bunun için programda Sadrazam Mahmut Et Lokantası vardı. Daha önceden grup için üst katta masa hazırlanmıştı. Rakılar açıldı, şalgam suları, çoban salata ve daha birkaç meze çeşidi geldi. Tereyağında işkembeyi çok meth etmişlerdi ama doğal kokusu nedeniyle iyi değildi. Ama burası bildiğimiz bir meyhane de değildi. Zaten şunu belirtmekte de yarar var. O eskinin meyhaneleri yok artık. Hemen hepsi içkili lokantaya dönmüş. Neyse her şeye rağmen fena da değildi. Yenildi içildi. Şakalar gırla gitti. O sırada bulunduğumuz yerde bir şey dikkatimi çekti. Duvarlardaki ahşap sütunların üzerine pirinç levhalara yazılmış bazı kişilerin isimleri bulunuyordu. Ahmet’e rica ettim. Ben de ismimi buraya yazdırmak istiyorum dedim. Bunun kriteri nedir? Nasıl yazılır? Para mı vermek gerekli ne gerekli ise öğrenmek istiyorum dedim. Sahibi geldi. Ahmet durumu aktardı. Valla dedi “belli bir koşulumuz yok” ama öncelikle buraya ne kadar zamandır geliyorsunuz, kimleri getiriyorsunuz gibi önceliklerimiz var, ama bunlarda yeterli olmayabilir. Sonra buna biz karar veririz deyip kestirip attı. Kendime sordum. Ya ben profesör oldum böyle ırım kırımlı kriterlerden geçmedik. Nedir bu? Sanki bulunmaz Hint kumaşı mı Sadrazam Mahmut. Neyse yemek bitti. Paralar ödendi ve sadrazamı terk edip, akşam yemeğine hazırlanan esnaf lokantalarının mis kokuları arasından Hasköy vapur iskelesine doğru yöneldik.

mey5Bu sefer Balat’taki bir meyhane bizi bekliyordu. “Hüseyin’in Yeri”. Bir sefer daha buraya gelmiştim. Buranın biraz daha meyhaneye benzer havası vardı ama yine de o eski İstanbul’un meyhanelerine benzemiyordu. Tabi herkesin kendine göre bir zevki olabilir. Ona bir şey diyemem. Belki de eski İstanbullu oluşum, ailenin de denizci olması, onlardan bana kalan meze ve rakı kültürü, beni daha seçici yapmaya zorlamış olabilir. Bununla ilgili, 1950 li yıllara gidelim. Bakalım o zamanın orta halli bir evde bir rakı sofrası nasıldı? Neler vardı masanın üstünde? Taşkasap’da yaşadığım evde o yıllardaki bir olayı anlatacağım. Mart ayının 18 i yani Çanakkale zaferinin üzerinden 40 yıl gibi bir zaman geçmiş. Savaşa katılanlar Büyükbabam, Büyük Dayı ve aile efradı günü kutlamak için bir araya gelmişler. Rakı masası bembeyaz örtü üstünde büyük bir muhabbete eşlik edecek mezelerle donatılmıştı. Baş köşede beyaz peynir, Çiroz, bir gün öncesinden sirkeye yatırılmış, dereotu ve zeytinyağı ile kayık tabağın içinde hazır beklemekte, ev sahibi kendi yaptığı lakerdayı kırmızı soğan eşliğinde masanın ortasına nadide bir çiçek gibi yerleştirmiş, en önemlisi bol sirkeli çoban salatası derin bir salata tabağında beklemekte, dilimlenmiş Trakya topatan kavunu, maydanoz yapraklarıyla süslü fasulye pilakisi ve ayrıca fava, yine bol sirkeli pancar ve bir gün öncesinden domates sosunda bekletilmiş patlıcan kızartması, bir de en önemlisi uskumru dolması, hiç unutulur mu bol soğanlı, ince kıyılmış maydanozlu ve kırmızı biberli Arnavut ciğeri? İşte böyle bir sofrada rakı açılıp da içilmeye başladığından bir süre sonra Büyük Dayı’nın kanun taksimi ile masaya bir hüzün yayılır sonrasında iyice çakır keyif olan iki Çanakkale zaferinin iki askeri dayı ile Büyükbaba savaş günlerini hatırlar. Bir tatlı münakaşa başlar aralarında. Savaş sırasında Dayı Elektrik zabiti Boyabatlı Hasan Nusrat (Nusret) Mayın gemisindedir. İngiliz donanmasına ait Irresistible ve Ocean gemileriyle, Fransız donanmasına ait Bouvet zırhlılarının boğazın karanlık sularına gömülmesini sağlayan mayınların atılması sırasında Hasan Dayı görev başındadır. Büyükbaba’da (Aksaraylı Mehmet Nuri) mayın arama taramadadır. Münakaşanın nedeni atılan mayın sayısıdır. Birisi 24 mayın der, diğeri 26 mayın der. Daha sonraki kutlamalarda yine aynı münakaşa yine aynı sofrada uzun yıllar devam edecektir, taa ki onlar bu dünyadan ayrılıncaya kadar. O zamanlar böyledir. Münakaşalar bile tatlıdır. İki sarhoş bize ne zaferler hediye etmiştir bilinmez.

mey6Balat’ın ilginç sokaklarından geçip, bazı Seferad yapılarını gördükten sonra son durağımız Eminönü Küçükpazar’a gitmek için yola koyulduk. Unkapanı yolunun altından geçip, biraz ilerledikten sonra otobüs durağından içeri doğru kıvrılıp, bir dört yol ağzının köşesinde üstünde “Köfteci Ali’nin Yeri” diye yazan küçük bir kapıdan içeri girdik. Bu küçük mekânda gezi grubu için masa hazırlanmıştı ama içeri sığmamız biraz zor oldu. Başka bir masada oturan iki kişi bizi masalarına davet etti. Teşekkür edip oturduk. Birkaç hoş sohbetten sonra muhabbet gittikçe arttı. Bu iki arkadaş at yarışı tutkunuydu. Haber almak için devamlı telefonlarına bakıyorlardı. Grubun diğer kısmı da masalarındaki diğer kişilerle koyu bir konuşmaya dalmışlardı. Bu arada Köfteci Ali’den bahsetmeden geçmeyelim. Burada bildiğimiz klasik menü geçerli. Köfte, piyaz ekmek. Ama bir ayrıcalık var. Akşam güneş çekildiğinde, buraya gelir de köftenin yanında ne içeceğiz diye sorarsanız; verdikleri cevap “hallederiz abi” olacaktır.

mey7Sadrazam Mahmut’ta, demlenirken, Ahmet’le aramda geçen bir söyleşide ille de adımı buraya yazdıracağım diye tutturmuştum ya. Bu sefer aynı şeyi Köfteci Ali de denemek istedim. Burada duvarda birçok resim dikkatimi çekti. Hani Hasan geldi, Hüseyin geldi diye duvarlara resim asarlar ya. Çoğu lokantada da böyle şeyler bulunur ya. Ben de şefin yanına gittim. Biz de grup olarak fotoğraf çektirsek, bunu duvara asar mısınız diye sordum. Tabi abi neden asmayalım. Hemen getir. Hem de dükkânın en güzel yerine asacağım dedi. İşte olay bu. Bir Sadrazam Mahmut’a bak, bir de Köfteci Ali’ye. Teşekkür ettik. Fotograf çekildi. Şimdi onu çerçeveletip ve bir an önce Küçükpazar’a gidip Köfteci Ali’ye teslim etmem gerekiyor.

 

Güzel bir gündü. Bir taraftan doyasıya tarih, diğer taraftan martı çığlıklarının eksik olmadığı, yağmurlu gri İstanbul’un sokakları ve Haliç’in meyhanelerinde geçen zaman bizleri Tanju Okan’nın “Öyle sarhoş olsam ki, Bir daha ayılmasam” Her şey bir rüya olsa, Unutarak uyansam” dizelerini mırıldanarak bir anda çok eskilere götürdü.

 

Mehmet Sakınç

28.09.2016

Erenköy

Yorumlar

Yorum