Herkesin Bizans’ı Okumak İçin Bir Nedeni Vardır

Niye?…

 

Ahmet Faik Özbilge bundan iki yıl önce Facebook’ta “Bizans Okumaları” adında bir grup oluşturdu(1). Bir yıl boyunca okunacak kitapların listesini yayınladı. İlk başta küçük bir grup olarak başlayan bu girişim, kısa zamanda birçok kişinin izlediği/katıldığı yemekli sohbetlere donuştu. Tuhaf bir rastlantı olarak, bu yazının yazıldığı 2016 yılının Ağustos ayında, Facebook’ta grup üye sayısı 1454 kişiye ulaştı. Yani kurucu Ahmet’i çıkarınca, üye sayısı Bizans’ın yıkıldığı tarih olan 1453 ile ayni (!). İki yılda 30’a yakın kitap okundu ve tartışıldı. Katılımcılar şimdiden üçüncü yılın listesindeki kitapları satın alıp,  Eylül ayında tartışacağımız ilk kitabi okumaya başladılar bile.

 

Kızıltoprak’ta yapılan bir kitap okumasından çıktığımızda, Avrupa yakasına beraber birkaç kişiyle taksi paylaşıp dönerken, biraz önce yapılan hararetli Bizans tartışmasını yolda da devam ettirmiştik. En son durak, eve geldiğimde taksi şoförü bana siz neyi tartışıyordunuz biraz önce diye sordu. Ben de bu oluşumu anlattım ve Bizans hakkında okuyoruz grup olarak dedim. Şoför de bana para üstünü uzatırken döndü ve “Niye” diye sordu. Şimdi tam olarak hatırlayamıyorum ama ülke gündemi yine o zaman da ya bir terörist saldırı ya da siyasi bir gelişmeyle doluydu. Ülke gündeminde bir sürü şey vardı, insanların cevap aradığı birçok soru vardı, ama biz Bizans okuyorduk. Şoförün sorusu aslında gayet basitti, ama cevaplaması o kadar da kolay değildi. O aksamdan beri her nedense bu soru aklıma takıldı. Neden böyle bir girişimi, Bizans’ı okuduğumuzu ilk defa duyan birisi, “Niye” diye sorar?

 

 

Tarihte Bizans okumaları…

 

Bizantoloji ya da Bizantinistik, Bizans İmparatorluğu’nu tarih, kültür, din, bilim, politika ve ekonomi olmak üzere hemen hemen her alanda inceleyen bir bilim dalı olarak tanımlanıyor. Bizantolojinin kurucusu olarak “Bizans” teriminin mucidi Alman filozof Hieronymus Wolf kabul ediliyor. Aslında Bizantolojinin temelleri henüz İstanbul’un Osmanlılar tarafından alınmasından 100 yıl sonra ortaya atılmış olmasına rağmen, 19. yy ikinci yarısı ve 20. yy başlarına kadar çok uzun bir sure kuluçka dönemine girmiş. Bir anlamda, 20. yy başlarına kadar tarihte de Bizans pek okunmaya değer bulunmamış.

 

  1. yy ortalarına kadar Bizans, tarihçilere ve entelektüellere çok da enteresan gelmemiş, Bizans’ı uzun süren karanlık bir dönem olarak algılamışlar. Voltaire Bizans’ı “değersiz bir hitabet ve mucizeler koleksiyonu” (2) olarak tanımlarken, Montesquieu o dönemi “ihtilal isyan ve alçaklıklar örgüsü; şanlı şerefli Roma tarihinin elem verici sonu” olarak nitelemiş, Roma’nın görkemli mirasına rağmen Bizans’ın çöküşünün temelinde fanatizme varan din olgusu olduğunu iddia etmiş (3). Yani bir anlamda araştırmaya, vakit kaybetmeye değecek bir dönem olarak görmemişler.

 

Oysa ayni dönemde, Bizans’ın kurumlarının çoğunu miras aldığı Antik Yunan ve Roma hakkında ve yine ayni zamanda kendi tarihi boyunca ilişkide olduğu Persler ve İslam medeniyetleri hakkında sayısız araştırmalar yapılmış, üniversitelerde bağımsız kürsüler açılmış.

 

Antik Yunan tarihte ilk defa, arada geçirdiği bütün darbelere ve kısa süreli diktatörlük kesintilerine rağmen, MÖ 900-300 arasında demokrasiyle yönetilmeyi seçmiş. Kısa aralıklar olsa da demokrasiden sapmayarak MÖ 300 yılında ulaştığı refah seviyesine, bugünkü Yunanistan 2300 yıl sonra ancak ulaşabilmiş (4). Bütün vatandaşların yasalar karşısında eşit olması özgür düşünceyi doğurmuş ve bugünkü felsefi temellerin çoğu Antik Yunan’da atılmış. Antik Roma tarihte ilk defa Kamu Hukuku ve Özel Hukuk ayrımını yapmış.

 

Bati dünyası da uzun sure medeniyetin temel taşları olarak gördüğü felsefe, hukuk ve demokrasinin ilk ortaya çıktığı Antik Yunan ve Antik Roma varken, bunların sadece uygulayıcısı olarak gördüğü Bizans’ı okumaya gerek duymamış. Sanki “ taksi şoförünün söylediği gibi, bana simdi (medeniyete) katkın yoksa, okumaya ne gerek var” demiş.

 

  1. yy sonlarında ve özellikle 20. yy başlarında Rusya (özellikle Ortodoks’luğun tarihini) ve Balkan ülkeleri kendi tarihlerini araştırırken Bizans’ı da incelemeye başlamışlar. Bir bakıma bizden 100 yıl önce, bu ülkeler Radi Dikici’nin isim babalığını yaptığı kendi yapılanmalarının temelindeki “Şu Bizim Bizans’ı” araştırmaya başlamışlar. 20. yy ilk çeyreğinde araştırmalar artık bağımsız Bizantoloji enstitülerinin dogmasına yol açmış.

 

 

Mirasa saygı..

 

Bizans’ın felsefe, demokrasi, hukuğun beşiği olmadığı doğru. Ama bence yine de insanlığın nasıl ilerleyebileceğini herkese göstermiş. Almış olduğu kurumsal mirasın ne kadar önemli olduğunun farkındaymış. Dünya tarihinde ilk defa yedi yıllık eğitim fikrini Büyük Theodosius (379-395) ortaya atmış, bu amaçla İstanbul’da, bugünkü Beyazıt ve Laleli’de, Istanbul Üniversitesi’nin bulunduğu bölgede, 22 dönümlük bir arsa ayrılmış. İlk üniversite, Pandidakterion, 425 yılında 31 kursu ile kurulmuş. Latince, Grekçe, Gramer, felsefe, hukuk matematik, hitabete giriş ve teoloji okutulmaya başlanmış. (5)

 

Bizans yaratıcıdan çok uygulayıcıymış ve kendinden önce aldığı kurumsal mirası geliştirmiş. Kurmuş olduğu eğitim sistemi ve kurumsal yapılarla belki bu yüzden kendinden önceki devletlerden daha uzun sure ayakta kalmayı başarabilmiş ve 1125 yıl boyunca hüküm sürmüş. Devlette çalışmak için eğitilen çocuklar, Bizans’ın aldığı kurumsal mirası geliştirmiş ve örneğin 6. yy’da I. Justinianos’un verdiği emire cevap verip bugünkü Kıta Avrupa hukuğunun temeli olan “Corpus Iuris Civilis’i” yaratabilmiş. Her şeyi not etmiş. Kendinden sonra gelenler, tarihlerini öğrenmek için Bizans kaynaklarına başvurmuş. Çok önemli bir miras almış ama onlar da kendinden sonrakilere önemli bir miras bırakmış.

 

 

Biz niye okuyalım..

 

Felsefeyi bulan mı, hukuğun temellerini atan mi yoksa bunları özümseyip iyi uygulayıp geliştiren mi daha başarılı olur? Constantin İstanbul’u ilk keşfeden kişi değil kuskusuz. Şehrin tarihi çok daha eskilere gidiyor. Fakat 1453 yılında 100 bin kişilik orduya karşı aylar suren bombardıman sonunda ancak yakılabilecek bir şehrin temellerini atan bir hükümdar.

 

Biz de bugün Bizanslılar gibi “uygulamacıyız”. Almış olduğumuz mirası daha ileri götürmek istiyoruz. Ama devraldığımız mirasın ne olduğunu bilmeden bunu nasıl yapabiliriz? İstanbul’un şehir olarak yeniden yapılandırılması hakkında her gün yeni bir fikirle ortaya çıkarken, burada yasamaya karar veren insanların şimdiye kadar hangi haklara sahip olduklarını ve her gün verilen kararların bunları geri aldığını görmeden ve bunların toplumsal kontratı değiştirdiğinin farkına varmadan nasıl yeniden İstanbul’u yapılandırabiliriz?

 

Sorduğu sorunun tam cevabi olmadığını biliyorum ama yine de taksi şoförüne aşağıdaki paragrafları örnek verseydim keşke diye düşünüyorum. Ahmet Faik Özbilge’nin kitap okumalarında iki yıldır tamamlayamadığımız ama bu dönem bitirilmesi planlanan Tamara Talbot Rice’ın “Bizans’ta Günlük Yaşam” kitabından… Syf 140 ve 150

 

“… hiçbir evin komsusunun ışığını gölgelendirmemesini ya da deniz manzarasını kapatmamasını ve her evin atik su borusu ve olukları olmasını sağlayan çok sıkı yasalar yürürlükteydi.”

 

 “… Bizanslılar fiziksel bakimin yani sıra psikolojik bakimin da çok önemli olduğunun bilincindeydiler ve Bati dünyasında ancak yüzyıllar boyunca sağlanamayan ve bugün bile yüksek yasam standartları olan bazı ülkelerde tam olarak değerlendirilemeyen sağaltım yöntemleri kullandılar. Değerli bir psikolojik rahatlama yolu olarak tanımlanabilecek hoşluklardan biri, en azından Konstantinopolis’teki özel ev sahiplerinden her birine tanınan, deniz ya da yöredeki tarihi anıtlardan birine bakan bir görünüme sahip olma hakkinin tam olarak verilen bir hak olmasıdır.”

 

Cihat TOKGÖZ

 

  • https://www.facebook.com/groups/950093095036495/?fref=ts
  • “Byzantine History in the Early Middle Ages”, Fredric Harrison, 1900, syf 46
  • “Considerations sur les causes de la grandeur des Romains e de leur decandance”, 1734
  • “The Rise and Fall of Classical Greece”, Josiah Ober, 2015, syf 3
  • “Bizans’ı Anlamak”, 2016, syf 52

Yorumlar

Yorum