Hıdırellez, Ay. Yorgi, St. Georges

HÜSEYİN IRMAK

Hızır Hızır tez getir, var dereden ot getir.

Hıdır İlyas, Hıdır İlyas, bitti çiçek geldi yaz.

Hanım ayağa dursana, yuk dibine vursana,

Boş gabı doldursana. (*) (*- Sivas Yöresi Hıdırellez Manilerinden, Kaynak kişi Habibe Dolutaş)

“Yemeğini dahi pişiremeyen yaşlı kadın bir gün evine geldiğinde, gördüğü temizlik karşısında şaşırır, evine Hızır’ı yolladığı için Allah’a dualar etmeye başlar. Bir-iki gün böyle devam eder. Yaşlı kadın evin bir köşesine saklanıp Hızır’ı görmek, ona teşekkür etmek ister. Elinde süpürge ve bezi ile, saçları yerlere kadar uzanan bir Arap kızı, sobanın külleri arasından çıkıp, evi temizlemeye koyulur.” (**) (**- Arzu Y. Kösemehmetoğlu, Mayıs 1999)

Hıdırellez, Ay. Yorgi ya da Saint Georges günü, yaklaşık aynı ritüellerle aynı günlere denk gelen bir kutlamadır. Bir eski zaman inanışı olarak çeşitli inanç versiyonlarıyla günümüze kadar gelen Hıdırellez, havaların ısınmasıyla bütün sıkıntıların arkada kalacağı, sağlık, bereket ve mutluluğun geleceği bir bayram gününü ifade eder. Genellikle 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece ve 6 Mayıs günü Hıdırellez günü olarak kabul edilirken, tüm hafta boyu Hızır’ı karşılama törenleri yapılır.

“Hızır-İlyas” isminin, günlük dilde yuvarlanarak “Hıdırellez” haline geldiği düşünülmektedir. Hızır ve İlyaş, ölümsüzlüğe erişmiş iki peygamberdir.

Toprak ısındığında bereket ve bolluğu getirecek olan, sıcaklık ve ateşi temsil eden Hızır’dır. Sıcaklığın yanında bereket için gerekli olan suyu ise İlyas temsil eder. Sıcaklık Hızır ile su İlyas ile birleştiğinde tabiata can geleceği, o yılın bereket ve bolluk içinde geçirileceği düşünülür.

Bu iki peygamberin, 6 Mayıs günü buluştuğuna inanılır. Buluşma ile yeryüzüne bahar gelmiştir. Çiçekler açmış, yeryüzü yeşillenmiştir. Hızır Baba baharın müjdecisidir. Cübbesi rengârenk çiçeklerden örülüdür. Bastığı yerde güller açar. Bülbüller ötüşmeye başlar.

O gün için, evlerde iğneden ipliğe herşey temizlenerek Hızır Aleyhiselam’ın eve uğraması beklenir. Evin belli yerlerine bir miktar un konur. Hızır gelip te ona dokunduğunda kalacak iz, (elinin ya da atının nal izi) ev sahiplerine, geldiğinin işareti olacaktır.

Kimi bölgelerde evlerin kapı ve pencereleri yeşil dallarla süslenir. Böylece cadıların ev ev dolaşıp ürünleri, hayvanları çalmamaları amaçlanır. Hıdırellez nasıl geçirilirse bütün bir yılın öyle geçirileceğine inancı vardır.

Kimi bölgelerde ise aşure pişirilir ve en az 7 komşuya dağıtılır. Bir önceden oruç tutulur. Özellikle genç kızlar o gün hiç su içmeden geceden dilek tutar veya gece su içmeden dilek tutarak yatarsa; o gece rüyasında kendisine hangi evden hangi genç su verirse onunla evleneceğine inanır.

6 Mayıs gecesi (günümüz takvimine göre 5 Mayıs gecesine denk gelir) dileği olan herkes bir gül ağacına madeni parayı kırmızı bir kurdele ile bağlayarak isteğini söyler. Ya da sadece kurdele bağlar. Ne isteniyorsa onun biçiminde küçük maketler de yapılır. Örneğin ev dileyen birkaç tahta parçası ile ev çatar. Geceden ateşler yakılır, üzerinden dilek tutularak atlanır. Sabah güneş doğmadan niyetler gül dalından toplanıp, bir dahaki hıdırelleze kadar saklanır.

Bütün hazırlıklar bittikten sonra soğuk suyunda kapkacak yıkınabilecek bir ırmak kenarına gidilir. En yakın bol ağaçlı, pınarı olan mesire yerlerinde, kazan kazan yemek pişirilir. Kalabalık eğlenceler düzenlenir. Çeşitli oyunlar, eğlenceler ile o gün mutlu bir şekilde geçirilir.

Burada hemen hatırlatmak ta fayda var; üç şey olmazsa Hıdırellez olmaz. Bu üçünden biri eksik olduğunda o, Hıdırellez kutlaması olmaz. Toprak, su ve ateş Hıdırellez’in olmazsa olmazıdır. Baharın çiçeklendiği toprağa, ona hayat veren suya ve sıcaklığı ifade eden ateşe ihtiyaç vardır Hıdırellez’de. Suyun mutlaka akan su olması gereklidir. Yani betonda, asfaltta Hıdırellez olmaz. Suyun olmadığı bir mekânda Hıdırellez olmaz. Bu üç mefhum bir arada olmalıdır. Aksi takdirde sıradan bir eğlence olur yapılan. Son yıllarda İstanbul’un çeşitli yerlerinde örnekleri görülen aynı tarihli eğlenceler bu anlamıyla içi boşal(tıl)mış etkinliklerdir. Dilek ağacı da gül olmalıdır.

Su ve ateşin şifa dilekleri için de önemi vardır. Ateşin üstünden atlanır, insanlar birbirine su serpip, soğuk su ile kap kacak ve diğer eşyalarını yıkar, elbisesini suya sokar. İnanca göre bunu yerine getiren kişiler, bütün bir yıl boyunca sivilce gibi cilt hastalıklarından korunmuş olur. Bahar çiçekleri toplanıp, kaynatılarak içilir. Yine bunlardan çörek yapılarak şifa niyetine kimsesizlere dağıtılır.

Altıbin Yıllık Gelenek Kakava

Sözlük anlamıyla “kokulu hava” ya da “kahkaha” anlamına geldiği söylenen Kakava, her yıl 6 Mayıs’ı (dediğim gibi 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan geceden itibaren düşünülmelidir.) takip eden üç gün boyunca yapılan “âyin-i bahar”dır. Romanlar için Kakava Ateşi yakmak, bölgeler değişse de, değişmez bir gelenektir.

5 Mayıs akşamı evlerinin önünde “hasır yakılır” ve üzerinden atlanır. Bununla, kışın güçlüklerinden atlanıp bahara ve yaza kavuşulduğu anlatılmış olur. Herkes nerede olursa olsun ateş yakar. Martaval çömleği denilen bir testiye geceden niyetler toplanır. İçinde niyetlerin bulunduğu küp veya testi, bir gül ağacının dibine konur. Veya kimi yerlerde toprağa gömülür. Bu niyetler ertesi gün bakire bir kız tarafından tek tek çekilecektir. Bu işlem sırasında küçük kızın başı tülbentle örtülü olur.

Ertesi günün (6 Mayıs’ın) eğlencesi için yemekler akşamdan hazırlanırken, sabah erkenden de baharın turfanda ürünlerinden yemekler yapılır. Hayvanların ilk sütünden hazırlanmış taze peynir de o gün yenir.

6 Mayıs’ta henüz şafak sökmeden topluluk çala oynaya bir ırmak kenarına iner. Burada suya giren insanlar yüzlerini doğuya döner, ellerine aldıkları söğüt dallarını suya batırıp batırıp sırtlarına sürerek dilek tutar, temennide bulunur, dua eder. Burada temsili bir yıkanma eylemi gerçekleştirir. Böylece sağlık ve mutluluk kazanılacağına inanılır.

Kaynaklara göre Mısır veya Ön Asya kökenli olduğu söylenen Kakava ile bir kurtarıcının geleceğine inanılır. Kurtarmanın olacağına inanılan 6 Mayıs günü, akarsu boylarında mucizevî günün anısına sulara girilir. Kurtarıcının ölümsüz olması başlıca sevinç kaynağıdır ve bu nedenle coşkuyla eğlenilir.

Geniş bir yerde müzik eşliğinde ateş yakılır. Şen şakrak nağmeler eşliğinde ateş üzerinden dilek tutularak atlanır. Ateşin etrafında hep bir ağızdan;

“Elenin da avela

Palenin da ravela

Ojamutru namola

Bori Habe kerala

Dale kolonç yala

Dade kolondi kela…” (***) (***- Oral Onur, Tarih ve Toplum Dergisi, Mayıs 1995, Sayı 137. S. 19)

şarkısı söylenir. Eğlence böyle başlar.

Romanlar; gittikleri yerlerde, o bölgenin kültürü, inancı ve dili ile karşılaştıkça kendi kültür, inanç ve dillerine yeni şeyler kattığı için Kakava’nın da içeriği zenginleşmiştir. Daha geniş bir coğrafyaya yayılan Kakava, yeni figürler ve inançlar ile günümüze gelmiştir. Anadolu’da da böyle olmuş, Hızır-İlyas (Hıdırellez) günü, Kakava bahar ayinine eklenmiştir.

Ülkemizde Romanların en renkli Kakava kutlaması Kırklareli’nde (günümüzde Edirne ili içinde kalmaktadır) yapılandır. Nedeni ise 1520 yılından itibaren yüzyıllar boyu Kırklareli’nin resmi olarak Romanların merkezi durumunda olmasıdır.

Osmanlı yönetimi, 1520’de Romanlar’a Trakya bölgesinde merkezi Kırkkilise (Kırklareli) olan bir sancak beyliği verir. Rumeli Eyaleti ile İstanbul’daki Romanların bağlı olduğu “Livâ-i Çingâne”; Eski Hisar-ı Sağra, Hayrabolu, Malkara, Döğenci Eli, İncügez, Gümülcine, Yanbolu, Pınarhisar, Pravadi, Dimetoka, Ferecik, Keşan, İpsala ve Çorlu bölgelerini içine alır. (****) (****- Tayyip Gökbilgin, İslam Ansiklopedisi, Çingeneler maddesi, 3. Cilt, sayfa 423)

Beyine “Mîr-i Kıptîyân” denilen bu sancak, Rumeli Eyaleti’ne bağlıdır. Bu özelliğin yüzyıllar boyu getirdiği alışkanlık ile Romanlar, Kırklareli ile (artık Edirne) Tunca Nehri’ni Kakava kutlamalarının merkezi olarak devam ettirmektedir. Günümüzde çeşitli şehirlerden Kakava için Edirne’ye gidenler önce Bolca Nene’yi (Bolluca Nine Türbesi) ziyaret eder. Dualar edip, adakta bulunur ve niyet tutar. Buradaki ritüelini bitirdikten sonra nehir kıyısına (Büyükdere ya da Şeytan Deresi) eğlenceye iner; eğlence Asılbeyli Mesiresi’nde sürer. Renk renk giyinmiş insanlar burada dans edip eğlenirken bütün bir yıl boyunca çektiği dertlerden, sıkıntılardan arınacağına inanır.

Romanlar çeşitli yerlerde başka yatır ziyaretini de bu gün(ler)de yapar. Ethem Baba, Tezveren Baba bunlardandır. Hatta şöyle bir manileri de vardır;

“Etem Baba, Etem Baba

Sakalcığı keten baba

Eğer ki işim olursa

Sana göbek atam baba!”

İstanbul’da Hıdırellez ve “Bitli Kâğıthane”

Eski zaman İstanbul’unda ise Hıdırellez’in en önemli kutlanma/toplanma yerlerinden biri Kâğıthane mesiresidir. Hazırlıkları günler öncesinden yapılır. Deniz yoluyla gelinecekse kayıklar, kara yoluyla gelinecekse arabalar günler öncesinden tutulur. Yoksa bulma şansı yoktur.

Kâğıthane’ye hıdırelleze gelmek aslında pahalı bir etkinliktir. Bu nedenle de özellikle kadınların birbirlerine hava atma, gösteriş yapma aracı haline de gelmiştir. Getirilen yiyeceklerden, onların konduğu kaplara, kayığa konulan yastıklardan, suya sarkıtılan kadifeye kadar herşey bir gösteriş meselesi yapılabilmektedir.

Kendisini Kâğıthane hıdırellezine götürmediği ve o yıl da götüremeyeceği için sürekli yakınan karısının dilinden kurtulmak için evinin kiremitlerini söküp satmaya kalkan adamı, komşuları resmi makamlara şikâyet ederek engellemiştir. Yazışmaları Osmanlı arşivlerinde günümüze kadar gelmiştir.

Kâğıthane hıdırellezine gidemeyenler Balat sahiline oturur ve bütün gün Kâğıthane’ye gidip gelen kayıkları seyredermiş. Bir takım kuruyemişlerle (çekirdek çitleyerek) yapılan bu Balat oturmasına ise eski İstanbul’da “bitli Kâğıthane” denirmiş.

Hıristiyanlar da Hıdırellez’de Kâğıthane’dedir. Rumlar Aziz Yorgi (Hızır) ve Aziz Dimitri (İlyas) yortusu ismiyle Ermeniler Hampartzum ismiyle oradadır. Gelenekler nüans farklarıyla bütün kesimlerde aynıdır.

 

HÜSEYİN IRMAK

Yorumlar

Yorum