İmparatorluk ve Hıristiyanlık: Büyük Konstantinus Öncesi ve Sonrası – III

EBRU GÖKTEKE

Dizinin bu üçüncü yazısında Roma İmparatorluğu ve politik meselelere biraz ara verip Konstantinus öncesi Hıristiyan mimarisi ve erken kiliselere değinmek istiyorum. Kullandığım kaynak kitabın Erken Hıristiyanlık ve dinler tarihi konularında yıllarca ders vermiş ve kitaplar yazmış Amerikalı hoca Joseph H. Lynch’in “Early Christianity” kitabı olduğunu, bu kitabın yanı sıra Yale Üniversitesi’nin ve birkaç güvenilir web sitesinin bilgilerinden ve görsellerinden yararlandığımı belirtmek isterim. Kaynak listesini yazının sonunda bulabilirsiniz.

Konstantinus Öncesi Hıristiyan Mimarisi

Konstantinus, 313 yılında Milano Fermanı’yla Hıristiyanlığı Roma İmparatorluğu bünyesindeki dinlerden biri olarak resmen tanıdı. Bu hareketin arkasında birçok neden olabilir: 312’de Maxentius’a karşı Milvian Köprüsü Savaşı’nda gördüğü (iddia edilen) İsa ve labarum vizyonu, annesi Helena’nın Hıristiyan olması, politik nedenler, Hıristiyanların desteğini kazanmak istemesi vs vs.

Konstantinus, birçok kaynakta Hıristiyanlığı imparatorluğun resmi dini yapmış gibi anlatılır oysa Milano Fermanı’yla Hıristiyanlığı resmen tanımış, Hıristiyanlara özgürlük sağlamıştır. Hıristiyanlığın resmi din haline gelmesi ve paganizmin tam olarak yasaklanması, 4. yy’un sonunda I. Theodosius döneminde gerçekleşecektir. Ama yukarıda da dediğim gibi, Milano Fermanı ve diğer politik kararları daha sonraki yazılara bırakıp bu yazıda Konstantinus ve Milano Fermanı öncesi Hıristiyanlar nerede dua ediyordu, ne yapıyordu gibi sorulara yanıt bulmaya çalışalım:

İsa’dan sonraki ilk üç yüzyılda kiliseler ya da Hıristiyan cemaatleri arasında mimari, sanat ve ibadet konularında standart belirleyip herkesin uygulamasını sağlayacak bir merkezi otorite yoktu. Yine de Hıristiyan komün hayatı söz konusu olduğunda ortak uygulamalar olduğunu ve bu uygulamaların bir devamlılık arz ettiğini biliyoruz[1].

Roma İmparatorluğu’nda imparatorluğun inandığı ve saygı duyduğu tanrılara adanmış tapınaklar ve sunaklar vardı. Bazı gizem kültleri varlıklarını sürdürüyordu. Zenginlerin himayesinde oldukları için, rahat koşullarda cemaat ve tapınak sahibi olan “özel” dinler sözkonusuydu; ama Hıristiyanlık hem ekonomik hem yasal açıdan bu rahatlığa sahip olmadığı için, Hıristiyan cemaatin bir araya gelip ibadet edeceği, katekümenlere yani Hıristiyanlığı seçmiş ama henüz vaftiz olmamış kimselere yol gösterebileceği, eğitim verebileceği, komünal yemeklerini yiyebilecekleri görkemli binaları yoktu. Hıristiyanlar, yaşadıkları yerin mimarisini değiştirecek ihtişamlı kilise binalarına Konstantinus sonrası, Hıristiyanlığı seçen imparatorlar sayesinde kavuşacaktı.

  1. yy öncesinde Hıristiyanlar mutlaka belli binalarda bir araya gelmiş olmalı. Hıristiyanlığın ilk yüzyılında ilk Hıristiyanların sinagogları kullandığını biliyoruz. İsa ve ilk takipçilerinin Yahudi olduğunu, Hıristiyanlığın Yahudiliğin içinden doğan bir hareket olduğunu[2], hem Tarsuslu Aziz Pavlus’un hem İncil yazarlarından biri olan Luka’nın, İsa’nın ilk takipçilerini “Musa Yasası’na itaat eden Yahudiler” olarak tarif ettiğini[3], Kudüs’teki en erken Hıristiyan cemaatin hem üyelik hem yaşam tarzı açısından Yahudi olduğunu[4], bu nedenle kendileri de Yahudi kökenli olan ilk Hıristiyan misyonerlerin sinagoglarda vaaz verdiğini belirtelim. Yeni Ahit’te Elçilerin İşleri kitabından öğrendiğimize göre Pavlus Efes’te önce bir havrada vaaz vermiş, sonra Tiranus adlı bir hocanın dersliğini kullanmış, Hıristiyanlar hali vakti yerinde olanların evlerinde toplanmış, 50 ve 60’lı yıllarda Korint’te de beş – altı tane kilise evin olduğu anlaşılıyor. İlk üç yüzyıl boyunca Roma İmparatorluğu sınırları içinde yüzlerce, belki de binlerce kilise ev kullanılmış olmalı ama elimizde ne yazık ki arkeolojik bulgu yok. Bu da anlaşılabilir bir durum çünkü Hıristiyanlar, hiçbir değişiklik yapmadan, herhangi bir evin yemek salonunda ya da avlusunda ara sıra buluşup dua etmişse bunun fiziksel kanıtını bulmak imkansız. Kilise evler küçük oldukları için, alabilecekleri insan sayısı sınırlı. Zamanla cemaat arttıkça daha geniş alanlara gerek duyulmuş olmalı.

İlk Hıristiyan cemaatler, hali vakti yerinde üyelerin evlerinde, özel mülklerinde, dönüşümlü olarak buluşurken 2. yy sonrası bu evlerin cemaatlere bağışlandığı ve kiliselere çevrildiğine dair kanıtlar var. 240 yılında Dura – Europos’ta da aynen bu durum yaşanmış[5].

[1] Joseph H. Lynch, Early Christianity, Oxford University Press, 2010 New York, sf 110

[2] Joseph H. Lynch, Early Christianity, Oxford University Press, 2010 New York, sf 38

[3] Joseph H. Lynch, Early Christianity, Oxford University Press, 2010 New York, sf 39

[4] Joseph H. Lynch, Early Christianity, Oxford University Press, 2010 New York, sf 40

[5] http://media.artgallery.yale.edu/duraeuropos/dura.html

Lynch her ne kadar günümüz Irak’ında olduğunu söylese de aslında Suriye sınırları içinde yer alan Dura – Europos arkeolojik kazı alanında bulunan “kilise ev” bize bu konuda bilgi veren tek örnek olduğu için çok önemli[1]. Roma İmparatorluğu’nun güneydoğu sınırında yer alan Dura – Europos, Pers İmparatorluğu’yla yapılan savaşlar nedeniyle defalarca kuşatılmış olmalı. Şehri koruyabilmek amacıyla idareciler, kent surlarına yakın bölgelerdeki yapıları toprak altına gömmüş, ama kent 256 yılında düşmanın eline geçince yakılıp yıkılmış, sonra da terk edilmiş. 1922 ve 1937 yılları arasında Yale Üniversitesi’nden ve Fransa’dan gelen arkeologlar bölgeyi kazdıklarında kent surları boyunca gömülmüş yapı kalıntılarına rastlamışlar. Kalıntılar arasında Yunan, Roma ve yerel tanrılara adanmış 13 tapınak bulunmuş, Mithras tapınımı için Mithraeum’a dönüştürülmüş bir ev, etkileyici duvar bezemeleri bulunan bir sinagog ve şimdiye kadar tanımlanmış tek “kilise ev” çıkarılmış ortaya.

[1] Joseph H. Lynch, Early Christianity, Oxford University Press, 2010 New York, sf 110

Her ne kadar yazı dizisinin başlığı olan Konstantinus Öncesi ve Sonrası Roma İmparatorluğu ve Hıristiyanlık kapsamına girmese de, büyük önem taşıdıkları için, kilise evden bahsetmeden önce sinagog ve Mithraeum hakkında biraz bilgi vermek istiyorum: Sinagogun batı duvarı, ehali ve etrafındaki duvar resimleri günümüze kadar var olmayı başarmış[1]. Duvar resimleri yatay sıralar şeklinde düzenlenmiş kare panellerden oluşuyor. Eski Ahit’ten alınan sahnelerin betimlendiği duvar resimleri, Yahudilik bağlamında biblik imgelerin bilinen en eski örneklerinden birini temsil ediyor. Ehalin üzerindeki duvar resmi, 240 yılına tarihleniyor ve bulunanların en eskisi. Resmin merkezinde, içinde Kutsal Ahit Sandığı yer alan tapınak betimlemesi var. Tapınağın sağ tarafında İbrahim’in oğlu İshak’ı kurban etmesi, sol tarafında ise menorah (yedi kollu şamdan) gibi Yahudi simgeleri yer alıyor. Ayrıca duvar resimlerinde Süleyman ve Saba Melikesi Belkıs, Mısır’dan Çıkış, Kızıldeniz’in ikiye bölünmesi, Mordekay ve Ester, Samuel’in Davut’u yağlaması gibi sahneler de bulunuyor. Kral Davut, İsrailoğulları’nın nesilleri, Musa, Ezra ve İbrahim olarak tanımlanan figürler görülüyor.

[1] http://media.artgallery.yale.edu/duraeuropos/dura.html

Yahudilikte de aynı İslam’da olduğu gibi betimleme yasağı bulunmasına rağmen, bu duvar resimlerinin nasıl yapıldığı konusunda uzmanlar fikir birliğine varabilmiş değil. Resimlerin kalitesine bakılınca ustaların elinden çıktığı, zenginlerin ustaları bu iş için görevlendirdiği anlaşılıyor. Bazı figürler Helenistik tarzda olsa da geri kalanlar Pers kıyafetleriyle betimlenmiş. Dura – Europos duvar resimlerini yayımlayan ilk isim olan Amerikalı arkeolog James Henry Breasted, bu resimler için “Bizans resminin doğulu ataları” demiş. Son zamanlarda İsrail’de figürlü mozaik süslemeler bulunan erken sinagogların keşfi, Dura  – Europos’taki duvar resimlerinin tek örnek olmadığını ve aniden ortaya çıkmadığını gösteriyor. Sinagogtaki betimlemelerin diğer süslemelerle benzer olması, yerel geleneğe uymak olarak açıklanabilir. Ayrıca Yahudi cemaatinin üyeleri de Yahudi birliğini gösteren sahnelerle Tanrı’yı betimleyen resim ya da kült heykeller arasında bir ayrım yapmış olabilirler, yani Yahudi tarihine dair olayları resmeden sahnelere izin vermiş, ama Tanrı’ya ait kült heykeller, resimler, putlar yapmamışlar. Yine de Dura – Europos’taki Yahudi cemaatin neden bu kadar “serbest” davrandığı bilinmiyor.

Mithraeum’a gelince[1], Roma İmparatorluğu’nda çok popüler olan (Roma’da 60 civarında mithraeum bulunmuş) gizem kültlerinden biri olan Mithraizmin temeli, bir Pers tanrısı olan Mithras’ın kötülükle savaşıp zafer kazanmasına dayanıyor. Sadece erkeklerin kabul edildiği yedi aşamalı bir inisiasyon gerektiren Mithraizm hakkında, gerçek anlamda bir gizem kültü olduğu için çok az bilgimiz var. Efsaneye göre, Mithras bir mağarada doğduğu için bu gizem kültüne girenler de ibadet etmek amacıyla doğal ya da yapay mağaraları, yeraltında karanlık odaları seçiyorlar, bu tapınım alanlarına da Mithraeum adı veriliyor. Dura – Europos’taki Mithraeum alışıldık mithraeum’lardan farklı olarak yeraltı yerine yerüstünde bulunuyor. Yapıda aynı sahneyi işleyen iki tane rölyef bulunuyor: Pers kıyafeti giymiş Mithras, bir boğanın üstünde oturuyor, bir eliyle boğanın başını arkaya doğru çekerken diğer eliyle gırtlağını kesiyor. Rölyeflerden daha büyük olanında olayı izleyen bağışçılar da görülüyor. Mithraizm ikonografisinde bağışçılara yer verilmediği için, buradaki betimlemenin de sıradışı olduğunu, Dura – Europos’taki Mithraeum’un bu nedenle kayda değer olduğunu söylemek gerek.

[1] http://www.beliefnet.com/columnists/bibleandculture/2010/01/the-church-in-the-house-in-dura-europos.html

Tekrar Hıristiyanlığa dönecek olursak; 2. ve 3. yüzyıllarda Hıristiyanların açık açık ibadet etmesi, 313 Milano Fermanı’na kadar tamamen serbest olmadığı için, Hıristiyanlar dönem dönem zulüm gördükleri için, Hıristiyan cemaatin toplanıp ibadet ettikleri yerlerin, tamamen gizli olmasa da, göze batmaması gerekiyordu. Eskiden ev olan ama 241-256 yılları arasında bir Hıristiyan cemaati tarafından kilise olarak kullanılan yapı da, yoldan bakınca diğer evlerden farksız görünüyor, ama iç kısmında yapılan değişikliklerle 65-75 kişilik bir kapasiteye ulaşmış[1]. Muhtemelen altı – yedi bin kişinin yaşadığı bir kasabada, zengin bir sponsorun evi olsa gerek[2]. Müstakil bir binada ibadet etmek yerine bir zenginin evinin seçilmesinin başlıca nedeni, Hıristiyanlığın o dönem hâlâ yasadışı bir din olması. Yapısal özellikler, bezeme ve vaftiz tankı gibi hem sinagogta hem kilisede bulunan benzer öğelerin varlığı, Dura’daki kilisenin hâlâ bir dereceye kadar sinagogları örnek aldığını gösteriyor.

[1] Joseph H. Lynch, Early Christianity, Oxford University Press, 2010 New York, sf 111

[2]  http://www.beliefnet.com/columnists/bibleandculture/2010/01/the-church-in-the-house-in-dura-europos.html

260-303 arası, Diocletianus’un zulmünden sonra yaşanan “Büyük Barış” döneminde Hıristiyanların özel konutlardan çevrilme kiliseler kullandığı biliniyor. Nasıl göründüklerini tam olarak bilmesek de kiliselerin varlığı hakkında Kisaryalı Eusebius’un yazdıkları var elimizde: Yeni kiliselerin en temel mimari özelliği cemaatin sığabileceği genişlikte bir oda, bu odanın yanı sıra da vaftiz ve katekümenler için kullanılacak iki ayrı oda daha gerekli. Hıristiyanlar genellikle yemek salonunda ya da atrium dediğimiz evin iç avlusunda ibadet ederken Dura – Europos mimari açıdan farklılık gösteriyor, bina ibadet mekanı olan ana salonun iki tarafında yer alan vaftizhane ve katekümenler için derslik olarak üç bölümden oluşuyor ve kilise olarak düzenlendiği net bir şekilde anlaşılıyor. Salonun bir tarafındaki platformun piskoposun vaaz vermesi amacıyla vaaz kürsüsü olarak kullanıldığı düşünülüyor[1]. Kilisede, yine tıpkı sinagogta olduğu gibi, duayı yöneten rahipler ya da ihtiyarlar heyeti olmalı[2]. Bu dönemde kendi aile köklerini erken Hıristiyanlığın liderlerine, önemli isimlerine, havarilere, tanıklara, ihtiyarlar heyetine, o dönemdeki öğretmenlere dayandıran piskoposlar ibadetin doğru yapılmasından sorumluydu. Hıristiyanlık hiçbir zaman, hiyerarşisiz bir liderlik yapısına sahip olmadı. Kötü yönetilen ve ruhban sınıfın egemenliğinde bulunan hiyerarşik yapıdan bıkan Protestanlar her ne kadar bunun aksini iddia etse de, söyledikleri modern bir mit olmanın ötesine geçmiyor.

[1] Joseph H. Lynch, Early Christianity, Oxford University Press, 2010 New York, sf 111

[2] http://www.beliefnet.com/columnists/bibleandculture/2010/01/the-church-in-the-house-in-dura-europos.html

Kilisenin vaftizhane olarak kullanılan odasında bulunan vaftiz tankı içine giren kişinin tamamen sualtında kalmasını sağlayacak kadar derin değil[1]; bu nedenle, tanka giren kişinin üzerine su dökerek vaftiz etmiş olmalılar. Zaten vaftiz tankına bağlanan herhangi bir su borusu da bulunmuyor, bu nedenle döktükleri suyu, anforalarla getirmiş olmalılar. Kilise, Fırat Nehri’ne çok yakın olduğu için tamamen suyun altında kalarak vaftiz yapma işlemi için bu küçük tankı değil, nehrin kendisini kullanmış olmaları daha mantıklı[2].

Vaftizhanenin duvarları umut ve kurtuluş gibi temaları ele alan İncil sahneleriyle bezenmiş[3]. Adem, Havva, yılan ve Çoban İsa betimlemeleri dışında İsa’nın mezarında kadınlar, İsa ve Petrus suda yürürken, İsa felçliyi iyileştirirken, kuyudan su çeken Samiriyeli kadın, Davut ve Golyat sahneleri yer alıyor. Dura – Europos’ta bulunan ve İsa’yı sakalsız genç bir adam olarak betimleyen freskolar, şimdiye kadar bulunmuş, tarihlenebilir en erken İsa betimlemesi. Yapının ikinci katının da olma ihtimali var ama günümüze hiçbir şey ulaşmamış.

[1] Joseph H. Lynch, Early Christianity, Oxford University Press, 2010 New York, sf 111

[2] http://www.beliefnet.com/columnists/bibleandculture/2010/01/the-church-in-the-house-in-dura-europos.html

[3] Joseph H. Lynch, Early Christianity, Oxford University Press, 2010 New York, sf 111

  1. yy’a geldiğimizde birçok Hıristiyan cemaat, kilise binaları dışında mezarlıklara da sahip olmuş. Paganlar da Yahudiler de Hıristiyanlar da sevdiklerinin doğru dürüst gömülmesine önem vermişler. Bunun bizim adımıza bir şans olduğu açık, çünkü bu sayede mezarlardan ve mezar taşlarından bilgi edinebiliyoruz. Hıristiyanlar ölü ya da canlı, bütün Hıristiyanların “İsa’nın Bedeni” olmaya devam ettiğine inanıyorlardı. Roma yasası da cenazelerin düzgün şekilde kaldırılması için bir tür fon oluşturulmasına olanak sağlıyordu, her birey, bir fona düzenli olarak para yatırıyor, böylece ölenler kurallara uygun şekilde gömülebiliyordu. 202 yılında Roma piskoposu Zephyrinus’un, eski köle Callistus’u Hıristiyan mezarlıklarından sorumlu ilan etmesi, cemaatin kendi mezarlığının olduğunu gösteriyor. Hıristiyanlar ayrıca ölülerini anmak için de mezarlıkta bir araya geliyorlardı.

200 yılı itibarıyle bazı Hıristiyanlar, sevdikleri birinin ya da bir şehidin ölüm yıldönümünde mezar başında ya da yakınında “refrigerium” adı verilen bir yemek yeme geleneğini benimsemişlerdi[1]. Refrigerium sözcüğü, “ara öğün, hafif yemek” gibi anlamlara gelen Yunanca anapsuksis kelimesinin Latincesi[2]. Hem paganlar hem ilk Hıristiyanlar, ölünün hatırasını yaşatmak ve ruhani bir rahatlama yaşamak için, mezar başında ya da yakınlarında bir yemek veriyorlardı. Bu sayede fakir Hıristiyanların da karınları doyuyordu[3]. Yemek muhtemelen Hıristiyanlar için sembolik önemi olan balık, şarap, ekmek gibi yiyecekleri içeriyor, mezar taşının yakınında ya da üzerinde yeniyordu. Bazı mezarlıklarda da “martyrium” adı verilen ve şehit mezarının üzerine konulan özel bir yapı bulunuyor, şehidin ölüm yıldönümünde yemek yemek için bir araya gelen Hıristiyanları kötü hava koşullarından koruyordu.

Kısaca özetlemek gerekirse, Konstantinus’un Milano Fermanı’yla Hıristiyanlara özgürlük tanımasından önce de Hıristiyan cemaatlerinin kiliseleri, mezarlıkları, şehitler için anıtları vardı. Dura – Europos’a ve Vatikan’daki mezarlara bakınca üçüncü yüzyılda yaşamış Hıristiyanların, binalarının duvarlarını dini semboller ve dini sahnelerle süslediklerini anlayabiliyoruz.

[1] Joseph H. Lynch, Early Christianity, Oxford University Press, 2010 New York, sf 112

[2] http://www.encyclopedia.com/religion/encyclopedias-almanacs-transcripts-and-maps/refrigerium

[3] Joseph H. Lynch, Early Christianity, Oxford University Press, 2010 New York, sf 112

Son olarak “Çölün Pompey’i” olarak anılan Dura – Europos, Suriye’deki çatışmalarda 2011 yılında[1] IŞİD’in eline geçmiş ve 15 Mayıs 2017 tarihinde, IŞİD, Dura – Europos’taki tarihi eserleri yok ettiğini gösteren bir video yayınlamış[2].

 

EBRU GÖKTEKE

 

Kaynaklar:

LYNCH, JOSEPH H, Early Christianity, Oxford University Press, 2010 New York

http://www.historyofinformation.com/expanded.php?id=3499

http://media.artgallery.yale.edu/duraeuropos/dura.html

http://www.beliefnet.com/columnists/bibleandculture/2010/01/the-church-in-the-house-in-dura-europos.html

http://www.encyclopedia.com/religion/encyclopedias-almanacs-transcripts-and-maps/refrigerium

 

http://ilerihaber.org/icerik/isid-dura-europos-antik-kentindeki-tarihi-eserleri-parcaladi-71813.html

http://www.lastampa.it/2014/12/29/vaticaninsider/eng/world-news/syria-damages-to-the-duraeuropos-house-church-RowkITKxyCeAQteMpN8G8O/pagina.html

 

[1] http://www.lastampa.it/2014/12/29/vaticaninsider/eng/world-news/syria-damages-to-the-duraeuropos-house-church-RowkITKxyCeAQteMpN8G8O/pagina.html

[2] http://ilerihaber.org/icerik/isid-dura-europos-antik-kentindeki-tarihi-eserleri-parcaladi-71813.html

 

 

Yorumlar

Yorum