İstanbul Budur

HÜSEYİN IRMAK

İstanbul, üzerine yüzyıllar boyu ne kadar romantik laf edilmiş olursa olsun, günümüzde ömür törpüsü bir şehirdir. Kapasitesinin çok üzerinde bir nüfusu kaldırmak zorunda olan bu coğrafyada, ne yapılar bir şeye benzer, ne mahalleler. Ne havası havadır, ne suyu su… Eciş bücüş binalar cenneti, kibrit kutusu evlerin üstüste yığıldığı ve bunların aşağılık pazarlama yöntemleriyle paketlenip insanlara kazıkla sokuşturulduğu yerdir burası. Çıldırtan trafik yüküyle, mühendisliğin yüzkarası yollarda herkesin küfür ustası olduğu bir şehirdir. Yöneticisiyle, müteahhidiyle, mal sahibiyle elele, en ufak boşlukların dahi betonlaştırıldığı, yeşilin gereksiz görüldüğü, gözbebeklerinde dolar işaretiyle dolaşan insanların diyarı. İşgal edilecek yer kalmayınca gökyüzünü işgale kalkanların « Ümraniye Yükseliyor » tarzında kahrolası sloganlar ürettiği belde. Estetikten nasipsiz, ruhları nefessiz bırakan, sürekli gerilim yaratan, her an stres doğuran mekanlarda, daima suç ve provokasyon üreten bir bela merkezi. Yöneticilerinin hiç bir dönem zeka yaşı testinden geçemediği ama kibirden bin beter şişindikleri ülke.
Kamu kurumlarında, bankalarında, hastanelerinde, telefon, elektrik, gaz ve bilumum benzeri kuruluşunda duvara konuşulsa daha kolay sonuç alınabilecek yer.
Herkesin bir tezgah peşinde olduğu, yaldızlı markaların tükettiği şehir. Alışveriş merkezlerinin kültür ve sosyal donatı alanı sayıldığı hıyarlık. Mahalle hayatının, mahalle dükkanlarının tükendiği, bir kibritin dahi ancak kasa kuyruklarına girerek barkot esirliğinde alınabildiği bezginlik. Cenazenin yanıbaşında düğün müziği çalabilen duyarsızlık. Olur olmaz korna böğürtülerinin, egzoz bağırtılarının erkeklik sayıldığı merkez. Düğün, asker ve futbol konvoylarının provokatif ve kural tanımaz saldırganlığı. Belediye otobüsleri ile halk otobüslerinin yağ yakan motorlarının egzozlarından dışarı bacalar misali verdiği kara dumanın umursanmadığı fakat buna karşılık, yapım hatasından veya bilimsellikten uzak düzenlemelerle şoförlerin en kolay kandırılabileceği noktalara trafik görevlilerin ceza kesmek üzere pusu attığı şehir. Doğal yaşamın sıfırlandığı, arada-derede ya bir duvar dibinde ya bir kaldırım kenarında nasılsa kalabilmiş meyve ağaçlarının öksüz ve yalnız kaldığı kent. Artık kendi biten ve kendi yiten meyveleriyle bu ağaçları kimsenin görmediği yaşam merkezi. Say sayabildiğin kadar. Depremde, doğal afette girilemeyecek « Saadet Kapısı » Her şeyin koktuğu, kokuştuğu şehir. Bilimin değil hurafenin merkezi. Sonuç, dev adliye binalarının mantar gibi bitmesi ve bunlarla « Avrupa’nın en büyüğü », « dünyanın ikinci büyüğü » gibi trajikomik övünçlerimizden ibarettir. Romantizmini yitireli çok oldu. Kalan üç beş mekan, üç beş mahal ve üç beş insana bakarak bir İstanbul profili çizmek yerine vitrinin gerisindeki büyük fotoğrafa baktığımda ruhum kararıyor. Ama İstanbul maalesef budur artık.

 

Hüseyin Irmak

Yorumlar

Yorum