Bir İstanbullu: Zonaro

Konstantiniyye

Sabah vakti limana yaklaşan bir gemi Üsküdar ile Sarayburnu arasında… Şehir kıyafet değiştirir gibi renk değiştiriyor. Ama sabahın ışığı bambaşka… Boşu boşuna altın şehir Chrysopolis dememişler ona… “Kaptan “Beyler, karşınızda Üsküdar” diyor. (…) Kendi şehirlerimizi anlattığımız dil, bu sınırsız renk ve görüntü çeşitliliğini şehir ile kırsalın, keyif ile ciddiyetin, Avrupa ile Doğu’nun tuhaf, zarif, debdebeli olanın şahane harmanlanışını tasvir etmeye geldiğinde kifayetsiz kalır.”

Edmondo De Amicis’in 1878 yılında dünya edebiyatına mıhladığı bu meşhur Konstantiniyye tasviri sayısız maceracıyı 19. yüzyılın ikinci yarısında şehre sürükler. Bunlardan biri de Padua doğumlu İtalyan ressam Fausto Zonaro’dur (1891). Avrupa’nın göğü soluk renktedir; kesmez paletini, ışığı doyurmaz gözünü gönlünü… Üstelik orada şansı da pek yaver gitmemiştir. Borçları birikir de birikir; şansını bir de Doğu’da denemeye karar verdiğinde “Sanat mı? Türkler mi?” diye gülerler ona.

Oysa, şehirlerin kraliçesi, ona cömert mi cömert davranır. Keza, İstanbullular da öyle! Çalışkanlığı, samimiyeti, alçakgönüllülüğü ile Zonaro herkesin gönlünü kazanır da bir tek hemşerileri ile pek geçinemez; İtalyanların uzak diyarlarda birbirlerine destek çıkacaklarına kıskançlıkla köstek olduklarından dem vurur. Zonaro bu cömertliğin alabildiğine farkındadır. Borcu yoktur hiçbirimize… Hediyesi ise, Boğaz’ın her gün, her an değişen renk cümbüşünde can bulan yeteneğidir. Adeta “resmedilmek için kurulmuş bu şehirde” binin üzerinde ışıkla yıkanmış tablo yapar. Ölmeden evvel kaleme aldığı, yayınlanması için 80 yıldan uzun bir süre beklemiş olduğumuz hatıratında ise bu misafirperverliği ve İstanbullu dostlarını minnetle anacak kadar kadirşinastır!

Şark ne renk?

Gerome gibi, Preziosi gibi, Ziem gibi Zonaro da Doğu’ya düşkündür. Biraz sorunlu da olsa, Batı’ya özgü bir meraktan kaynaklanan düşkünlük işte! Ama onun tuvalinde esir pazarları, vahşi erotizm, ya da Oryantalistlere özgü hatalara pek yer yoktur; bir panayırdan ötekine, hayatı her daim bir bayram havasında yaşayan 19.yüzyıl İstanbul’unu bir film gibi izleriz. Türklerin Kurban Bayramı biter, Yahudilerin Pesah’ı başlar; onu Rumların bayramı -İsa’nın balık mucizesi- takip eder, peşinden Ermenilerin Paskalyası gelir, diyerek bir panayırdan ötekine koşturur durur. Tulumbacılar, dervişler, sokak berberleri, arzuhalciler, balıkçılar, çingeneler dolar taşar tuvalinden. Bir görseniz onun gözünden Eren köyünü… Ya mora çalan Dolmabahçe vadisi? Resimleriyle önce diplomatik çevrelerin, daha sonra da Osmanlı ekabir sınıfının dikkatini çekmesi uzun sürmez; siparişler siparişleri takip eder, özel ders taleplerinin arkası kesilmez. Bir gün elbette Zat-ı Şahane de fark edecektir Zonaro’nun ışıl ışıl İstanbul’unu…

Zat-ı Şahane

Zonaro, bir dönem her hafta Galata Köprüsü’nde Sultan Abdülhamid’in özel muhafız alayının cuma selamlığı için Yıldız Camii’ne ilerleyişini İstanbul ahalisi ile beraber izler. Söğütlü’den itinayla seçilmiş Türkmen kökenli askerlerden oluşan bu beyaz atlı süvari birliğine hayran olur ve tabii ki resmeder. Ertuğrul Süvari Alayı Köprüde ismini verdiği bu tablosu ona saray ressamı ünvanını kazandıracaktır. Osmanlı payitahtının sanat ve edebiyat konusunda dış dünyayı takip etmeyi ihmal etmeyen Sultan’ını temsil ettiğinin farkında olan Zonaro bu ünvanı taşıdığı on üç yıl  boyunca yaptığı tablolarla saray koleksiyonunu zenginleştirir; yabancı konuklar için bu koleksiyonu düzenler; Hamid’in ve çocuklarının portrelerini yapar ve emeği sayısız nişanlarla taltif edilir. (1896-1909)

Zat-ı Şahane, ondan Yunanistan ile Girit meselesi üzerine çıkan Teselya Savaşı’nı (1897) resmetmesini talep ettiğinde İtalyanlar’ın Yunanlılar’a destek verdiğini unutuverip muharebe alanına gitmeye hazırlanır, Zonaro. Yıldız Sarayı Koruluğu’nda mizansen onu beklemektedir, oysa. Hücum ismini taşıyan bu tablosu karşılığında ne arzuladığını sorar, Hamid. Zonaro için bu soru Alaaddin’in sihirli sorusuna eştir. Sultan Aziz’in Aziziye Camii’ne akar niyetiyle yaptırdığı Akaret-i Seniyye evlerinden bol ışık alan 50 numaralı daireyi istek buyurur.

Akaretler’deki Stüdyo ve Galeri

Hamid’in anahtarını koşulsuz hediye ettiği 3 katlı 2.500 metrekarelik bu daire Zonaro için sadece hayat arkadaşı olan fotoğrafçı Elisa ile kurduğu aile için bir yaşam alanından ibaret olmayacaktır. Osman Hamdi Bey’in yeni açtığı Sanayi-i Nefise’sinin yetişemediği kimi eksikleri Zonaro resim bölümü öğrencilerine kendi atölyesinde ders vererek mümkün mertebe gidermeye çalışacaktır. Resim tutkunu müslüman ve gayrimüslim gençler Zonaro Hoca’nın bir dediğini iki etmeden atölyesine gelip giderler. Sadece resim bölümünden erkek öğrenciler mi? Ya eğitim hakkı olmayan kız öğrenciler? Aralarında daha sonra Nazım Hikmet’in annesi olarak tanınacak Celile Hanım ve Mihri Hanım’ın da olduğu kız öğrencilere atölyesinde elbette yer vardır. Burada eğitim gören Mihri Hanım, gün gelecek İnas Sanayi-i Nefise’nin (Kızlar için Güzel Sanatlar Okulu) kurulmasına da ön ayak olacaktır.

Zonaro, atölyenin dışında, bu evin dört odasında şehrin belki ilk özel galerisi olarak adlandırabileceğimiz bir sergi alanı açar; burada dönüşümlü olarak eski ve yeni birçok eserini -İtalya ve İstanbul resimlerini ve Hücum’un çok sayıda etütünü- sergiler. Ziyaretçilerinin her seferinde acaba bu kez neler göreceğiz diye heyecanla bekledikleri bir sergi alanı yaratabilmiştir, Zonaro.

Veda

Hamid’in Selanik’e sürgüne gönderildiği 1909 yılına kadar İstanbul’da kaldığı on sekiz yıl boyunca günün her saatinde kendisine ikram edilen onlarca kahveyi geri çeviremeden çantasında boyaları, eskiz defterleri ile şehrin bir yakasından öteki yakasına evi olarak benimsediği İstanbul’u resmetmeye doyamaz. Ders vermediği sabahlarda ise bir sandal kiralar, güzel bir manzara bulunca paletini taburesini yüklenip kıyıya çıkar, çalışır. Mola verdiğinde ise İstanbullular’ın pek keyif aldığı Galata kahvelerinden birinde gemileri izleyerek mastikasını yudumlar; kuru fasulye ve taze balık atıştırır. Bir İstanbulludur, Zonaro.

Yıldız Sarayı’nın yağmasından sonra “İnsan hiç evini yağmalar mı?” diye sormaktan kendini alamaz. 31 Mart Vakası’nın akabinde 6 ton ağırlığındaki 46 sandıkla beraber kırgın küskün bir şekilde evi bildiği bu şehri, atalarının toprağını terk etmek zorunda kalır. Gitmeden evvel Konstantinopollü atası Bizanslı tarihçi Giovanni Zonaro gibi, ama farklı bir şekilde kaydını düşmüştür o da bu şehre. Bu, tam olarak bir veda mıdır? Taksim’in suyundan bir kez içen bir daha gelir, der durur Zonaro. Belki Zonarolar bir gün yine dönerler bu şehre, kim bilir?

Hamid mi Zonaro’yu ihya etmiştir, Zonaro mu İstanbul’u ihya etmiştir? Yoksa İstanbul mudur Zonaro’yu ihya eden bilinmez… Çok da önemli değildir zaten. İyi ki gelmiştir, iyi ki kalmıştır, iyi ki artık şahit olamadığımız İstanbul anlarını bize hediye etmiştir. Minnettarız, Zonaro!

 

REFERANSLAR

  • Edmondo de Amicis, İstanbul
  • Fausto Zonaro, Abdülhamidin Hükümdarlığında 20 yıl: Fausto Zonaro’nun hatıraları ve eserleri
  • Erol Makzume ve Osman Öndeş, Osmanlı Saray Ressamı: Fausto Zonaro
  • Ressam Mihri Müşfik: www.kimmihri.com

Zonaro görselleri: http://www.artnet.com/artists/fausto-zonaro/past-auction-results/6

 

NİHAN VURAL

Yorumlar

Yorum