İstrongilos

AHMET FAİK ÖZBİLGE

İSTRONGİLOS

Babam denizi çok severdi, balığı, balıkçılığı da.. Hatta annemle konuşuyorduk geçen gün, bir ara tutturmuş: “ben işi bırakacağım, balıkçılık yapacağım!!”.. O zamanki iş arkadaşlarından Sancar Abi, “yapma, etme, çocukların var, okulları var” vs deyip zor vazgeçirmiş 🙂 İlginç olurdu aslında 🙂

Vaniköy’de bir balıkçı arkadaşı vardı, taa çocukluktan, Balıkçı Mustafa.. Balığa onunla çıkarlardı çoğu zaman.. Hem balık tutulur, hem de Boğaz’a karşı kafalar çekilirdi.. Gecenin bir vakti, evde birden ışıklar yanar, bir telaş, bir gürültü, kalkarım yataktan ne oluyor diye ?!.. Koridorlarda lüferler, kofanalar zıplıyor 🙂 Leğenden taşmışlar canlı canlı derya kuzuları, annem zavallı zapt etmeye çalışıyor iki büklüm.. Ertesi gün, bütün aileye, apartmana dağıtılırdı, ama daha onlar bitmeden yenileri gelirdi. Öyle çok lüfer yenirdi ki, palamutun yüzüne pek bakılmazdı mesela..

Ara sıra beni de götürürdü, gerçi çok değil. Aslında ben de pek hevesli olmazdım zaten. Küçüktüm, daha ilkokula gidiyordum, uyuyup da büyümem gerekirdi çoğu zaman. Gittiğimde gece boyu getir götür işlerinden başka bir şey yapmama izin vermezdi.. “Bak” derdi, “bu lüfer katil balıktır”, dişlerini gösterirdi, hakikaten de testere gibiydi, “kaparsa parmağını, hiç affetmez koparıverir!” Sonra mantara sarılı kalın misinayı gösterir, “zokayı yuttu mu lüfer, deliye döner, çekerken dikkat etmezsen, gergin misina parmağını kemiğe kadar yarıverir!” Bunları dinleyince, içimi korku kaplar “bu iş bana göre değilmiş, ilerde belki” derdim içimden.. “Ahmet, kovayı doldur, Ahmet yemleri getir, oğlum geri git, feneri yaklaştır, bıçağı tut, bez nerde..” Böylece soğudum anlayacağınız, şimdi olsa koşa koşa giderim tabii, ama artık ne babam kaldı, ne de lüfer….

Böylece, ben de kendi çapımdaki balıklarla haşır neşir olmaya başladım.. En çok tutulan Boğaz balığı istavrittir. Bense istavrit tutmayı hiç sevemedim. Çapariyle açıktaki istavriti tutmak oldukça meşakkatli bir işti, bir de şimdiki gibi makaralı kamış falan yok, ithalleri vardı, ama onu alacak para nerde.. Mantara sarılı olta var, kurşunu sallayarak çevirip çevirip fırlatıyorsun, azıcık batmasını bekle, sonra ha babam ye babam çek dur, iki üç balık gelirse vakit geçiyor, bir de balık yoksa, çok sıkıcı.. İstavrit kıyıdaysa seyirtmeyle tutardık, o biraz daha zevklidir. Bambu kamışın ucuna 3-4 metrelik misina bağlanır, misinanın ucundaki iğneye de yem olarak kuyruk altı dediğimiz, istavritin kuyruğuyla karnı arasından ipince kestiğimiz, bir iki santimlik bir parça takılır. Bunu hiçbir zaman anlayamamışımdır, istavriti düpedüz kendi etinden bir parçayla tutardık!! Öyle çok istavrit tutmuşumdur ki, hatta tuttuklarımdan, yol kenarında “taze taze, olta balığı” diye bağıraraktan, geçen arabalara satmışlığım da vardır. O yüzden, yıllarca pazardan parayla istavrit alamadım zaten.

Benim en çok sevdiğim izmarit tutmaktı.. Ama açıktan değil, kıyıdan, bambu kamışla.. Boğaz kıyılarında “ayna” dediğimiz yerler vardır, akıntının bir burundan açığa doğru gittiği yerlerde, akıntıyla kıyı arasında durgun berrak, dibi görülen sular, mesela Kuleli Askeri Lisesi’nin kuzey ucuyla, Vaniköy yalılarının başladığı nokta, ilk yalı Ülkerler’in yalısı, onun yanı, orda bir de deniz feneri var.. İşte bu aynalara kamışlı oltanızı sarkıttığınızda, balığın yaklaşmasını, yemi koklamasını, sonra bir iki vurmasını, derken aniden yutuvermesini canlı yayında takip edebilirsiniz.. İğneyi yutan izmarit yan dönüp tüm gücüyle dibe kaçmaya çalışır, ama artık çok geçtir. Hele bir de pabuç izmaritse, o kocaman gümüş parlaklığıyla bir o yana bir bu yana çaresiz isyan eder durur. Yukarı çekilen izmariti elle yakalamak da maharet ister, özellikle sırt yüzgeçleri ve karnındakilerin ortaya yakın olanları sipsivri dikenlidir, kafasından yakalayıp eli aşağı doğru dikenleri yatırarak indirmek gerekir.. Bazen izmarit değil de lapin gelir, alacalı bulacalı rengiyle izmaritin kaya versiyonu, güzeller güzeli bir balıktır, ama eti Türkler arasında makbul değildir, babam hep “denizden baban bile çıksa yenir” dediğinden biz onu da yerdik tabii 🙂

İzmarit tutarken başınıza gelebilecek en büyük felaketse, kayaların arasından aniden fırlayıp iğneyi midesine kadar yutan horozbina balığıdır. Denizden çıkmasına karşın kesinlikle yenmeyen bu rezil balığın derisi kaygan ve de salyalıdır, tutmaya çalışsan elinden kayar durur, iğneyi midesine kadar yutması yetmiyormuş gibi dişlerini de öyle bir sıkar ki, açmana imkan ihtimal yoktur, haliyle devreye bıçak girer ve yüzlerin buruştuğu bir vahşet yaşanır..

adaturu

Bir de çok çok ender olarak, izmaritin yeğeni diyebileceğimiz bir balık geliverirdi: istrongilos, benim aklımda istrangloz diye kalmış ama kitaplarda böyle yazıyor. İzmaritin yassı ve genişliğine karşın, istrongilos az tombiş ve ince uzundu. Bunun izmarit gibi beneği yoktu da, sanki halka halka siyahımsı lekeleri vardı. Derisi izmarit gibi kalın ve pullu.. Babam, daha o zamanlar istrongilosun iyicene azaldığını söylerdi.. Öyle öyle yok oldu gitti zaten, ortaokuldan sonra bir daha hiç istrongilos görmedim. Adalar’ın oralarda hala var tek tük demişti bir arkadaş, gidip bakmaya vakit de ayıramadım.. Yıllar yılı istrongilostan bahsederken bir yandan hüzünlendim, babamı hatırladım, bir yandan da nesli tükenmiş bir Boğaz balığını vaktiyle görmüş olmaktan için için gurur duydum.. Sedef Adası’nda bir dostum var, kim bilir belki bir gün, alırız nevalemizi, rakımızı ve oltaları, atlarız tekneye, düşeriz kayıp istrongilosun peşine….

Ahmet Faik ÖZBİLGE

 

Yorumlar

Yorum