Kuş Yuvası

EGEMEN DEMİRCİOĞLU

Boğaziçi Üniversitesi’nin eskiden Robert College olan güney kampüsünde “Manzara” denilen çok hoş bir yer vardır. Söz konusu “manzara” tabi ki Boğaz ve karşı kıyıdır.

Manzara’dan biraz sağa doğru yürüdüğümüzde, kampüsün sınırını belirleyen alçak duvarın hemen arkasında, ayağımızın dibinde, bahçe içinde bir ev olduğunu görürüz. Burası Tevfik Fikret’in Aşiyan’ıdır.

Tevfik Fikret daha çok Galatasaraylı diye bilinir, bu okuldan mezun olup üstelik bir ara müdürlüğünü de yaptığı için. Ama onun asıl yuvası Robert College’di. Dönüp dolaşıp sonunda oraya demir attı ve hayatını oradan kazandı. Okulun Türkçe bölümünün başındaydı ve ismi okulla özdeşleşen kişilerdendi.

Tevfik Fikret, Yeni Zelanda’ya yerleşme hayalleri suya düşünce, ona benzer bir hayali daha yakın bir yerde gerçekleştirmeye karar verdi ve şu gördüğümüz evi yaptırdı. Evi kendi tasarladı. Çalışma odasının batıya açılan kapısından çıkıp minik bir köprüyü aştığında kendini sevgili okulunda buluyordu.

Yeni evinin adını “Aşiyan” koydu. Bu kelime Farsça olup “kuş yuvası” demektir.

“Aşiyan” bugün müzedir. Hem de çok güzel bir müzedir ve hem de ücretsizdir! Ve yine okulun, yani Robert College’in devamı olan Boğaziçi Üniversitesi’nin, bir parçası gibidir. Nitekim, işini bilen öğrenciler, müzenin bahçesinin Manzaradan daha keyifli bir yer olduğunu öteden beri bilirler.

“Aşiyan” kulağa öyle güzel geliyor ki, zamanla evin bulunduğu bölgenin tümünün bu adla anılır olmasına şaşmamak gerek.

Kayalar

Boğaz kıyısının bu kısmının adı aslında “Kayalar” idi. Eskiden burada denizde iri kayalar bulunurmuş çünkü.

Boğaz burada iyice daralır ve tam bir “darboğaz” haline gelir. Osmanlılar buraya “Boğazkesen” derlerdi. Rumlar da aynı anlamda “Lomekopi”.

Ve eskiden beri burada bir “Kayalar Mezarlığı” var idi. Mezarlık “Aşiyan Mezarlığı” adı altında varlığını sürdürüyor. Üsküdar’daki ile birlikte Boğaz’ın en eski mezarlığıdır. Mevsiminde erguvanların açmasıyla dünyanın en güzel mezarlığına dönüşür!

Tevfik Fikret Kayalar Mezarlığı’nın içinde değilse bile çok yakınında yatar. Aşiyan’ının bahçesine gömülmeyi vasiyet etmişti Tevfik Fikret. Ne var ki, evin akıbeti belli olmadığından Eyüp’e gömülmesini tercih etmiş arkasında bıraktıkları. Naşı çok sonraları törenle onun gömülmeyi arzu ettiği yere nakledildi.

Nigar

Müzeden çıkalım ve Tevfik Fikret’in kullandığı ve en son naşının taşındığı yeşillikler içindeki romantik yoldan Rumelihisarı’na doğru inelim.

Yokuşun sonundaki asfalta vardığımızda, hemen sağda Feridun Nigar Yalısı’nın girişi vardır. Feridun Nigar, Şair Nigar’ın oğludur.

Şair Nigar Rumelihisarı’nın sakinlerindendi. Oğlu, adet olduğu üzere babasının değil annesinin adını taşıdığına göre hayli kudretli bir kadınmış! Ama para veya nüfuzun kazandırdığı bir kudret değil bu. Şair Nigar Tevfik Fikret’in çağdaşı. Dönemin az sayıdaki kadın entelektüellerindendi.

Fransızların “salon” geleneğini İstanbul’da yaşatanlardandır. Rumeli Hisarı’ndaki konağında şiirli müzikli sohbetler düzenlermiş.

Babası Macar’dır. 1848 olaylarında Macar ihtilalcilerinden bazıları Osmanlı Devleti’ne sığındılar ve Osmanlı Devleti de kahramanlık göstererek onları zalimlere teslim etmedi. Olayın kitabına uydurulması için sığınmacıların Müslüman olmaları gerekiyordu. Böylece, birtakım Macar entelektüelleri Osmanlı toplumuna katılmış oldular. Bunlar, Osmanlı topraklarında ev bark, çocuk sahibi, tam birer Türk oldular.

Şair Nigar’ın çocuk yaştayken evlendirildiği kocasının da sözü çok edilir. Bu adamcağızın resmi Aşiyan müzesinde var. ‘Yüzünde meymenet yok’ dedirten türden bir fotoğraf. Günahı boynuna, zavallı Nigar’a çok göz yaşı döktürmüş bu kişi. Bu mutsuz evliliğin yaşandığı yer Sultanahmet’te hala duran bir konaktır. Daha yeni restore edildi.

Durmuş Dede

Aşağısı Kayalar.

Kayalar’da eskiden meşhur bir tekke vardı. Efsanevi bir kişilik olan Durmuş Dede ile birlikte anılan bir dergah.

Tekke Rumeli Hisarı’na bitişikti. Hemen denizin dibindeydi (sahil yolu deniz doldurularak yapılmıştır; eskiden Hisar ve civardaki yalılar ve diğer yapılar denize sıfırdılar). Karadeniz’e açılan tekneler tekkenin önünden geçerken denizciler muhakkak tekkedekilere yiyecek, yakacak vs. bir şeyler atarlardı. Dualarını almak için. Durmuş Dede bir çeşit Müslüman Aya Nikola (Denizcilerin Koruyucusu Aziz) imiş yani (benzetme Murat Belge’ye ait).

Ama asıl önemli tekke (çünkü onun hikayesi efsane değil gayet gerçek), tepelerde, Boğaziçi Üniversitesi’nin kuzey tarafındadır. Nafi Baba ve onun Bektaşi Tekkesi’nden bahsediyorum. Tekkeye ait mezarlık – kimse bilmez ama – güney kampüsün içindedir. Bu tesadüf değildir. Tekke ile üniversitenin çok sıkı tarihi bağları vardır. Şeyh Nafi Baba’nın torunu Hulusi Hüseyin Efendi Robert College’in ilk Müslüman erkek mezunudur (misyoner okulu mezunu şeyh torunu bizi şaşırtmasın – “tekke” veya “şeyh” gibi kelimeler eskiden bugün çağrıştırdıklarından çok farklı şeylere işaret edebiliyordu). Lozan’da İsmet İnönü’nün sekreteri ve tercümanı o idi (Robert College’in ilk Müslüman kız mezunu da Halide Edip – İstiklal Harbi’nin “onbaşı”’sı. O da Ankara’nın ABD ile ilişkilerini yönetiyordu).

Durmuş Dede tekkesi (bu bir Bektaşi tekkesi değil; Gülşeni tekkesi idi), 1940’larda yıkıldı, sahil yolunun yapılması için. Durmuş Dede’nin mezarı duruyor. Rumeli Hisarı’nın hemen dibinde.

Mezarın bulunduğu yer, yukarıda andığımız eski Kayalar yeni Aşiyan Mezarlığı’dır.

Kültür genlerimiz

Mezarlıkta kimler yatmıyor ki?

Mesela dostumuz Yahya Kemal (hayat hikayesini okuduğumdan beri ben onu arkadaşım olarak görüyorum! Bkz. mesela “Bozgunda Fetih Rüyası” – Beşir Ayvazoğlu).

Ve Münir Nurettin Selçuk. Yahya Kemal’in şiirlerine Münir Nurettin Selçuk besteleri ile ortaya çıkan şahane eserleri hatırlatmaya gerek yok herhalde.

Ve Ahmet Hamdi Tanpınar… . Bu edebiyatçımızın eserlerini hatırlatmaya da gerek yok tabi. Ne ilginç: o da Yahya Kemal’e çok yakın bir isim. Öğrencisi ve hayranıydı şairin. Kitabını da yazdı hocasının.

Nitekim sahil yolunun bu kısmının adı “Yahya Kemal Caddesi”’dir.

Ve Orhan Veli…

Sahil yoluna inip sağa gitsek, parkın içinde Orhan Veli’nin heykelini görecektik, omzunda martısıyla.

 

Urumeli hisarına oturmuşum
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum
İstanbul’un mermer taşları
Başıma da konuyor martı kuşları.

 

Aşiyan, Kayalar ve mezarlık, güzellikleri bir yana, kültür genlerimizin muhafaza edildiği yerler demek ki.

Anekdotla bitirelim:

Kırım Savaşı’nın hemen sonrası. Amerikalı misyoner Cyrus Hamlin kurmak istediği okul için Mr. Robert’tan finansmanı sağlamış. Sıra arsayı bulmaya gelmiş.

Gözüne kestirdiği bir arsa var. Ama mal sahibi Ahmet Vefik satmaya yanaşmıyor arsasını bu misyonerlere. Onun için başka yerler aranıyor. Kuruçeşme’ye falan bakılıyor. Hatta Tekfur Sarayı bile düşünülüyor.

Aradan zaman geçiyor. O arada paşa olmuş olan Ahmet Vefik, dara düşünce arsasını satmaya razı oluyor ve böylece Robert College şimdiki yerinde art arda kurulacak binalarla bildiğimiz şeklini almaya başlıyor.

Ahmet Vefik Paşa dönemin entelektüel sadrazamlarından. Molière çevirilerinden dolayı adını duymuşuzdur. Gel gelelim, onun Hıristiyanlara arsa satmasına Abdülhamit çok bozulmuş. Onun İkinci Mahmut’un türbesindeki hazireye gömülmesine izin vermemiş (halbuki, söz konusu hazire son derece prestijli bir yer idi ve dönemin ileri gelenleri hep oraya gömülüyordu). “Mezarında çan seslerini dinleye dinleye yatsın da çeksin cezasını” demiş!

Nitekim, Ahmet Vefik Paşa da Aşiyan Mezarlığında yatıyor.

 

EGEMEN DEMİRCİOĞLU

Yorumlar

Yorum