Mert Gökalp ile lüfer belgeseli üzerine -II

NİHAN VURAL

LÜFER BELGESELİ

Bu belgeselin yapım sürecinde nasıl deneyimler yaşadınız?

Kendi adıma çok inanılmaz bir yolculuktu; çünkü bu durumu denizden ve balığın gözünden seyretme imkanı buldum. Normalde hiç girmeyeceğim, girmek istemeyeceğim  noktalara bu belgesel nedeniyle girdim. Dalyanlardaki, gırgırların içerisindeki ağlara, hal gibi noktalara girmek; geleneksel balıkçıların kayıklarına veya oltacıların oltalarının uçlarına misafir olmak; zıpkıncılarla beraber dalış yapmak; denetlemeci arkadaşla beraber denetlemeler yapmak; bilim insanlarıyla beraber ekspedisyonlarına katılmak; aktivistlerle beraber denizleri savunmak gibi birçok yolculuğa çıktım.

Açıkçası, çok destek de alamadığımız için bir çok şeyi kendim yapmak zorunda kaldım çekimler esnasında. Röportajları kendim aldım; yazıları senaryoyu kendim yazdım; yönetmenliğini, dalışları kendim yaptığım gibi daha birçok şeyin de kolundan tuttum. Çok zorluydu o açıdan. Ama bir açıdan da zorlu olan şey zevklidir; bir maceradır çünkü ucunu bucağını bilmediğimiz. Çekim aşamasında da, yazı aşamasında da, kurgu aşamasında da, animasyonda da, her aşamasında bu yolculuk müthiş bir heyecan ve zevkti. Ama kan ter gözyaşıydı ekip adına da, benim adıma da.

Bu yolculukta sizinle beraber emek veren deniz ve lüfer tutkunları kimlerdi?

Animasyoncumuz Joao Dias tek başına çok zorlu şartlarda müthiş bir iş çıkardı. Kurgucumuz Mehmet Abanoz ile beraber uğraştık. Onur Uysal hem senarist, hem de uygulamacı yapımcımız. Berke Can Özcan ve Burak Irmak belgeseli izleyip müthiş müzikler yaptılar. CGI (2 boyutlu görüntüleri) İngiltere’den Jim Lake, lüfer kafa animasyonlarını Koç Üniversitesi’nde Kerem Pekken yaptı. İngilizce çevirisi konusunda, İngilizce voice-over’larını yapan Jim Lake İngiltere’den bize destek verdi. Tiyatro oyuncusu Alptekin Serdengeçti lüfer oldu, seslendirdi, sağolsun. Açıkçası, bize destek verenler, kitle fonlama projesinden itibaren desteklerini esirgemeyen insanlar oldu. Bu güzel bir yolculuktu.

Belgeselde yer yer kullandığınız animasyon tekniği nasıl bir ihtiyaca cevap verdi?

Mesela antik dönem ve Bizans-Roma dönemlerindeki Boğaz, Haliç, Marmara, Karadeniz eski İstanbul dediğimiz bölgeyi, Kadıköy’ü insanların zihninde canlandırmak o kadar kolay değil. İşte, animasyon bunun için var zaten. Animasyon tekniği bir belgesel içinde yer alacaksa, doğru noktada konumlandırılması gerekiyor çünkü kendisi başına da bir filmdir aslında.

Aristo olsun, Strabon olsun, Homeros olsun, antik dönem yazarları geçmiş zamanı müthiş bir şekilde aktarmışlar. Günümüzdeki durum ile kıyaslama yapabilmek için, bu güzel günleri anlatmak için animasyon kullanıldı. Jim Lake paralaks metoduyla bir takım fotoğrafları canlandırdı. Animasyon değil, ama fotoğraflar anime ediliyor. Osmanlı dönemini anlatırken de bu teknik kullanıldı. Son 50 senelik dönemi daha fazla anlatıyoruz ama geçmişteki o 8.000-10.000 senelik dönemden günümüze kadarki bölümü de işte animasyonla 5-6 dakikada toparlamaya çalıştık.

Bu belgesele röportaj veren gerek endüstriyel olsun, gerek geleneksel olsun çok sayıda balıkçının hissiyatlarında, deneyimlerinde, olaya bakış açılarında bir değişiklik oldu mu sizce?

Deniz adamı sert adamdır; realisttir, nettir. Ama hepsinin de denizle geçirdiği yolculuk, işte Hemingway’ın İhtiyar Balıkçı hikayesinde olduğu gibi, belli olduğu için herkesin bakış açısı, kendi görüş noktalarından oluyor ve etraflarında hep kendi görüşlerinde balıkçılar var; haliyle onların fikirlerini değiştirmek öyle kolay değil.

Geleneksel balıkçının da, oltacının da, endüstriyel balıkçının da, trolcünün de, gırgırcının da bakış açısı kendine. O yüzden belgeselin çekim aşamasında onları dinlemek daha önemli oluyor. Biz fikrimizi çok fazla vermedik. Endüstriyel balıkçıya da bazen söz verdiğimiz oldu, geleneksel balıkçıya da ama denizle balıkla ilişkisi 20-30-40-60 sene olan insanlar var. Onlara bir şeyi dikte etmeye çalışmak yanlıştır.

Şöyle bir durum var ama, belgeseli izledikten sonra bir şeyin farkına vardılar ve etkilendiler: kendi bilgileri bir puzzle gibi diğer bilgilerle yan yana geldiğinde bir şeye işaret ediyor. Bu da işte rehberin, anlatıcının yarattığı fark oluyor. Aslında belki de kendilerinin daha iyi bildikleri, sürekli anlatmaya çalıştıkları, dert yandıkları bir noktayı böyle birtakım görsel animasyonlar, çekim teknikleri, kurguyla birleştirerek daha fazla insana ulaşabileceği bir takım noktaya taşıyabiliyorsunuz.

Bu belgesel sayesinde hepimiz mevcut duruma dair daha gerçekçi, bütünlüklü bir tablo bulduk. Ama tabii balıkçıların halinden bihabermişiz.

Tabii ki denizlerle alakalı birçok şey biliyor insanlar ama başkalarını dinlemeyi biraz daha öğrenmemiz gerekiyor. Fragmanlarımız yayınlandıktan sonra mesela 750 bin kişi izledi; bu çok büyük bir rakam bir belgesel için. Bizim Facebook’taki fragmanımıza girdiğiniz zaman, üzerinde ciddi tartışmalar döndüğünü görürsünüz. Zıpkıncısı kendi açısından, endüstriyelci kendi lobisinden, herkes kendi tarafından bakıyor. Bu belgesel geçmişte olduğu gibi, ayırıcı bir durum değil, aksine birleştirici bir şey. Endüstriyel balıkçıyı da çağırıyoruz izlesinler diye, izlesinler ki, açıkça söylüyorum, öğrensinler çünkü bilmedikleri birtakım noktalar var. Ne yaptıklarının farkında değiller; çünkü kendi ekmeklerini yok ediyorlar.

Endüstriyel balıkçının da büyük sıkıntısı var. Sezon öncesinde Hal’deki balık toptancısından teknelerini onarmak için borç para alıyorlar. Sezon boyu balık avlayıp bu borcu ödemeye çalışıyorlar. Toptancıya bu nedenle avladıkları balığı ucuz fiyata vermek zorunda kalıyorlar. Borç veriyorlar, süspanse ediyorlar, çünkü devlet artık vermiyor. Zamanında çok büyütmüş bu filoları devlet, büyük hatası var. Hala da devam ediyor hatası; yeterince denetlemiyor. Politikacılar, endüstriyel balıkçılarla beraber şu anda. 4 senede bir yapılan toplantılarda sadece endüstriyel balıkçıları dinliyorlar; ne bilim insanları ne aktivistler, ne de halk dinleniyor. Endüstriyel balıkçının da ayrı büyük bir lobisi var. Bazıları -onların büyük başları- şu anda bizi, belgeselin çıkışını ve yapabileceği etkiyi fark ettiler. Ufaktan ufaktan lobi faaliyetleri yapıp bizim yayınladığımız şeylerin altına bir takım yazılar yazmaya başladılar.

Ben bunu binlerce kez anlatabilirim ve anlatırım ama bir belgesel çok daha iyi anlatır. Onun için zaten belgeseli yaptık, birtakım şeyleri beraberce irdeleyip çözelim diye. Uçurumdan öncesindeki son 100 metredeyiz. HESlerle, barajlarla, kirleticilerle sularımıza, biyolojik varlıklarımıza, organizmalara, üzerinde yaşadığımız topraklara o kadar haşin davranıyoruz ki, insan olarak bir dönüp bakmamız gerekiyor. Gerçekten biz neyin peşindeyiz, ne yapmaya çalışıyoruz? İnsanın başka türlü bir yaşam formu mümkün mü? Bence yanlış evrildik.

Belki vatan tanımını tekrar yapmamız lazım. Levon Bağış’ın vatan tanımı içimde bir yerlere çok dokunuyor. “Çünkü vatan, denizdeki balık, havadaki kuş, özgürce akan nehir, sürekli olarak yakılmayan orman, üzerinde huzurla yaşayan insanlardır”  diyor.

Kesinlikle öyle. Yaşar Kemal’in Deniz Küstü’sünden alıntı var filmin başında: Deniz size küsecek! Yaşar Kemal, dünyada doğamızı en güzel anlatan yazarlardan biri. Keza, aynı şekilde Halikarnas Balıkçısı da müthiş bir resim sunuyor. Sait Faik’te olduğu gibi balıkçının doğaya bakış açısını ve doğanın bize bakış açısını çok güzel resmediyor. Bu insanlar zaten müthiş bir şekilde anlatmışlar. Biz onlardan el alıp bu devirde, bu görsel yeterlilikle ve teknolojiyle ucundan kıyısından bir şekilde bir şeyler anlatabiliyorsak ne mutlu.

Bu güzel belgesel yolculuğu nereye doğru ilerliyor, nasıl bir yol planladınız?

Şu an sloganımız, “Bir belgesel bir balığın soyunu kurtarabilir mi?” noktasına evrildi. Bu belgeselin iyi resim çizdiğini, anlattığını, aktardığını düşünüyorum. Siyasi veya politik bir şey olmadan, balıkçı karacı farkı gözetmeden, çevreye veya kapitale düşkün şehir hayatını seven insan ayrımı yapmadan, köylü şehirli demeden herkese bu derdimizi rahat bir şekilde aktarabilecek bir belgesel olduğunu düşünüyorum ve biz bu belgeselin etrafında tek bir vücut olarak denizlerdeki sistemi, hor görülmeyi ve yok etmeyi bir şekilde dönüştürüp doğru bir takım noktaya taşıyabiliriz. Bunun için yurtdışında Films for Action gibi aktivist birtakım belgeseller, birtakım oluşumlar var.

Pek destek alamadığımız için de çok ciddi bir şekilde insanların yardımıyla yürüdü. Bu noktada biz bu belgeseli insanların kendi belgeseliymiş gibi görmelerini arzu ediyoruz. Hep beraber bu belgeselin ışığında yürüyebiliriz. Belki gerçekten lüferi, lüfer bağlamında da denizlerimizi, Marmara’yı, Karadeniz’i, Boğazları kurtarma şansımız olabilir. “Kurtarmak” da biraz iddialı bir kelime, yine insanlık tarafından bakıyoruz ama yaptığımız etkileri geriye alma çabasına gelebiliriz. Bizim amacımız, bu mesajı mümkün olan en fazla seyirci adayı ile buluşturabilmek.

Şimdi öncelikle bir festival süreci var, yani kendi yolculuğunu yapıp bir hayata bürünmesi gerekiyor filmin. Türkiye’deki aslında en önemli festival olan (!f) İstanbul Bağımsız Film Festivali’nde çok güzel bir başlangıç yaptık. Türkiye’deki görevini aslında bir ölçüde tamamladı. Sırada başka şehirler, İstanbul’da gösterimler, festivaller var.

Bu belgeseli festivallerin dışında bir yerde seyretmemiz mümkün olacak mı?

Bunun için online platform, sanki en güzel nokta gibi; çok cüzi bir parayla gidip İnternet’ten izleyebileceğiniz bir noktaya taşımak. Olursa, birtakım televizyonlarla anlaşmalı olabilir ama tabii ki ilgi bekliyoruz.

Peki, bu belgesel için ne yapabiliriz? Lüfer için ne yapabiliriz?

Bir kere yetkililere, etrafımızdaki balıkçılara -gelenekselci olsun, oltacı olsun, endüstriyel balıkçılar olsun- izletmeye, sosyal mecralarda, bizim Facebook sayfamızda Bluefish’in paylaşımlarını paylaşmaya, insanlara anlatmaya, bunu kendi belgeselinmiş gibi yaymak çalışmak gerek.

Tüketici olarak çöp dökümünü azaltmak, plastik kullanımını azaltmak, sürdürülebilir ürünleri seçmek, gidip yanlış yerlerde yasak türleri avlamamak… Et ürünleri tüketimini azaltmak, tavuk ürünlerini belki de hiç tüketmemek. Çünkü tavuk değil bu, antibiyotik artık. Gıda ürünlerinde daha çok organik, daha az transferi olan köy noktalarına gitmek. Hani Çin’den gelen bir şeyi, Avrupa’nın bilmem neresinden gelen somon balığını yememize gerek yok. Burada aslında doğru tarım yapılırsa, her ihtiyaç karşılanır; mevsiminde, etrafımızda olan şeyleri tüketmek gerek. Genel anlamda biraz tüketimi azaltmak.

Belgesel anlamında baktığımız zaman, orkinos için bir kitle fonlama kampanyası açacağız. Bunu yayabilirsiniz, destek verebilirsiniz, takip edebilirsiniz, beraber tek vücut olabiliriz. Belki kendiniz bir proje yapmak isteyebilirsiniz.

Yeni projeler var mı?

Bu çektiğimiz bir kuzey hikayesiydi. 5 senedir çektiğimiz başka bir projemiz var elimizde. Orfoz balığı üzerinden güney hikayesini anlatıyoruz. O daha tatlı, daha canlı sualtı görüntülerinin olduğu, daha muhteşem bir yapım. Animasyon yapacağız yine. Onun için de desteğe ihtiyacımız var açıkçası ki, daha güzel işler, global anlamda daha iyi işler çıkartabilelim.

 

Nihan Vural

Yorumlar

Yorum