MİNARE

HİLMİ ÇALIŞ

Buluşun ortaya çıkması için gereken yegane şey, bir ihtiyaçtır. İhtiyacı karşılamayacak veya oluşmamış durum için çaba sarf etmek şöyle dursun, insanoğlu zihnini meşgul dahi etmez. İhtiyaç ise insan yaşamındaki radikal değişimlere paralel meydana gelen bir olgudur. Hele bu ihtiyaç, bir devrimi takip eden süreçte ortaya çıkmışsa hemen giderilmelidir. Bu gibi durumlarda ihtiyacı tatmin edecek şeyin ilk formu zorunlu olarak işlevseldir, fazla sorgulanmaz. İhtiyacı tatmin etmişse kolaylıkla kabullenilir. Zaman içinde şartların değişmesine müteakip, işlevsellik estetik kaygıya dönüşür. Karnını basitçe doyurabilecek iken, damak tadına yeni boyutlar kazandırmaya çalışan insanoğlunun motor bir davranışıdır. Bu yüzden ilgili ihtiyacı ortadan kaldıracak şeyin rengi, konumu, zerafeti, sayısı, ebadı bile zaman içinde kolaylıkla sorun olabilmektedir.

Yaşadığımız coğrafyaya son beş yüz yıldır hakim kültür, İslam’ın mabedleri bize bu konuda oldukça verimli bir gözlem yapma şansı sunar. Bu olgunun anlaşılabilmesi için derinlemesine araştırmaya gerek duymadan küçük bir ayrıntıya bakmak yeterlidir. İhtiyacın evrilmesinde, gözlemlenmesi gereken bu ayrıntı; caminin yükseltisi minaredir. İlk yapıldığı tarihlerden başlayarak, minareler bize yapıldığı dönemin özelliklerini yanında yapının inşa edildiği coğrafi bölgenin özellikleri, sosyal yapısı, yaşam biçimleriyle yaptıranın varsıllığı, imanı hakkında da bilgi vermektedir.

Asıl konu olan minarelerin farklılıklarına değinmeden evvel bu çözümü ortaya çıkaran ihtiyacın nasıl hâsıl olduğuna değinmekte fayda var. İslam peygamberi Hz. Muhammed, Medine’ye hicret sonrasında, o güne kadar gereksinim duyulmayan bir detayın zorunluluğunun farkına vardı. Mekke’de geçen İslam’ın ilk yıllarında oldukça az olan cemaati ibadete çağırmak için özel bir yol kullanılmıyordu. Bu zaten istenmiyordu da. Zor şartlarda yaşayan Müslümanların kendini ifşası büyük bir risk taşıdığı için ibadetler gizli icra ediliyordu. Miraç olayı paralelinde farz kılınan namazın eda edilmesi için güneşin hareketlerini takip ederek gölge boylarını izlemek yetiyordu. Hicreti takiben Medine’de çok kültürlü bir yapıyla sarılan İslam’da diğer dinlerde olduğu gibi ibadete çağrı yönteminin olmaması Hz. Muhammed için halledilmesi gereken bir konu oldu. İlk vahyi takip eden 23 yıllık süre içinde, Yaratıcıdan açık veya dolaylı bir işaret gelmeden hareket etmeyen peygamber, İslam’ın tutunması ve yayılmasındaki savaşları bile ilahi bir emirle gerçekleştirmişti. Medine’ye gelindiğinde Yahudi borusu ve Hıristiyan çanı gibi yeni dininde yeni ortamda bir çağrısı olması gerekliliği konusunda çözüm içim cemaatten farklı öneriler gelse de peygamber tarafından pek rağbet görmedi. O, Yaratıcıdan bir emir gelmesi için beklemeye başladı.

Peygamber tarafından beklenen işaret, cemaatten Abdullah Bin Zeyd’e gönderilir. Bin Zeyd bir gece rüyasında bir çarşı içinde çan yapıp satan bir adam görür. Adamın yanına giderek bunu satın almak ister. Adam, Zeyd’in Müslüman olduğunu ve Hıristiyan çanını almamasını söyler. Bunun üzerine çancı, Zeyd’e bugün dünyanın her köşesinde her saniye okunan ezanın sözlerini okumaya başlar. Sözü bitince Zeyd’in ezber edip etmediğini teyit eder ve sonra çan yerine, bu sözlerin kullanılarak müminlerin camiye çağrılmasını salık verir. Rüyasından uyanıp gecenin geç saatine aldırmadan,  Hz. Muhammed’in evine koşan Zeyd, rüyasını anlatır. Kendinden kısa süre sonra Peygamber’in evine gelen Ömer bin Hattab’ın da aynı şekilde bir rüya aktarması üzerine, Yaratıcıdan beklediği işaretle keyfi yerine gelen Hz. Muhammed, Ömer’in Zeyd’i teyit etmek için aynı rüya ile ilhamlandığını söyleyip, Allah’a şükreder. Dünyadaki en güzel sesin insan sesi olduğuna dair bir hadis ifade ettikten sonra azatlı kölesi Bilal Habeşi’ye bu çağrıyı yapması için görev verir. Bu çağrıya, Arapçada yüksek sesle çağırma anlamına gelen Ezan kelimesi layık görülür.

Böylelikle asr-ı saadetin ibadete çağırma sorunu halledilince yeni bir sorun daha baş gösterir. Ezanın okunacağı yer… İnsanoğlu bu noktada işlevsellikten estetiğe giden bir yolda ilerlemiş ve Müslümanlar elde edilen yeni topraklarda, kendinden önce var olan kültür mirasından uygun formları kullanarak, ihtiyacını karşılayıp bize bin bir şekle girmiş minareleri sunmuştur.

Hz. MUHAMMED’İN EVİ ve MESCİD-İ NEBEVİ

Tarihi sıralamaya bağlı devam edecek olursak, İslam’ın doğduğu Arap geleneği sözlü bir aktarıma dayanır. Bu yüzden İslam’ın ilk yıllarına ait elimizde (Kuran-ı Kerim dışında) yazılı bir belge yoktur. Elimizdeki kıt kaynaklara dayanarak, denilebilir ki İslam’ın ilk elli yılında minare kendini pek göstermez. Ezan okumak için ilk uygulamalar Mescid-i Nebevi’nin çatısında yapılır. Bu noktada aktarım çatallaşır. Rivayetlerden birine göre, ezan Medine’de yaşayan Ben-i Neccar kabilesine bağlı Yahudi bir kadının, diğerlerinden yüksek olan evinin çatısından okunur. Başka bir rivayete göre ise, Abdullah bin Ömer isimli Medineli’nin evindeki “mismar” isimli bir kuleden okunmuştur.

Takip eden süreçte, kendine sağlam bir sığınak bulan İslam inancı aynı zamanda bu güven duygusuyla ilerleyişini devam ettirir. 629 yılında Mekke fethedilince ezan Kâbe’nin çatısında okunur. İnancın hâkim olduğu ilerleme Mekke ile sınırlı kalmaz. 632 yılında Hz. Muhammed’in vefatında inancın sınırları Arap Yarımadası, Dört Halife devrinde Libya’ya uzanır. Hilafeti hanedana bağlayan Emevi devrinde üç kıtaya uzanan din oldukça hızla bir imparatorluğa evrilir. Baş döndürücü bir hızla ilerleyen fetih ve gaza geleneği, seksen yıl gibi bir zamanda, o dönemin bilinen dünyasının yarısına hâkim olur. 711 yılında bir taraftan İber Yarımadası, diğer taraftan Horasan’a ulaşır. Fethedilen yerlerde ise yaşayan binlerce dil, kadim çağlardan kopup bir sürü gelenek de İslam Devleti içinde kaynaşır. Bu coğrafi genişliğin getirdiği çok kültürlülük, İslam’ın kendi iç sorunlarına da çözümler getirir. Tasvir yasağı, Hint ve İran minyatürü ile aşılırken çölün sadeliğinde çadır yaşamına alternatifler, fethedilen yerlerin mimarisi ile renklenir. Hat sanatı yeni formlar kazanırken, tapınaklar diğer dinlerde olmadığı kadar farklı planlara kavuşurlar. Müslümanlar artık şehir ve anıtlar yapmak için dönemin en kabiliyetli mimarlarını orijin gözetmeksizin istihdam edebilecek güce sahiptirler. Bu yüzden İslam Coğrafyasında farklı tarzlar küçük detaylarla zenginleşir. Bu zengin sosyokültürel ortamda yeni yaklaşımlar ezan için de yeni çözümler ve formlar geliştirirler.

Yeni inançlar, yeni yaşam tarzları ortaya koysalar da asıl yaptıkları mevcut yapıya yeni bir bakış açısı getirmekten başka bir şey değildir. İdeolojiler, dinler, politikalar ne kadar keskin değişiklik getirse de sadece yaşanan hayatın formunu değiştirirler. İslamiyet’ten önce yaşayan yerel inanışlar, tıpkı Hıristiyanlık ve Musevilik gibi yeni dinin içinde yaşamaya devam ettiler. Pagan tapınakların günümüze kadar evrimi de bu şekilde gerçekleşir.

Örneğin Mezopotamya kültürleri ve dinlerine ait Ziggurat, İslam devrinde de bilinen bir yapı formuydu. Tek tanrılı inanışlarla tanışmadan önce bölge insanı kutsal göğü incelemek ve tanrılara yakın olmak için bu yapıları kullandı. Eski Ahit’te dillerin farklılığına dayandırılan Babil Kulesi dahi bu düzene uygun inşa edilmişti. Ziggurat, Mezopotamya’nın sosyal hafızasının ürünüydü. İslam’ın buraya ulaştığı dönemlerdeki fonksiyonelliği hakkında detaylı bilgiye sahip değiliz lakin bölge insanının hafızasına kazınmış, gerek duyulduğunda kendini yeniden göstermişti.

ANTİK UR ŞEHRİNDE BULUNAN BİR ZİGURRAT

ASHOKA SÜTUNU

Afrika’da tapınaklar daha farklı bir üslubu barındırsa da, göğe başını kaldırmış yapılar farklı şekillilerde hayatın içinde yer alıyordu. 955 yılındaki yıkımına kadar, İslam’a ilham olan İskenderiye Fener’i, kare planın üzerinde yükselen sekizgen gövde ve silindirik kaidesi ile 105 metre yüksekliğe ulaşmaktaydı. Bu şekliyle özellikle Mağribi denilen Kuzey Afrika Müslümanlarının hayatlarında ve zihinlerinde yer eder. Rotamızı İslam Topraklarının doğusuna çevirdiğimizde ise, iki farklı etkileşim karşımıza çıkar. Bunlardan biri MÖ. 3. Yüzyılda hüküm sürüp Budizm’e meyleden efsane kral Ashoka ile ilgilidir. Budizm’in ve kendi şanının yürümesi için memleketin dört bir yanına diktirdiği sütunlar sosyal hafıza objeleri olarak sekiz asır sonra İslamiyet ile farklı bir form ve amaç kazanırlar. Bu döneme ait farklı tipteki Ashoka sütunu günümüzde, tepesindeki ulusal sembol olan üç adet aslanla beraber başkent Delhi’de kolaylıkla görülebilir.

İSKENDERİYE FENERİ

Asya’da minare geleneğine ortam hazırlayan diğer bir kaynak ise İran-Turan ekseninde İpek Yolu boyunca dikilmiş kulelerdi. Türk topluluklarında “kargu” farsça “mil” olarak anılan bu gözetleme kuleleri, özellikle sınır bölgelerinde düşmanın geleceği yönü tayin etmek ve kervanların güven içinde yol almalarını sağlamak amacıyla inşa edilmişlerdir. Tepesinde devamlı surette yanan ateş ile kervan yolcularına bir menzile yaklaştıklarını haber veren işaret kuleleri minare kelimesinin kökenini teşkil eden “aydınlatılmış” anlamına da hem işlevsellik hem de dil olarak açıklama getirir.

Sosyal kökenlerine ve çeşitliliğine dair bir bilgi vermeden önce sosyal hayatın birleştirici öğesi dil üzerinden de bir açıklama yapmakta fayda var. Etimolojik olarak ışık sözcüğünün Arapça karşılığı olan “nur”  kelimesinin edilgen hali olan minare adıyla dahi barındırdığı zenginliği anlatır. Arami dillerden doğan Arapçanın kardeşi İbranicede ise aydınlatılmış ve aydınlanan obje olarak yedi kollu şamdan “menora” ses benzerliğinden hareketle, dini düşünce sisteminin ortak bir kaynaktan türediğini ileri sürmemize ışık tutar. Ortaya koyduğu “Türk Sanatı” isimli eserle gelecek kuşaklara önemli bilgiler aktaran Celal Arseven; minare kelimesinin, “ülkü, hedef, amaç” gibi anlamları olan “menhir” ile olan ses benzeşmesi ile geleneğin antik kökenlerine vurgu yapar. Bu biraz da manidardır. Çünkü yerden yükselen hat ve bunun sembolik ifadesi olan monolit anıtlar insanlığın ilahi olana ulaşmasını da sembolize etmektedir. Ezan okumak amacıyla yapılmış aydınlık kuleleri nadir olarak işlevselliğine vurgu yapan “mizene” ezan okunan yer şeklinde de anılır. Suriye’nin batısında kalan İslam topraklarında ise bu yükseltiler sıklıkla  “savmaa” şeklinde ifade edilir. Savmaa, kuran-ı Kerim’in Hacc suresi 40. Ayetinde geçen ve kilise, manastır anlamında kullanılan bir kelimedir. Bu kelimeden yola çıkarak, pratik bir zaruretin, pragmatik bir çözüme dönüşümünü anlatmaya başlayabiliriz.

635 yılında Şam Kenti Müslümanlarca fethedildikten sonra Hıristiyan kentin, en büyük tapınağı, Hz. Yahya Kilisesi’nin manastır olarak da kullanılan güney çan kuleleri cemaat tarafından kentin yeni fatihlerine müşterek bir ibadet yeri olarak verilir. Yukarıda değindiğimiz gibi Arapçada “manastır anlamına gelen Savmaa adlı bu kuleler tapınağın camiye çevrilmesi esnasında ezan okunacak şekilde dönüştürülür. Günümüze ulaşmayan bu kule-minare örneğinden hareketle, Emevi Devrinde inşa edilen minareler Savmaa olarak adlandırılırlar. Günümüze ulaşmayan bu savmaaların yerine inşa edilen minareler halk arasında kutsallık atfedilmeye devam etmektedir. İsa Minaresi olarak anılan minarelerden biri, yerel inanışta Hz. İsa’nın Kıyamette yeryüzüne inip deccal ile olan savaşına başlayacağı yer olarak kutsal sayılır. Hz. Yahya Kilisesi veya günümüzde ayakta kaldığı kadarıyla Emevi Cami’ne ait bu dikdörtgen prizma kuleler “savmaa” şeklinde çevresinde bulunan kentlerdeki mimariyi de etkilemiştir. Hama, Humus, Halep gibi kentlerde bulunan camilerin haricinde, daha geç tarihli de olsa özellikle Artuklu ve Büyük Selçuklu Devri Güneydoğu Anadolu camilerinde daha sonra detaylıca inceleyeceğimiz gibi iz bırakmıştır.

İslam inancının fonksiyonel olarak inşa edilmiş ilk minaresi, 641 yılında Mısır’ı fetheden Amr Bin As’ın inşa ettirdiği camide yükselirler. Fustat’ta bulunan caminin cemaati yıllar içinde artış gösterince genişletilme çalışması bir zorunluluk olmuştu. 673 yılında başlayan bu çalışmada Muaviye’nin Şam’daki örneğe dayanarak yaptığı öneri Vali Mesleme bin Muhalled’in icraatı ile dört adet savmaa şeklinde gerçekleşmiştir. Zamanın acımasız davrandığı bu camiye ilk eklenen savmaalar maalesef ayakta değildir. Buna rağmen bu noktada dikkat edilmesi gereken husus ilk okunması ardından geçen elli yıllın sürede ibadete davet konusundaki çözümü, kültürel etkileşim ve bunun eyleme geçirmek suretiyle halleden yeni dinin dinamizmi ve mevcut şartlara hızlı bir şekilde gösterdiği adaptasyonudur.

Günümüze ulaşan en eski savmaaysa, Tunus’un Kayrevan kentindeki Sidi Ukbe Cami’nin kuzeybatı köşesinde ayakta durmaktadır. 726 yılında inşa edilen savmaa 31,5 metre yüksekliğe ulaşıyor ve üç blok halinde İskenderiye Feneri’ni andırmaktadır. Âlemi cam bir fanus içinde saklanan savmaaya gösterilen saygı o derecede ki kentte onun yüksekliğini geçecek bir yapının yapılmasına izin verilmemektedir.

KAYREVAN SID-i UKBE CAMİ SAVMAASI

Emevi devrinden İslam’ın 15. asrına fazlaca eser kalmasa da etkilerini gözlemleyebilmek oldukça kolaydır. Şam’dan başlayarak batıya doğru gidildikçe Aglebi, Muvahhit, Magribi, Berberi gibi üsluplarla savmaaların İspanya’ya kadar girdiğini görürüz. Coğrafi bir yol takip edip kronolojiyi bir kenara koyarsak, Libya ve Mısır’da savmaa ile pek karşılaşmayız. Buna neden olarak Emevi yönetimine ve din anlayışına zıt bir konum alan Fatımi ve Memlük idareleridir. Cezayir’deki en önemli örnek Murabıt Sanatı’nın örneklerini taşıyan 1082 tarihli Tlemsen Camii’ne ait savmaadır. Kare planlı olan savmaa yarı yükseklikten sonra ritmik bir arabesk motifi ile hareketlendirilmiş, şerefe olarak tanımlanabilecek balkonun korkulukları ise kale mazgalı gibi dalgalanmaktadır. Savmaanın daha yüksek kısımlarında, aydınlık fenerini andıran bir tepelik ve çini bordürlerle süslemeler vardır. Bu tarz küçük farklılıklarla ülkenin diğer şehirlerinde kendini gösterirken, 2017 yılında bitirilmesi planlanan ve 265 metre yükseklikle en büyük unvanına namzet, Büyük Cezayir Cami savmaası dahi geleneğin günümüzdeki yansımasıdır.

YENİ CEZAYİR ULU CAMİ SAVMAASI

TLEMSEN ULUCAMİ SAVMASI

Komşu ülke Tunus’a geçtiğimizde pek farklı bir manzara ile karşılaşmayız. Birbirine yakın tarihlerde inşa edilmiş Basmak ve El Zeytun camilerine ait savmalar plan ve tezniyat bakımından ülkedeki diğer örneklerden ayrılmazlar. 683 yılında İslamiyet’in ulaştığı Fas’ta da karşımıza çıkan form da savmaadır. Marakeş’teki Kutubiyya cami savmaası 77 metre yükseklikte ve 12.5 metrelik kenarlarla kare bir zemine oturmaktadır. Bu ülkedeki daha güncel bir örnek olan 2. Hasan Camisi 210 metre yüksekliği ile sadece savmaalar içinde değil İslam Coğrafyasının da en yüksek minare olması ile anılır.

II.HASAN CAMİİ SAVMAASI

KUTUBİYE CAMİİ SAVMAASI

Müslümanlar, Tarık Bin Ziyad’ın ısrarlı çabaları sonucu İslam’a dahil olan Endülüs topraklarında beraberinde getirdikleri mimari geleneği devam ettirmişlerdir. Görsel bir zevk denizi olan Kordoba Ulu Cami’nin bir çan kulesine çevrilen minaresi buna bir örnektir. Daha etkileyici olduğunu düşündüğüm başka bir savmaa ise Avrupa’nın üçüncü büyük katedrali olan Sevilla’dadır. Muvahhiter devrinde yapılan savmaa, Hıristiyan hakimiyetinde bir çan kulesine çevrilirken, İspanyol Rönesans’ı detayları ile yükseltilip donatılmış ve kendine has bir isimle “Giralda” adıyla günümüze ulaşmıştır. Batı İslam Coğrafyasının kendine has savma formunun küçük detayları farklılıklar barındırsa da temelinde, İslam’ın en mühim kuralına vurgu yaparlar. Yaratıcının doğmamış ve doğrulmamış, tek ve eşsizliğine olan vurguya atfen tüm örnekler tekrar etmeden, ortaksızca tek başına ibadethanelerin yanı başında yükselir.

KORDOBA ULU CAMİİ VE SAVMAASI

GİRALDA

İlerleyen dönemlerde minare geleneği İslami Teamül olarak genel kabul görmüş hatta minaresizlik kabul edilmemiştir. Her bölgenin kendi köklü geleneklerini kendi içinde eriten İslam daha özgün anıtlar ortaya koymuştur. Bu özgün farklılıkların en geniş yelpazesi ise İslam’ın doğu topraklarında açılmıştır.

HİLMİ ÇALIŞ

Yorumlar

Yorum