PASKALYA VE LEZZETLERİ

MURAT YANKI

PASKALYA

PASKALYA VE LEZZETLERİ

  1. yüzyılda Fransa’da yaşamış olan bilim adamı Lavoisier’nin (1743 – 1793) hiç bir şeyin yoktan var olmayıp vardan da yok olmaması ama her şeyin dönüşmesi teorisi aslında yalnızca bir kimya kuralı değil ama doğanın ta kendisini açıklayan bir teori olarak karşımıza çıkar. Sonuçta Lavoisier’nin temsilcilerinden biri olduğu kimya bilimi maddelerin yapılarını ve bileşenlerini temel alan bir bilim olduğuna göre ve insan da bir madde olduğuna göre ve toplumlar da bu maddelerin bir araya gelmesiyle oluştuğuna göre, doğal olarak maddelere uygulanan yasalara toplumlar da tâbi hale gelmişlerdir.

Ritüeller ve bayramlar da bundan ayrı düşünülemez. Zira insan bir araya geldiği andan itibaren ritüellere başlamış, bu ritüeller kâh dinsel, kâh seküler olmuş, dinsel kimlikleriyle Tanrı veya Tanrılara şükran, seküler olarak da insanlar arasından kaynaşma, bir topluluktan ziyade toplum oluşturma işlevi üstlenmiştir.

Yaşamlarında büyük ölçüde yalnızca  güneş, ay ve yıldızlar bulunan eski insanlar her olayı onlara bakarak çözmeye çalışmışlar, kısa erimde geceyi ve gündüzü, uzun vadede ise mevsimleri onlara bakarak belirlemişlerdir. Mevsimler ise, yaşamlarının temel nedeni doğayla mücadele olan  eski insanlar için yalnızca onlara göre davranmak için değil, yaşamlarının kaynağı olan tarım ve hayvancılık etkinliklerinin sürdürülmesi ve takvimi için gerekli olmuştur.

Doğal olarak eski insanlar kendileri için bereket demek olan ilkbaharı diğer dönemlerin de ötesinde kutsamışlardır. İlkbaharı karşılama ayinleri ve ritüelleri binlerce yıl öncesinden başlayarak hep var olmuş, bir kültürden diğerine değişik şekillerde ve isimlerde geçmiştir. Belki Göbeklitepe’nin dikilitaşları üzerinde olağanüstü zengin çeşitlilikte gördüğümüz hayvan kozmosu bunun ilk yansımasıdır, kim bilir? Bu ayinler daha sonra ana tanrıçalar İshtar ve Kibele’yle yazılı ve görsel hafızamıza daha net kazınmış ve Hıristiyanlıkta da, aslında eskiden beri var olan bir ritüele bir anlamda yeni aktörler bularak paskalya şeklinde ortaya çıkmıştır.

Hz. İsa’nın dirilişi olan Paskalya bu anlamda bir yeniden doğuştur. Yani ilkbaharın ta kendisidir. Bu yüzden de ilkbahar ekinoksuyla ve de onun kadar önemli dounayla eşleştirilmiş, ekinoksu izleyen dolunaydan sonraki ilk Pazar gününe yerleşivermiştir. A’dan Z’ye pagandır anlayacağınız. Ancak paganlığı Hıristiyanlığa pek çok alanda olduğu gibi başarılı verilmesi olararak karşımıza çıkar.

Bolluk ve bereket denilen ilkbahar ayrıca sembolleriyle birlikte gelir. İnsanın yerleşik yaşama geçmeden tanıdığı ilk hayvanlar büyük olasılıkla kuşlar ve balıklardır. Özellikle kuşların hem insanları şaşırtan uçuculuğu hem de içinden canlı çıkan yumurtaları tanrısallıkla bir araya getirilmesine neden olmuştur. Genellikle düşünülenin tersine,  yumurta, buğdaydan önce kutsallaşmış, tüm dinlerin ve Hıristiyanlığın en kutsalı olmuştur.

Yumurta bir mucizedir insan aklına göre; dışarıdan hiç bir etki olmadan, yalnızca vücut sıcaklığıyla büyür, gelişir ve öyle bir olgunluğa kavuşur ki, kabuğunu kırarak bir canlı dünyaya gelir. Aynı şekilde Hıristiyanlar da  İsa’nın hiçbir dış etkinin altında kal­madan, kendine özgü tannsal gücü ile mezardan çıkıp dirilmesinin yumurta olayı ile özdeşleştirmişlerdir. Yumurta, aynen paskalya gibi diriliştir.  Burada yumurtayı kaplayan kabuk Hz. İsa’nın mezarını, yumurta sarısının ortasındaki canlı nokta Hz. İsa’yı, yumurta sarısı o noktanın etrafa saçtığı ışığı ve sarıyı saran tabaka da Hz. İsa’nın sarıldığı bezleri simgelemektedir. Bu yumurta­lar çeşitli renklerde boyanır. Her bir renk ayrı bir anlam ifade eder. Kırmızı renk Hz. İsa’nın fedakarlığını yani in­sanlar için akıttığı kanları, Mavi renk ise onun gökselliğini yani bulunduğu yer olan gökleri temsil etmektedir. Diğer renkler ise bayram neşesinin daha renkli bir havaya girmesi ve bahis yo­luyla tokuşturulan yumurtaların daha hoş bir görünüm kazanmasını sağla­maktadır.[1]

[1] www.suryaniler.com

Kuşkusuz paskalya denince akla gelen bir diğer yiyecek de paskalya çöreğidir. İnsanoğlu ilk olarak hayvanlarla, sonra bitkilerle tanışır ve bitkileri evcilleştirir. Bunların başında ise arpa ve buğday gelir. Özellikle arpa, buğdaya göre daha kaba olmakla birlikte her iklimde yetişebilen bir tahıl olarak ilk insanın ekmeklerini üretmesini sağlar. Burada ekmeğin mucizesi mayalanmasıdır. Mayalanarak çoğalmadır. Hıristiyanlıkta bunun yansıması da Hz. İsa’nın annesinin rahminde bir tohum iken orada mayalanıp dünyaya gelmesi olmuştur. Bu özellikleriyle ekmek bir yandan tarımsal bereketi, çoğalmayı, paylaşmayı, öte yandan dirilişi simgeler.  Paskalya çöreği bu inancın yansımasıdır. Çöreğin tatlı olmasına gelince; tatlılık, gerek pekmez, gerekse baldan elde edilir ve bu iki madde enerji ve besin kaynağı olup, tanrı vergisidir, dolayısıyla kutsaldır.

Paskalya yortusunun bir diğer kutsalı da tavşandır. Tavşan, ilkbahar geldiğinde ortalarda görünmeye bağlayan, çok doğurgan olan, sevimli bir hayvan olduğundan dolayı, bolluk, bereket ve doğanın uyanışı ile ilişkilendirilmiş olmalıdır. Tavşanın bu kutsallığı özellikle Bizans dönemi ikonografisinde, Kapadokya’da ve diğer taşra kiliselerinin duvar resimlerinde karşımıza çıkar.

Bizans ve Paskalya konusunda da bir kaç şey yazacak olursak; bir din devleti denecek kadar dindar olan Doğu Roma İmparatorluğu’nun özellikle başkentinde, gerek manastırlarda gerekse dini bütün halk arasında yılın 170 günü, yani yarısı oruçla geçerdi. Bu orucun 40 günü de paskalya öncesi oruç dönemiydi. Paskalya ile birlikte oruç dönemi sona erer ve sofralar, gerek manastırlarda gerekse kentlerde zenginleşirdi. Oruç süresince yitirilen vücut gücünü yenilemek için et, dönemsel olarak kuzu eti güzel olduğu için kuzu etli sofralar kurulurdu. Kaynaklar bize Orta Bizans döneminde, özellikle 11 ve 12. Yüzyıllarda yumurtanın da boyanıp günümüzdeki gibi sunulduğundan söz ediyorlar. Paskalya çöreği ise Bizans’ta lampropsomo veya lamprokouloura  olarak karşımıza çıkıyor. Bu sözcük, Hz. İsa’nın kanını simgelemek için kırmızıya boyanmış yumurtalar ile servis edilen tatlı bir ekmeği işaret ediyor.

Paskalya çöreğine sakız konulması da büyük olasılıkla Bizans’la karşımıza çıkan bir gelenektir. Sakız’ın tek kaynağı olarak bilinen Sakız Adası yani Chios Cenevizlilerin eline 15. Yüzyıl itibarıyla geçmeden önce Bizans’ın tüm sakız gereksinimi buradan gelmekteydi. Sakızın Bizans için önemiyse ilk etapta dinseldi, zira tüm güzel kokuların Tanrı’ya ve Hz. İsa’ya ait olduğu düşünülmekteydi. Nitekim Hz. İsa doğduğunda ona sunu takdim eden 3 kahin kraldan birinin elinde güzel kokulu mür bulunuyordu. Hz. İsa’nın yaşadığı coğrafya için Mür neyse dönemin Konstantinopolis’i için de sakız o idi. Bu güzel kokulu madde, gerek kokusundan, gerekse zor elde edildiğinden dolayı değerliydi. Paskalya çöreği de yılda sadece bir kez, İsa’nın dirilişi için üretildiğine göre sakız, bu tanrısal ekmeğin içine tanrısal bir aroma ekliyordu.
Sakızlı paskalya çöreğinin İstanbul’da halk içinde yaygın hale gelmesi ise büyük olasılıkla Osmanlı döneminde, Sakız Adalı Rumlar sayesinde oldu. 17. Yüzyıldan başlayarak Sakız Adalı Rumlar gerek evlerinde gerekse pastanelerinde sakızlı paskalya çöreği imal ederek bu tadın tüm halk tarafından benimsenmesini ve günümüze gelmesini sağladılar.

MURAT YANKI

Yorumlar

Yorum