Sur-ı Sultani

İkinci Mehmet Fetih’ten hemen sonra şehrin en merkezi yerine sarayını kurdu. Muazzam bir alana yayılan bu sarayı Süleymaniye gezimizde anmıştık (bugünkü Beyazıt Meydanı’nı, İstanbul Üniversitesi’ni ve Süleymaniye Külliyesi’ni kaplıyordu).
Oradan memnun kalmadı ama Fatih. Çok geçmeden, “ofisi” olarak hizmet verecek olan yeni sarayını tarihi yarımadanın en ucuna yaptı; bugün bildiğimiz Topkapı Sarayı’nın bulunduğu yere yani. “Ofisi” diyorum, çünkü ailesi – yani haremi – ilk sarayda ikamet etmeye devam etti padişahın.
Bu yer değiştirmenin sebebi net değil. Ama Fatih’in şehirle fazla içli dışlı olmak istemediğini düşünebiliriz. Nitekim, Fatih’in saray protokolü kurallarını koyduğu meşhur Kanunname’sinde bu içli dışlı olmama (yalnız şehirle veya şehir halkıyla değil, kimseyle) hususu önemle yer alır. Sarayın yeni yeri bunu sağlıyordu. Ayrıca, yarımadanın tam ucunda, eski Akropol’ün tepesinde, üstün bir konumda olduğu da zaten aşikardır.
Yeni sarayın inşasına başlanma tarihi 1458 veya 1459’dur.
Sarayı şehirden yalıtan kara surları (yani, Haliç’ten Marmara’ya uzanan ve Bizans dönemine ait deniz surlarını tamamlayarak sarayın etrafını tümüyle çevreleyen duvar) en son yapıldı. 1478’de. Bugün Birinci Kapı’nın üzerinde yazan bu tarihtir. İnşaata başlanmasından 19 – 20 yıl sonra! Halbuki, yeni sarayın inşasının bitiş tarihi 1465 diye geçiyor.
Sarayın kara surlarına “Sur-ı Sultani” deniyor (“sur-ı hümayun” ile karıştırmayınız! O padişahın düzenlediği şenlik demek).
Sur-ı Sultani, bizim gibi amatörlere heybetli görünse de (ki esasen amacı buydu) – en azından birincil olarak – savunma amaçlı değildi.
Surların yapılmasında Fatih’e sığınmış bir Türkmen soylusunun – Fatih’in can düşmanı Uzun Hasan’ın oğlu Uğurlu Mehmet Mirza – etkili olduğu söylenir. Sarayın etraftaki başka binalardan ayrı olmasının şart olduğunu söylemiş Mehmet Mirza. Halkla içli dışlı olmanın bir hükümdara yakışmayacağı gerekçesiyle.
Fatih onun aklıyla hareket edecek değil tabi ama böyle bir şeyin zamanında yazılmış olması delildir muhakkak (Kemalpaşazade – aktaran Gülru Necipoğlu).
Topkapı Sarayı bir “kale” değildi yani.
(Ve esasen Bostancılar ancak “bir nevi” saray muhafızlarıydılar. Padişah’ın Muhafız Alayı (İngilizce tabiri hoş görürseniz, “Praetorian Guard” anlamında) hiç değildiler. Osmanlı tarihinde Padişah aleyhine sayısız harekette Bostancıların dişe dokunur bir savunma hizmeti vermelerine rastlanmaz, bildiğim kadarıyla. Padişah’ın muhafız alayı Yeniçeriler’di. Padişahların yeniçerilerin elinden neler çektiklerini düşündüğümüzde, bu husus insanı gülümsetir.)
Lazarus
Marmara’dan saraya bakarken Sur-ı Humayun’un bir kısmını görürüz.
Tepeye ulaştığı noktada, yukarıda andığımız Bab-ı Humayun bulunur. Ya da “Birinci Kapı”. Topkapı Sarayı’nın birinci avlusuna girilir oradan. Birinci Avlu’ya gezimizin devamında gideceğiz.
Sur-ı Humayun’un içinde, Birinci Kapı’nın (girişte) sağında, İçoğlanların hastanesi vardı. O hastaneden bugüne hemen hemen hiçbir şey kalmadı (ama biz ondan yine de bahsedeceğiz Birinci Avlu’ya vardığımızda).
İçoğlanların (artık olmayan) hastanesinin yanından Marmara’ya doğru bir yol iner. O yola Lazarus Yokuşu deniyor.

Egemen Demircioğlu

Yorumlar

Yorum