Tatavla’dan Kurtuluş’a, Hüseyin Irmak İle Söyleşi

CİHAT TOKGÖZ

İstanbul’a kesin dönüş yapmıştım ve kendime oturacak bir yer arıyordum. Daha önceleri St. Michel’in arkalarına veya Kurtuluş’a pek yolum düşmezdi. Bomonti, Kurtuluş arka sokakları ve hatta Feriköy’ü sadece taksi şoförleri trafik sıkıştığında daha rahat diye saptıklarında görürdüm ama kendi başıma kestirme yol diye saptığımda her zaman kaybolur, yolu daha da uzatır ve hatta hiç tanımadığım sokaklarda kendimi tekstilcilerin mal indirmelerini beklemek zorunda kalırken bulurdum.

Bir şekilde Bomonti’de yeni bitmiş bir rezidansa fiyatı uygun bulup hem de Nişantaşı’na yürüme mesafesinde diyerek yerleştim. İlk başta bana birbirinin aynı gibi gelen sokaklar beni bastı. Ancak daha sonraları sokakları gezmeye başladım ve kıyıda köşede sıkışmış eskiden beri orada olduğu belli olan esnaflarla muhabbeti geliştirdim. Bir zaman sonra sürekli yükselen yeni rezidanslar ve inşaat gürültüleri, her tarafa yayılmış tekstil atölyeleri görüntüleri yerlerini kıyıda köşede kalmış ama bu yapılaşmaya direnmiş kagir yapılara, kendilerini duvarlar akasına saklamış kiliselerden gelen çanların seslerine bıraktı. Bomonti Bira Fabrikası’nın o mistik binasının karşısındaki, adına yakışmayan bir mimaride yapılmış Mimar Sinan Üniversitesi yerine oradaki eski kır gazinosunu görmeye başladım. Pastanelerin önünden geçerken içeriden yayılan paskalya çöreği kokularını fark etmeye başladım. Hele Kurtuluş ve Pangaltı’da keşif için dolaşmaya çıktığımda, oraların belki de İstanbul’un ayakta kalmış eski sahiplerinin tatlarını sunan en iyi mekan olduğunu anladım.

Buraların tarihini ve kimlerin benden önce nasıl yaşadıklarını düşünürken, 1001 İstanbul’un düzenlediği, Hüseyin Irmak’ın eşliğinde ‘Yaşadığım Kurtuluş’ yürüyüş turuna katılınca, aslında buraların tarihinin gözle görünenden çok daha derinlerde olduğunu fark ettim. Hüseyin’in kitabının son baskısı Tatavla’dan Kurtuluş’a[1] çıkınca hemen aldım ve bir solukta okurken onunla bir söyleşi yapıp aklımdaki bazı soruları da direk olarak bir bilene sormaya karar verdim. Sağolsun Hüseyin de kırmadı geldi ve sorularıma bütün samimiyetiyle cevap verdi ve aşağıdaki yazı işte böyle oluştu.

Yazıyı o günlerde Tatavla’lıların dinlediği müzikler eşliğinde okumayı tercih edenler için..

 

***

CT:      Kapak fotoğrafıyla başlamak istiyorum. Neden bu fotoğrafı seçtin?

HI:      Neden onu seçtik… Sadece dik olduğu için seçtik. Kurtuluş son durak orası. Bizde (Oğuz Apartmanı) bir Japon vardı. Bir numaraya geldi yerleşti. Sadece İngilizce ve tabi bir de Japonca biliyor. O sıralarda karate filmleri furyası var.  Biz de bütün Kurtuluş çocukları karate filmlerine gidiyoruz, Kung-fu seyrediyoruz falan. Japon biri gelmiş ya, ilgi doğdu. Adam da judo siyah kuşak, dördüncü kuşakmış. Biz ondan judo hareketleri göstermesini istiyoruz o da gösteriyor ve biz de bayılıyoruz tabi. Adam çocuklarla iletişim kurarken Türkçe öğrendi. En iyi dil öğrenme yöntemi çocuklarla iletişim bence. Sonra bir fotoğraf makinesi getirdi, renkli fotoğraf çekecek. Biz o güne kadar hiç renkli fotoğraf görmemişiz. Üstelik dedi ki, renkli fotoğraflarınızı çekip Japonya’ya banyo etmeye göndericem. Mahallenin çocukları toplandık ve o bizi çeşitli yerlerde çekti. Apartmanın önünde çekti, sokakta çekti, bu salıncakların önünde çekti ve aşağıda Arnavut bostanları vardı, orada çekti.

[1] https://www.arasyayincilik.com/tr/kitaplar/tatavladan-kurtulusa/125

CT:      Ne iş yapıyormuş adam?

HI:      Adam işadamı.

CT:      Kaç yaşındaydı?
HI:      O zaman 30-35 yaşları arasındaydı. Bunun bir de Rus arkadaşları var İngiliz arkadaşları var, hepsi geliyor judo falan biliyorlar ve bize evinin salonunda gösteri yapıyorlar, hareket gösteriyorlar, tekmeler havada ıslık çalıyor falan biz çocuklar bayılıyoruz tabi. Onlardan bir tanesi de bu fotoğraf. Benim de var ama bu fotoğraf kardeşimin. Ama tek dik bu fotoğraf olduğu için bunu kullandık. Arkada bir servis otobüsü görünüyor. O zamanların tipik bir servis aracı, mavi renkte. Salıncaklar görünüyor, karakteristik bir Kurtuluş fotoğrafı. Eski salıncaklar, kanepe diyorduk onlara biz. Bir de kayık gibi olanlar vardı ama bu fotoğrafta onlar gözükmemiş. Biz de orada judo hareketleri yaparak poz vermiştik.

CT:      Kitapta biz çocuklar ilk geldiğimiz zaman etek giyerdik diyorsun, o da benim ilgimi çok çekti. Peki sen etraftaki insanları görüp onları garipsememiş miydin?

HI:      Ben o zamanları hayal meyal hatırlıyorum tabi. Hemen yanımızda bir bakkal vardı. Orada toplanıyorlar. Benle konuşuyorlar ben de onlarla konuşuyorum, onlar gülüyor falan filan ama meğer onlar bana Türkçe konuşuyorlarmış ben de onlara Kürtçe cevap veriyorum, ben hiç Türkçe bilmiyorum o zamanlar. Yaşım 3,5 falan. Küçücük bir çocuk, saçları uzun ve etek giyiyor ve Kürtçe konuşuyor, o zaman onlara sevimli geliyor tabi. 1965 yılı civarı. Bana eteği çıkarıp pantolon giydirdiklerinde çok ağlamışım. Hatta babam da bir süre direnip çıkarttırmamış. Memlekette aslında son kuşak biziz, normalde erkek çocukları 7-8 yaşına kadar etek giyiyor ve saçlar o yaşa kadar hiç kesilmiyor.

CT:      Hem erkek hem de kızlar hiç saçlar kesilmiyor mu, peki neden?

 HI:     Yorgo Andreadis diye  Pontuslu bir yazar var. Karadeniz hikayeleri yazmış. O da mesela anılarını yazarken orda onların da erek çocuklarının saçlarını uzattıklarını yazıyor ve etek de giydirirlermiş. Bence çocuklar devşirme alınmasın diye. Çocukları korumak için. Belki o adet bizimkilerde de var. Ya geçmiştir ya da aynı nedenledir. Bu adeti korumak için de o zaman günah demişler. Babam da o zaman etek çıkartıp bize pantolon giydirilmesine direniyor mesela. Günah deyince bir koruma zırhı oluyor. Bence devşirme ve koruma ile bir ilgisi var o işin çünkü Anadolu’dan da topluyorlar o zaman.

CT:      Çok enteresan, bunu araştırmak lazım. Facebook’ta Tatavla’dan Kurtuluş’a diye bir sayfa da var, onun hakkında biraz bilgi verir misin lütfen, kitapla alakası nedir?

HI:      Güzel fotoğraflar çıkıyor. Berk Erkent diye, İstanbul ile ilgili araştırmalar yapan çok sevdiğim bir kişi var. Sayfayı o açmış. Aslında Kurtuluş’ta oturmuyor. Ama annesinden dolayı Kurtuluş’la ilgisi var. Tatavla ismini daha bilinir kılan kişidir. Böyle bir Facebook sayfası açtı. Ben de dahil oldum. Sonra Berk’le tanıştık. Bir grup arkadaş daha girdi ve oraya destek olmaya da başladık ve giderek yayıldı. Ben de oradan bazı fotoğraflar alıyorum çok faydalı bir sayfa.

Aslında benim kitabın da ilk çıktığında ismini Tatavla’dan Kurtuluş’a koyacaktık ancak Yaşadığım Kurtuluş ismi çıktı o zaman ortaya ve onu tercih ettik. Ancak daha sonra Tatavla ismi de bilinir ve kullanılır hale gelince bu seferkinde Tatavla’dan Kurtuluş’a ismini kullandık. Berk’le de konuştum tabi o da çok sevinerek kabul etti.

CT:      Biraz da Tatavla tarihinden bahsedebilir miyiz. Birçok yerde de yazıldı ama sen kitapta çok güzel özetlemişsin burada da tarihinden biraz bahsetmeden olmaz.

HI:      Ben tarihi o zamanlar küçük bir köy olan Kirazlıköy ile başlatıyorum. Kadınları çok özgür ve kendine çok güvenli ve bununla da ün yapmışlar.

CT:      Ne zaman bu?

HI:      Tatavla olmadan önce, yani Bizans döneminde. Rumca Kerasohori Kirazlıköy demek. Aynı kelimeyi farklı yerden böldüğünde boynuzlu köy anlamına da geliyor. Kadınları biraz özgür ya, etraftaki Rum köyleri de Kirazlıköy’ün erkeklerini aşağılamak için oraya boynuzlu köy diyorlar. Bizans’ta Cenevizli tüccarlar var. Onların atları bu Kirazlı civarındaki otlaklarda otluyor. Daha sonra bu otlakları Fatih de atları için kullanıyor. Rumca’da İ Stavli at ahırları anlamına geliyor. Tatavla ismi de Rumca bu kelimeden evrilmiş.

Osmanlı Tatavla ismini biliyor. Kanuni zamanında Kasımpaşa’daki tersane büyütülmeye karar veriliyor ve civarda yerleşim artıyor. Bir cami yapmak gerekiyor. Oradaki Ortodoks cemaatine ait kilise camiye çevrilir ve Osmanlı oradaki cemaati ve tersanede çalışan çoğu Yunan adalarından ve özellikle Sakız Adası’ndan getirilmiş esirler ve ustalar Tatavla/Kirazlıköy’e yönlendirir. Bu stratejik değişim Tatavla’nın ilk kuruluşu olarak kabul edilebilir. Kasımpaşa’daki kiliseden Ayios Dimitrious ikonası alınıp yukarıdaki kiliseye getirilir. Bu ünlü ikonanın gelmesiyle artık kilise de Ay. Dimitri kilisesi olarak adlandırılmaya başlanır.
Cemaat buraya çıkınca Tatavla yani Kirazlıköy büyüyor. Tersanelerde çalışan Rumlar da esaretten kurtulduklarında artık geri dönmüyorlar ve Kirazlıköy’den kız alıp evlenip Tatavla’ya yerleşiyorlar.

CT:      O zaman şöyle diyebilir miyiz.. Kirazlıköy’deki Rum erkek ve kadınlar ve daha sonra Sakız Adası gibi Ege adalarından getirilen esirler ve tersanelerde çalışan gemiciler karışımı Tatavla’nın ilk yerleşikleri değil mi? Yani bir anlamda nüfusunun DNA’sında bir özgürlük var ve sert insanlar.

HI:      Aynen öyle. 1912’ye kadar Sakız adası ile çok yakın irtibattalar.

CT:      Bu konuyla ilintili olarak, kitapta bahsettiğin Kaptan-ı derya hamiliği bana enteresan geldi. Bu bir gelenek mi, vasiyet mi vs.?
Evet bu bir gelenek. 1821’e kadar. Vasiyetten çok alışkanlık. Şöyle düşün;  Barbaros Hayrettin Paşa esirleri getiriyor. Tabi o esirlerin akıbeti onu direk ilgilendiriyor. Onlar zaten yetenekli ustalar ve zaten hemen ispat ediyorlar kendilerini. Özgürlüklerini alıyorlar bir zaman sonra. Ancak Barbaros ile ilişkileri de devam ediyor bir yandan. Barbaros’un eski esrileri. Barbaros onları sürekli koruyor ve buraya yerleşmelerini sağlıyor, belki evlenmelerini sağlıyor ve belki evlenirken para da veriyor.. Böyle düşünebiliriz. Bu sonra Piyale Paşa ile de devam ediyor. O da özellikle Sakız’dan esir getiriyor. Onlar da buraya yerleşiyor. Ve böylece Kaptan-ı Deryaların Tatavla’ya yerleşen eski esirleri koruması bir gelenek halini alıyor. Bu gelenek Yunan ihtilaline kadar devam ediyor.

CT:      Kaptan-ı Deryalar buradan gerektiğinde gemici de kullanıyordur ve himayelerindeki kişiler onlara politik bir güç de sağlıyorlardır herhalde değil mi?
HI:      Kesinlikle..  Bu arada mesela Piyale Paşa Camisi’nin orada olması da bir tesadüf değil, bu hamiliğin bir sonucudur bence. Neden orada, çünkü Tatavla vadisinde ve Tatavla’ya yakın. Eskiden Piyalepaşa’ya kadar kayıkla gelinebiliyormuş. Kayık bağlama yerleri varmış. Kasımpaşa tersanesine yakın hem de Tatavla’ya yakın. Ve büyük ihtimalle bence tersanedeki ustalar da caminin inşasında çalışmıştır. Piyale Paşa camisi o hamilik ilişkisinden kaynaklanıyor. Tatavla’nın bostanları oralar.

CT:      Tatavla’yı bugünkü haritaya göre bir çizebilir misin. Bugünkü Kurtuluş o günkü Tatavla değil tam olarak, onu anladım da bizim bugünkü haritamıza göre nereleri konuşuyoruz bir anlayalım.
HI:      Şöyle bakalım. Kirazlıköy’den başlayalım.. Bugünkü İplikçi’yi biliyor musun. Hemen bugünkü Hacıahmet’e doğru bir rampa düşün, yani yokuş. Kasımpaşa’nın vadi etekleri var ya, İplikçi yani Kirazlıköy orası. Sonra yukarıya, bugünkü Kurtuluş’a doğru genişliyor. Sonra ilerledikçe şimdiki Sefa meydanı o günkü Tatavla’nın köy merkezi oluyor. En üst noktası şimdiki Ay. Dimitri kilisesi. O son nokta. Orası da eskiden Ay. Tanas kilisesi.

CT:      Hangi yüzyıldayız?

HI:      Ay. Tanas Kanuni’ye kadar, çok küçük bir kilise. Şimdiki kilise binası yok. Ay. Dimitri Kilisesi’ne girişte sağda küçük bir yer var, böyle şapel gibi. Orası işte.  Neyse, biz haritamıza dönelim. Tatavla’yı tam gözünün önüne getirmek için Ay. Dimitri Kilisesi’ni düşün, şu anki. Tatavla kilisenin Dolapdere’ye Kasımpaşa’ya ve Okmeydanı’na doğru inen eteklerinin hepsini kapsıyor.

CT: Baya da büyükmüş.

HI:      Evet, nüfus bindirmeleriyle baya büyüyor. Merkezi Sefa meydanı. Hacıahmet’ten yukarıya doğru gidiyor ilk, sonra iki eteğe doğru genişliyor.

CT:      Tamam. şimdi oturttum haritayı kafamda. Kanuni’ zamanına kadar geldik. Sonra peki?
HI:      Aslında bu hali 1800’lerin başına kadar korunuyor. Daha sonra bazı gelişmeler Tatavla’da nüfusun artmasına yol açıyor. Mesela1802’de İngiliz bir tüccar grubu geliyor İstanbul’a. Onlardan bir tanesi sarayla çalışıyor ve elmas ticareti yapıyor. II Mahmut’un güvenini kazanıyor ve padişah ona şimdiki Sinemköy ve oradan Dolapdere’ye doğru olan bütün bölgeyi veriyor. O da oraya çilek çiftliği kuruyor. Ve orada yerleşim başlıyor. 1850’lerde kolera salgını ve Pera yangını var. O zamanlar şimdiki Harbiye, Elmadağ ve Pangaltı kırlık alanlar. Kolera ve yangınlarla insanlar oralara kaçıp yerleşmeye başlıyor. Bu arada bir İtalyan Levanten geliyor ve Pangaltı’da bir kır gazinosu açıyor ve birahane kuruyor falan. Pangaltı ismi de onun kurduğu birahaneden geliyor.

CT:      Ama tabi bu ayrı bir bölge değil mi?

HI:      Tabi bu başka bölge

CT:      Peki onu anlatabilir misin. O zamanki Pangaltı da bugünkü Pangaltı değil sanırım?

HI:      Yok tabi değil. Elmadağ’a kadar olan bölgeye Pangaltı diyorlar. Bugünkü Divan Oteli’nden itibaren, Dame De Sion okulunun arkasındaki kilise falan, bütün o bölgeler. Kısaca Divan otelinden başla Osmanbey Işıklara kadar git. Bütün orası Pangaltı o zaman, günümüzde aslında daralmış. Bir İtalyan Levanten, Giovanni  Battista Pancaldi, birahane açıyor dedik ya. Oradan kazandığı paralarla evler yapıyor. O düzenek de şimdiki Pangaltı’nın ilk kurgusu oluyor. Şimdi o adam Pangaltı’daki Katolik mezarlığında yatıyor.
CT:      Hatırladım. Senin 1001 İstanbul Kurtuluş turunda gezmiştik orayı, göstermiştin bize o mezarı.

HI:      Evet tabi.

CT:      Tamam şimdi Pangaltı’yı anladık, ortada Sinemköy’ü anladık Kurtuluş’u anladık. Bütün bunları tramvay 1911’de birleştiriyor sanırım.

HI:      Evet, tramvay Taksim’den geliyor, Pangaltı’dan dönüyor ve şimdiki Kurtuluş’tan geçip kilisenin oraya, son durağa kadar (o zaman Mandıra Durağı adı çünkü orada bir mandıra var) gidiyor. Tramvay hattının üzeri de doğal olarak yapılaşmaya başlıyor. Pera’daki zengin Levantenler, zengin Ermeni ve Rumlar bugünkü Kurtuluş ana caddeye kagir evler yapıyorlar. Bu evlerin bir kısmı bugün halen duruyor zaten. Böylece Tatavla’nın yüzü Kasımpaşa’ya bakarken tramvayla birlikte Şişli’ye dönüyor ve gerçek Tatavla bir anlamda kenarda kalmış oluyor.

CT:      Yani aslında Tatavla bir bakıma zaman içinde Kurtuluş’a evrilmiş diyebilir miyiz?
HI:      Aynen         

CT:      Karakollar konusuna geçmek istiyorum. Kitapta da bahsettiğin gibi aslında ilk yerleşenler pek tekin adamlar değil. Gemiciler, Sakız’dan gelen esirler, tersanede çalışanlar falan… Baya zorlu bir bölge kontrol altında tutmak için. Osmanlı anladığım kadarıyla dışarıdan birkaç karakolla çevirmiş bölgeyi ve içeriye pek müdahale etmemiş (zaten Kaptan-ı Derya hamiliği de var). O karakollardan bugün iz var mı? Nasıldı sistem biraz anlatır mısın?

HI:      Mesela bir tanesi Dolapdere’deki Merdivenler Karakolu denen karakolun hala izleri duruyor. Hacıahmet’ten düze inince (şimdiki Bilgi Üniversitesi’nin arkası gibi oluyor) bir Kasımpaşa çocuk esirgeme kurumu var. Onu geçince biraz ilerde Uşaki Türbesi var. O bölgede. Bir tanesi orada.

Bir diğer karakol, Dolapdere tarafında. O zaman kilise yapılıyor okul yapılıyor falan. O tarafa da bir karakol koyuyorlar.

Yukarı çıkıyorsun. Sinemköy’de de bir su kuyusu karakolu var. Bulunduğu sokağın adı Kuyularbaşı sokak. Su Kuyusu Karakolu ve Kuyularbaşı sokak. Demek ki su kuyuları orada bir yerde. Eski karakol binasını hatırlıyorum ben. Ahşap bir binaydı.

CT:      Peki bu karakolların görevleri neler?

HI:      Bu karakollarda asker var sonradan polis oluyor tabi. Biz çocukken Sinemköy’deki su kuyusu karakolunda (bizim zamanımızda Kurtuluş karakoluydu artık adı tabi), hem jandarma hem polis vardı. Görevleri, eskiden tabi, mesela Kurtuluş yönetsel ilişkiyi Hacıahmet karakolu sağlıyor. Merkezi yer orası. Bir şey ilan edilecekse mesela Hacıahmet karakolundan kilisenin zangocu çağrılıyor ve o şekilde tebliğ ediliyor. İçeri girilmiyor pek.
CT:      Benim yavaş yavaş kafamda şöyle bir şey beliriyor. Karikatürize edersek, Asterix ve Galyalılar çizgi romanındaki gibi, dışarıda Romalılar var Cesar falan, ayrıca gözlem kuleleri var vs., içeride kendilerine ait bir düzen var. Yani bir anlamda asayiş problemlerini Tatavlalılar kendileri hallediyorlar Osmanlı zamanında. Karakolların görevi içerdeki asayişi halletmek değil. Dışarısı ile bir irtibat noktası sanki. Ulak gibi bir anlamda. Bilmeyen birisi içeri girmesin, kime ne söyleyeceğini ya da raconu bilmez falan, belki de o şekilde..

HI:      Biraz öyle evet. Bir de içerdekiler Türkçe bilmiyorlar tabi. Dil sorunu da var, karakollar ulak oluyor ve her bahaneyle rüşvet de alıyorlar tabi.

CT:      Karnavallar konusu.. Tatavla’daki Baklahorani karnavalının Rio ve Venedik karnavalları ile akrabalığı var demişsin kitapta, bana çok ilginç geldi.

HI:      Aslında bu bir pagan donemi adeti. Poseidon ve Dionisus şenlikleri vardır ya. Bahar karşılanıyor, bereket vs.. O şenliklerin devamı bu aslında. Çıkış yeri Ege adaları. Oradan İstanbul’a ve Venedik’e çıkıyor. Hristiyanlık döneminde pagan adetini kilise yok etmeye çalışıyor fakat başaramıyor. Başaramayınca Hristiyanlaştırıyor. Yani karnaval Venedik’te ve Rio’da aslında budur. Ve tarih boyunca kilise karnavalı sürekli aşağılıyor. Müslüman coğrafyadaki tek karnaval bu. Sürekli mesafeli duruyor kilise fakat halk ısrarla yapıyor ve geliştiriyor. Kilise Hristiyanlaştırmasına rağmen sürekli aşağılamaya devam ediyor. Kilisenin sürekli yapılan bir şeyi aşağılaması cemaatin de bunda ısrar etmesi ilginç. Aslında cemaat açsından bir demokratik söz söyleme platformu karnavallar. Bir yandan da sivil bir itaatsizlik örneği. Bir yandan da doğal olmayan toplumsal yasa ve normların yarattığı gerginliğin dışa vurumu, bir nevi nefes alma.

Her mahalle, her cemaat bir konu belirliyor, ona göre kostümler oluşturuyorlar ve bunu bir teatral gösteri halinde yürüyerek sergiliyorlar. Ve bunları müzik eşliğinde yapıyorlar. Rio’daki samba okullarının mantığı da aynı. Karnavallara Ermeniler katılıyor, Rumlar ve hatta Müslümanlar katılıyor. Herkes maske takıyor. Maske biraz da saklanmak için. Sınıfsız bir kitle oluyorsun böylece. Şehzadesi de kalem efendisi de mahallenin külhanbeyi de Pera’nın fahişleri de oraya geliyor. Herkes maskeli. Kimse kimseyi bilmiyor. Buradan biraz Venedik festivalini çağrıştırıyor. Karnaval sırasında bütün toplumsal baskıları üzerinden atıyorlar. Bir de tabi esas olarak Ortodoks cemaatinin içinden çıkan bir etkinlik ya.. Herkes bütün otoriteler karnavalda eleştiriliyor. Padişah da eleştiriliyor bazı kurgularla. Papazı da imamı da eleştiriyorlar. Osmanlı coğrafyasındaki en sivil söz söyleme zemini bir anlamda.

CT:      Bu Anadolu’nun başka bir yerinde yok diyorsun?

HI:      Belki vardır ama ben bilmiyorum.. Tatavla’da zirve yapmasının nedeni buranın homojen olarak Rum olması. İçeriye de karışılmaması demek bütün herkesin daha rahat olması demek de oluyor. Biraz da o adalardan gelen külhanbeyi havası da eklenince tabi.. Tekin olmama halinin getirdiği dayılanma, kendine özgüven var. İstanbul argosuna kelimeler katıyorlar mesela. Kendine ait müziği var meyhaneleri meşhur. Bütün bunlar bir kimlik oluşturuyor. O kimlik o atmosferle çok örtüşüyor ve çok rahatlar. Karnaval 3 gün sürüyor.

CT:      Temalarla ilgili bir şey var mı?

HI:      Kendi yaşamında neden sıkıntı duyuyorsa ve neyi eleştirmek istiyorsa onun kurgusunu yapıyor. Teatral gösterisini yapıyor. Değişen temalar. Yunan devleti kurulmuş mesela. Kral olmuş bir tane. Buradaki cemaat onu eleştirecek bir şey buluyor ve dalga geçiyor onla mesela. Oradaki kralın böbürlenmesini burada aşağılıyor mesela. Bir tane cenaze alayı yapıyor, imamla kafa buluyor, bir tane Hristiyan cenaze alayı yapıyor onla da kafa buluyor.

Sırık hamalları vardır mesela. Bir grup sırık hamalı kılığına giriyor. Uçlarına yumurta bağlıyorlar. O yumurtayı çok ağır gibi yapıp dalga geçiyorlar onlarla. Bu tip şeyler.

CT:      Rio karnavalını düşünelim. Orada topluluklara okullar diyorlar sanırım. Onlar var. Organize oluyorlar ve sonra karnavalda geçit yapıyorlar. Burada nasıl oluyor? Bir şekilde kendi aralarında mı organize oluyorlar, kim ne zaman geçit yapacak falan, nasıl oluyor bu iş?


HI:      Mesela Yeşilköy cemaati bir araya geliyor, bir kurgu tespit ediyor ve buna göre plan yapıyor. Samatya cemaati Kemerburgaz vs. falan hep böyle. Kendi içlerinde organize oluyorlar. Hepsinin İstanbul’da geçiş güzergâhları var. Neredeyse hep bu güzergâhlar sabit. Mesela Yeşilköy ve Bakırköy tarafı ile Samatya tarafı Unkapanı köprüsü civarında buluşuyorlar. Oradan birlikte geçiyorlar. Pera’ya geliyorlar, orda biraz dinleniyorlar, meyhanelerde vakit geçiriyorlar. Sonra aşağı Yenişehir’e iniyorlar Akarca yokuşundan çıkıyorlar. Oradaki evlerde oturanlar da karnaval zamanında evleri temizliyor süslüyor bayraklar asıyorlar falan. Bir anlamda gelenleri karşılıyorlar. Kemerburgaz ve boğaz köyleri de Pangaltı’da buluşuyorlar ve Kurtuluş ana cadde geçiş güzergâhında teatral gösteri yaparak ilerliyor ve böyle böyle herkes Kurtuluş son durakta buluşuyor. Ondan sonra insanlar bostanların olduğu bölümlerdeki geçici meyhanelerde eğleniyorlar sabahlara kadar. Karnaval 3 gün sürüyor zaten.

CT:      Mevsim?

HI:      Şubat’ı Mart’a bağlayan son Pazartesi, yani büyük perhizden hemen önce. Sonra 40 gün evlerine çekiliyorlar, sonra da paskalya oluyor tabi. Müzik grupları da dolaşarak meyhanelerde çalıyorlar. Biraz da bugünkü meyhaneleri dolaşan müzik grupları gibi.

CT:      Meyhaneleri konuşalım biraz da. Eski günlerin yadigâr laternalarından bahsediyorsun kitapta. Bir tanesi hala duruyor diyorsun. Nerede o?

HI:      Kilisede. Ay. Dimitri kilisesinin arşivinde. Bir tane de laterna Koç müzesinde sergileniyor. Kilisedeki laterna ama, eski o meyhanelerden. Meyhane sahibi kapattı ya da göçüyor, değerli eşyalarını kiliseye bırakıp gidiyor. Bu da onlardan biri. Onun anısı vardır, hatırası vardır falan, o nedenle kiliseye vermiştir. Ama arşivde duruyor, ziyarete acık değil.

CT:      Peki meyhaneler hakkında başka söylemek istediğin bir şey var mi? Kitapta anlatmışsın çok güzel, her detaya girmek istemiyorum ama senin aklına gelen bir şey var mı, ortamı anlatsana biraz.

HI:      Edmondo de Amicis’in Constantinople diye bir kitabi vardır. 1870’ler İstanbul hakkında çok güzel detaylar vardır o kitapta. Adam Dolapdere’ye Kurtuluş’a çıkıyor falan. Tatavla’nın meyhanelerinin methini duymuş görmek istiyor ama bir yandan da korkuyor tabi. Tekin değil buralar falan. Bir tanesine yanındaki rehberlerle giriyorlar. Kitapta anlattığına göre izbe köhne bir tanesini seçiyorlar. Girerlerken korkuyor biraz. Ama herkes onlara iyi davranıyor ve şaşırıyorlar önce. Ama rahatlıyorlar tabi. Problemsiz yiyip içip gidiyorlar. Dışarıda tekin yerler değil imajı var ama içeride öyle bir durum yok.

CT:      Peki biraz daha açarak sorayım. İstanbul Film Festivali’nde Adieu İstanbul adında bir filme gitmiştim, yönetmeni Dieter Sauter, buradan giden Rumlarla röportajlar yapılmış vs. Orada bir adama sorarlarken konu meyhanelere geliyor. Adam bir kağıt aldı ve oradaki meyhaneleri hafızamdan şimdi bile gösterebilirim size dedi ve kâğıda Kurtuluş’taki meyhaneleri tek tek işaretlemeye başladı, adlarını ve yerlerini göstererek. Aklımda kalan, burada bu vardı burada şu vardı diye işaretlerken, sanki öyle bir görüntü çıktı ki yan yana dizili bir sürü meyhaneden bahsediyoruz.. Böyle miydi hakikaten? Yan yana dizili bir sürü meyhane??

HI:      Aynen öyle. Bir sürü var. Hatta eski bir yazıda birbirlerine yaslandıkları söylenir. Düşmemek için. Bu aslında o binaların çok eski olduğunu da gösteriyor. Yani o kadar suredir varlar ve yan yanalar.

Şimdiki Kuvayı Milliye okulunun olduğu yer bir meyhaneymiş. Kapalı yeri var açık yeri var. Hatta meyhanenin tabelası okul açıldığında altta deposunda duruyordu. Sonra kayboldu bir şekilde. Ararat’tı galiba adı. Şimdiki Carefour’un olduğu yer bir meyhaneymiş. Gazino diyorlardı aslında onlara. Açık cay bahçesi gibi yerleri olanlara gazino deniyordu. Onun yanında da bir tane vardı. Onun da yanında bir tane vardı. Sonra biri Ali’nin gazinosu diğeri Yasemin’in gazinosu oldu. Hemen yan tarafında Despina’nin yeri vardı ama ondan önce oranın adı Biju meyhanesiydi ve oradan Despina’ya döndürüldü. Biz tam oralarda büyüdük zaten. Bugünkü Despina en küçük halinde. Eskiden tabi çok daha büyüktü, o bütün ada ona aitti.

CT:      Peki bir şey daha meyhanelerle ilgili. Kitapta olmadığı için seni bulmuşken sorayım. Ne yenir ne içilirdi?

HI:      Meze. Rum mezeleri. Bira var rakı var. Bira zaten kahvelerde satılıyordu. Bira 12 Eylül sonrasında alkole döndü. 83’te kahvelerden kaldırıldı, yasaklandı.

Bir de tabi mevsimine göre balık var. Et pek olmazdı ya da her yerde görünür değildi, ya da tercih edilmezdi.

CT:      Balık vardı derken bizim bugün yaptığımız, önce meze ye, sonra mesela palamudu ızgara sipariş ver seklinde miydi yoksa balık türevleri, balık mezeleri mi?

HI:      İkisi de var. Hem meze hem de sonra balık yenirdi. Biz çocuğuz, masalar arasında oynuyoruz falan ve hepsini görüyoruz o zaman. Bizim gözümüze et pek çarpmazdı. Balık ve meze çarpardı. Ve bir de topik çarpardı gözümüze. Meyhanelerde Yahudi yemeklerinden pek esinti yoktu. Meyhanelere gazinolara aileler de geliyordu. Evde yemekten artmış bir gün öncesinden ya da o günden kalan yemekler ya da canları istedikleri mezeler. Onları da yanlarında getiriyorlardı. Hem kendileri yiyip içiyorlar hem de yan masalara da gönderiyorlar. Bu anormal değildi. Hatta yemek sırasında tavla okey falan oynuyorlar, çocuklar koşuşturuyor vs. vs.. Böyle bir ortam.

CT:      Meyhane denirken insanların bugün aklına sadece içki içilen biraz meze yenen mekanlar geliyor. Yani biraz aile dışı ortamlar. Hafif salaş falan. Ama öyle değil anlattıkların. Ailelerin olduğu yerlerden ve paylaşımdan bahsediyorsun.

HI:      Tabi tabi, aileler.. Batakhane havası yoktu. Şöyle düşün. Kurtuluş’un sakinleri sabah kalkıyorlar ve işe gidiyorlar. Arabalarıyla otobüs veya tramvayla vs. Aksam üstü 5-6 gibi geliyorlar. Bu adamlar işten döndüklerinde mutlaka banyo yapıyorlar. Elbise değiştiriyorlar. Sabah giydikleri elbise akşam yok. Akşam başka bir şey. Gıcır gıcır ütülü gömlek, mevsimine göre ceket, boyalı ve parlatılmış ayakkabılar. Salona koy, oraya da uyar yani. Ve dışarı çıkıyor. Geziyor, etrafa selam veriyor, ona buna uğrayıp sohbet ediyor. Sonra gazinolara geçiyorlar. Bu arada kadın evdeki islerini bitiriyor, çocuklarını da alıyor ve kocasının yanına gidiyor. Komşular geliyor. Bazen dediğimiz gibi evlerden yemekleri kadınlar getiriyor. Muhabbet başlıyor. Yemekler paylaşılıyor. Sonra müzik başlıyor.

CT:      Peki müzik nasıldı? Geriden gelen bir müzik mi yoksa birisi çıkıp konser verir gibi şarkı söylüyor ve herkes dinliyor şeklinde miydi?

HI:      Geriden gelen bir müzikti. Sonra sonra masa dolaşmaya da başlanıldı. Ağırlıklı olarak daha çok Rum havalarıydı zaten, kendi müzikleri de var.

CT:      Peki dans ederler miydi?

HI:      Sirtaki, zeybetiko, kasabiko vs.. Kıvamına gelince oynarlardı. Tabi çocuklar yorulmuş, iki sandalye bir araya getirilmiş onlar yatırılmış orada falan gibi bir ortam düşün.

CT:      Şimdi sen anlatırken aklıma geldi. Kurtuluş’un kokusu neydi? Çıktığın zaman ne kokardı? Balık kokusu mu, kızartma kokusu mu vs.?

HI:      Buhurdanlık kokusu. Kesinlikle bendeki kurtuluş kokusu odur.

Bir de kadınlardaki parfüm kokusu. Kadınların hepsi çok temiz. Pazar günü oluyor mesela. Ayine geliyorlar çoluk çocuk herkes çok şık ve pırıl pırıl. Biz çocuklar onlara bakar imrenirdik. Arabalar öyle insanlar öyle. Böyle gelir giderlerdi kiliseye. Cenaze olduğu zaman da aynı şekilde. Hiç öyle ağlama falan yok.

Herkes tertemiz. Ve sen o kokuyu alıyorsun. Bir de buhurdanlık tabi. Balık kokma yağ kokma falan öyle bir şey yoktu.

CT:      Apartman içlerindeki koku nasıldı?

HI:      Onlarda da girdiğinde ferah bir koku var, bayağı sabun kokardı, temizlik kokardı. O dönem tertemiz olan apartmanlar şimdi köhne olarak duruyor. Bakımsız, köhne, boyası dökülmüş. Mesela apartmanların ortak alanları vardır ya. Her sene olmasa bile iki senede bir mutlaka boyanır. Tertemiz olur. Orada toz biriksin falan yok.

CT:      Çiçek?

HI:      Evet çiçekler mutlaka vardı. Her apartmanda.  Ve onları apartman sakinleri takip ederdi.

CT:      Kokuyu konuştuk görüntüleri konuştuk. Bir de sesleri konuşalım. Ne duyuyordun sokaklarda? Oraların sesleri nelerdi?

HI:      Ağırlıklı olarak Rumca ve Ermenice duyuyordun ve haliyle biraz Ladino da duyuyordun. Hepsinin kırık Türkçesi vardı. Kırık Türkçe baskındı. Düzgün Türkçe konuşanlar çok azdı. Ama biz de onların kelimelerini bilirdik. Yaya, kalimera, kalispera vs., hepsini bilirdik. Ahparik ahcik vs. hepsini bilirdik. Ama hepsinin Türkçesinden de Rum mu Ermeni mi Yahudi mi olduğu anlaşılırdı.

CT:      Pastaneler… Bomonti’ye taşındığımda ve buralardan Kurtuluş’a kadar ve Pangalti dahil dolaşmaya başladığımda ve detaylar artık gözüme çarpmaya başladığında bir şeyi fark ettim ki bu bölgede adım başı pastane var. Sonra şu geldi aklıma. Galatasaray Lisesi’nde okurken, kantine çeşitli küçük pastalar, kurabiyeler getirirlerdi satmak için. Biz onların isimlerini bilmezdik. Kendimize göre isimler koyardık onlara (hatta poaca nasıl yazılır ve nasıl okunur sorusu kantincileri baya bezdirmişti bir süre ama tabi konumuz bu değil şimdi). Ballı pasta vs. gibi. Ponçik bilinirdi tabi hatta çok sevilirdi. Daha sonra buraların yerlisi sayılabilecek arkadaşlarla bir aksam toplandığımızda bunu anlattım ve buralarda pastanelerin çokluğundan bahsettim. Onlar da her pastanenin yaptığı değişik tatlılar vardı dediler. Onlar bilinir, hatta hangisinin ne zaman çıktığı da bilinir. Kadınlar ev ziyaretlerine giderken özellikle o saatlere denk getirir ve yanlarında hediye olarak götürürlermiş. Her kurabiyenin ve pastanın da tabi kendine özel adı vardır dediler. İsimler bilinir öyle sipariş verirlerdi dediler. Daha sonra Yunanistan’da, özellikle Atina’da birçok Türkçe ismi olan pastaneye rastladım. Divan gibi mesela. İçeridekiler aynı burada gördüklerim gibiydi. Sonra bu pastaları Avrupa’nın çeşitli yerlerinde de gördüm. Kruasan örneği de var tabi akılda.  Buralardan bazı pastalar dünyaya yayılmış Tatavla’dan gidenlerle belki de gibi bir teori geliştirdim hemen kafamda. Nasıldı o günlerde pastaneler?

 

HI:      Evet tabi. Herkes isimleri bilirdi neden biliyor musun? Büyükten küçüğe geçerdi isimler. Senin büyüğün söylediği zaman da tabi aklında kalırdı. Bir de bazı pastanelerde isimleri de yazarlardı. Adisababa, ponçik vs. gibi. İster istemez öğreniyorsun. Ama Kurtuluş’ta şimdiki kadar çok pastane yoktu. Şimdiki pastanelere eşdeğer mezeci vardı o zamanlar.

CT: Hahaha, o zaman benim teorinin bir kısmi çöpe gidiyor gibi.. Neyse sen devam et kesmiyim..

HI:      Bakkallar bile mezeci formatında olurdu. Meze kültürünün ne kadar gelişmiş olduğuna bir örnektir bu aslında. Pastaneler de bugünkünden çok daha azdı ama hepsi markaydı. Bahar pastanesi Kurtuluş’taydı. Maskot pastanesi Kurtuluş’ta. Bahar pastanesi adisababa yapardı. Rum’du. Avrupa’ya buradan yayılmıştır. Daha sonra Bahar pastanesi Sivaslı bir aileye geçti, yeni Bahar pastanesi koydular adını. Simdi tüpçü orası. Çiğköfteci falan da olabilir. Yordan pastanesi vardı. Pangaltı’da. Bulgardı onlar. Simdi Şişli balıkçısı. Pangalti metronun orada. Sonra aşağıda Minyon pastanesi vardı. Yahudi’ydi. Pastaneler belli aralıklarla diziliydi, Nazar vardı mesela, ama işte bunlar Kurtuluş ana caddede dizili.

Mirto pastanesi vardı mesela. Şimdi orası Tuşba. 1973’te Tuşba oldu. Yandı. Aynı aile Tuşba’ya çevirdi.

CT:      Mezeciler ve bu kültür.. Hemen bir teori geliştireyim. Mezecilerin bu kadar çok olması, evde yemek az yapılıyor, mezecilerden alınıyor gibi bir şey mi?

HI:      Hayır, evlerde yemek az yapılıyor diye bir şey yok. Evde yemek yapılıyor. Mezecilerden de yemek alınıyor. Öyle bir yemek yapıyorsun ki mesela, o yemek o mezeyi gerektiriyor. O ara harcı öyle tamamlıyor sofrada. Her mezeciden de her şey alınmaz. Herkesin iyi yaptıkları var. O olacak sofrada. Hangisi makbulse.

CT:      Turşucu? Pelit?

HI:      Pelit çok eski. Gözümüzü açtık Pelit vardı orada. Çok eskidir. Aynı aile devam ediyor. Karşıdaki balıkçıdaydı eski yeri.

Pangaltı’dan başladık belli aralıklarla yayılan pastaneler dedik ya, taa Kurtuluş sonlarına doğru. Bunların aralarına giren taklitleri başladı sonradan. Mezeciler yavaş yavaş kayboldu yerlerine taklitçi pastaneler açıldı. Baklavacı kadayıfçı mesela. Doğudan gelenlerle. Tulumba tatlısı yoktu mesela. Simdi birçok yerde var. Zamanla maalesef hepsi el değiştirdi. Tabi bazıları ismen duruyor, Nazar gibi ama sahipleri eski sahipleri değil hiçbirinin artık.

CT:      Nüfusla ilgili de biraz bahseder misin?

HI:      XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar tamamen Rum. Sonra Ermeni ve Yahudi’ler geliyor. XX. yüzyılın başlarında gelen tramvayla birlikte Müslüman aileler de görülmeye başlıyor. Klasik Müslüman baskısından kurtulmak isteyen ve biraz daha rahat yaşamak isteyen parası da olan Müslüman aileler buraya geliyor.

CT:      Senin geldiğin zamanlarda nasıldı? 1965’ler?

HI:      O zamanlarda bile Müslümanlar hala azınlıktaydı. 40% civarı ve hatta belki biraz daha az. Hala bazı apartmanlar olduğu gibi Rum o sıralarda. Bir ya da iki tane Yahudi falan ancak. Mesela bugünkü Derviş Eroğlu Kültür Merkezi’nin olduğu yer, o sokak mesela, olduğu gibi Rum’du. Büyük yangında ve varlık vergisi ve 74’te falan gidiyor ama unutmamak lazım ki diğer birçok yerlerden de Rum ve Ermeni’ler buralara geliyor. Daha güvende hissediyorlar. Kalabalık neredeyse orada daha güven hissi var. Yeşilköy Bakırköy vs. gibi yerlerden çıkış oluyor oraları seyrekleşiyor. Daha korunma psikolojisiyle buralara geldiler. ASALA meselesinden odlayi Ermenilerden gidiş oldu. 80 sonrası tekrar gidiş oldu. Ve giderek azaldılar. 70’li yıllarda Erzincanlı Sünni Müslümanlar geldiler. Bunlar ticarete de meyilli adamlardı. Gidenlerin evlerini aldılar. Çeşitli şeyler oldu şimdi oralara girmeyelim. Giderek yayıldılar. Ciddi bir Erzincanlı görünür nüfus oluştu. Sivaslı Aleviler daha arkaya çekildi. 90’li yıllarda Cihangir’den kovulan eşcinseller girdi. Bir de Romanlar..
CT:      Kurtuluş’un yeni yerlileri?
HI:      80 kırılma noktasıdır, bir dönümdür. Sürekli azalıyor falan bir şekilde gidiyor ama 80 önemli.  Viraj orada dönüldü aslında. ASALA ile beraber militarist bir Ermeni aşağılaması geldi. MHP’liler Sefa meydanında kalmışlardı aslında ama 12 Eylül sonrası açıldılar. Kilise önü mesela boş arsaydı. Orayı aldılar halı saha yaptılar, boşalan yerlere Hacıhüsrev’in Romanları geldi. Dışarıdan da daha önceden gidenler geri geldi ve son durağa doğru çıktılar. O arada çek senet mafyası işi başladı. Yalnız yaşayan gayrimüslimlerin evlerine girildi zorla senet imzalatıldı falan, bir dolu şey oldu.

90’lara doğru geliyoruz. Bu sıralarda eşcinseller girdiler. Taksim’e daha yakın olduğu için bu bölgeyi seçtiler, biraz da belki de bölgenin mirasından gelen daha rahat yaşama koşulları da çekmiş olabilir oralara. Kimsenin özel hayatına karışılmıyor olması falan etkili olmuş olabilir. Doğudan bir Kürt göçü oldu. Yakılan köyler falan doğuda, işte aynı zamanlara rastlıyor. Hacıahmet’e yerleştiler. Zenciler de ayni bölgelerde görülmeye başlandı. Hacıahmet ve Sefa meydanı civarında. Sonra Hacıhüsrevliler onları kovaladı ama şimdi tekrar görünür oldular.

CT:      Çok enteresan görüntüler var aslında sokaklarda. Louisiana’da rastlasan bile dönüp bakacağın kıyafetlerle dolaşan zenci kadınlar var sokaklarda. Sadece zencilerin gittikleri Pub’lar oluşmuş vs. Aslında buralara yerleştiler mi onu da anlayamıyorum. Çünkü bu tip durumlarda kendi mutfaklarıyla falan geliyor olmaları lazım ama öyle bir durum da yok.

HI:      Son dönemde bir grup Suriyeliler de var. Onu da unutmamak lazım. Sosyolojik yapı çok değişti.

CT:      Bölgenin ismi Tatavla’dan değiştirilirken nasıl Kurtuluş ismi ortaya çıkmış (nerden kimden kurtuluyoruz), Ergenekon Caddesi ismi vs. vs. bunları atlıyorum, başka bir platformun soruları bunlar..

Oğuz Apartmanı.. Kitabının en sıcak ve belki de diğer benzeri kitaplardan seninkini ayıran, başka bir yere koyan bölümlerinden bir tanesi bu. Apartmanları ve orada yaşayanları anlatıyorsun. Oğuz Apartmanı hakkında da bir şeyler anlatsana burada. Kim yapmış mesela vs..

HI:      Reşat Oğuz. Karadenizli. Mal sahibi o. Yöneticiydi ilk zamanlar falan. O apartman yapılmadan önce oradaki 2-3 katlı binayı alıyor ve orayı yıkıp bu binayı yapıyor ve 5 no’lu daireye yerleşiyor kendisi. Karadenizli hırçınlığı vardı ama aslında çok iyi birisiydi. Karısı vardı, Behice Hanım, acayip iyi bir insandı. Bilge bir insandı ve herkes onu çok severdi. Büyük oğlu babası gibi küçük oğlu annesi gibiydi. Tipleri de benzerdi zaten.

CT:      Kitapta Oğuz Apartmanı bölümünü okurken şunu hissettim. Ben de Şenlikköy Florya’da doğdum. Rum bir aileye aitti oturduğumuz ev. 6-7 Eylül olayları sırasında Ömer Dedeme geliyor binanın sahibi. Arkadaşı. Korkuyorlar tabi. Dedemlerde bir süre kalıyorlar. Dedem de şöyle bir yöntem buluyor korumak için, damadını ve kızını oraya kiracı olarak yerleştiriyor. Ben de orada doğmuşum. Sahibini hatırlayamıyorum ama eşi Melpo ve Kızı Vaso Teyzeler ve çocukları Marula ve Bebeka hepsi aynı katta bir dairede otururlardı. O da bodrumuyla beraber 5 katli bir binaydı. Bahçe içinde bir binaydı. Her kata bir daire olan bir bina. Oğuz apartmanını okurken o binayı hatırladım. Bizim bina da sabun kokardı. Bütün kapılar çocuklara açıktı. Her daireye girer çıkardık, mutfaklar bize açıktı. Çocuklar sevilirdi. Yedirirlerdi bizi hep. Evde bir şey piştiği zaman muhakkak bize de yedirirlerdi. Yok dolma, ya da evde pirzola pişse falan.. Kokuya çok duyarlıydılar. Bir şey pişecek ve kokacak o yemekten çocuklar yemezse tatmazsa olmaz. Sonra hasta olsak muhakkak haberleri olur. Gelir bakarlar. Bayramlarda mutlaka hediye verilir. Okul ilk günleri hediyeler verilir falan. Komşuluk vardı diyeceğim ama sanki bu bahsettiğim başka bir şeye giriyor, İstanbul terbiyesiydi bu sanki o zamanlar. Tabi zaman içinde bu kayboldu. Bizim jenerasyon bunu kaybetti.  Sanki sizin apartmanda da, Oğuz apartmanında da durum benzerdi. Siz de çocukken her yere girebiliyordunuz.

HI:      Tabi… Behiye Hanım Teyze aşure yapardı. Mutlaka bizi çağırır, bunu annene götür der ama önce mutfakta bize bir kap aşure mutlaka yedirirdi.  Dairelerin iki kapısı var. Mutfak kapısından alır ve kasemiz orada hazır. Surat falan yok hatta gelince çocuklar sevinirlerdi. Mesela Madam Dona bir şey yaptı. Çağırır bizi, çocukları hemen, mutfaktaki masada kurabiyeleri yedirir ve bize bir miktar da paketle verir ve aşağı gönderir.

Yalancı dolma yapılır mesela, bir tabak mutlaka verilir. Biz de mutlaka aşure her daireye dağıtırdık. Sonraları 4 numaraya Acem bir Şii aile gelmişti orada yaşlı bir teyze vardı babaanne derdik, o da yapardı aşure. Apartmandaki ve mahallede oynadığımız bütün çocuklar bize gelir annem hepimize peynirle sana yağını ezer herkese çay verir, yumulur yeriz. O çocukların hepsi koskoca adam şimdi ve hepsinin hafızasında o tat var. Bir yerde görsek birbirimizi, annemin o sana yağı peynir karışımından bahsederiz.

CT:      Ben bu Japon’a takıldım. O da uyum sağlamış, kapıyı açık tutmuş anladığım kadarıyla değil mi?

HI:      Evet tabi. Biz ilk Nescafe’yi onda gördük. Sütlü Nescafe, soğuk ya da sıcak içmeyi orada öğrendik. Sonra karısı da geldi hep beraber fotoğraflarımız var.

Bana uzaktan kumandalı tank getirdi. Kablolu tabi ama uzaktan kumandalı ve o zaman çok havalı tabi.. İlginç oyuncaklar getirirdi. Fotoğrafları renkli bastırıp Japonya’dan getirtti. Biz o fotoları haftalarca heyecanla bekledik. Bayram ettik bütün mahalle.
CT:      Bir de terbiye de vardı çocuklarda değil mi? Nasıl öğrendiysek. Annemin bana aman oğlum sakın misafir odasına grime falan dediğini hatırlamıyorum ama içerilere falan girmezdik çok, yaramazlık yapmazdık dairelerde yani. Terbiyeli olurduk. Mutfağa girilir o kadar. Aileler de birbirine saygılıydı kutlamalarda vs. hiç atlamazlardı. Gayrimüslimler ramazanda tatlı getirir, onların paskalyaları kutlanır vs. vs.

HI:      Kesinlikle. Bayramlarda her daireye gidilir. Reşat Amca’ya çıkardık mesela hiç unutmam. O karısından mendil ister, içine 2,5 lira koyardı çocuklara verirdi. Mendil para için zarf aslında. Bazen yanında çorap verir falan.

CT:      Benim hatırladığım ve hissettiğim, bence en önemlisi, gidildiği zaman bunlar suratla yapılmaz. İstenirdi gidilmesi, beklenirdi..

HI:      Ve hatta gitmezseniz alınırlardı. Bayramın birinci gününün ritüellerinden biriydi bizim için. Olmazsa olmaz, gitmezsen olmaz. 5 numara bekler 4 numaraya da gitmek lazım falan filan. Herkese gidilir.

CT:      Son konumuz, seni biraz yordum farkındayım ama bulmuşken..

Kabadayılar.. Anladığım kadarıyla bu kültürün içinde var. Eskiden geliyor, zaten konuştuk tekin yerler değildi diye. Sen kitapta da bahsetmişsin eski ve yeni kabadayılardan. Çok eskilere girmicem, kitapta baya anlatmışsın. Birçok seri katil ve güvenliği uğraştıran kişiler buradan çıkmış.

Ama kitabı okurken ve senin burada anlattıkların: düz bir yol, kabadayılar, karnavallar, herkes temiz giyiniyor, işten gelince sokaklarda dolaşıyorlar falan gibi şeyler.. İster istemez Godfather filmi geliyor insanın aklına. O ünlü sahne, Don Corleone portakal seçerken vuruluş sahnesi, aynı caddede başka sahne karnaval ve geçit yapanlar vs. Nasıl bir benzetme bu sence?

HI:      Tam da öyleydi. Mesela Kürt İdris. Orda niye oturuyorlar. İkinci kadınları, o dönem metres diyorlar, o kadınlar Rum. Niye? Onların daha özgür yaşamından geliyor olabilir, daha bakımlı belki de, ya da değişik geliyordur. Kürt İdris’in ikinci karısı Rum’du. Ondan çocukları vardı. Baya bir yaşantısı var. Çocukları da mahalle arkadaşlarımız. Kürt İdris geldiğinde hemen karşıda Ali’nin gazinosuna geçer. Orada oturur. Herkes etrafında. Biz de meraklıyız. Hal hatır sorar, sorunu olan gelir, esnaf falan, onları dinler sorunları çözer. Sıkıntısı olanlara para verir ya da adamlarına verdirtir. Esnaf saygı gösterir.

CT:      Tam bir Godfather filmi sahnesini konuşuyoruz işte değil mi?

HI:      Aynen öyle. Bazen yanında Dündar Kılıç gelir. Daha tantanalı olur o zamanlar tabi bu olaylar. Dündar Kılıç’ın evi de o zamanlar orada tabi. Oflu İsmail hemen yan tarafta falan. Orada onların paralel bir yaşamları vardı. Alternatif yaşantılarını orada kurmuşlardı kendilerine. Onların kabadayı raconu vardı tabi.

Kurtuluş’un son durağına yakın bir bölgede. Daha önceki meyhaneler de gazinolar da orada yoğun, tulumbacıların mekânları oralarda yoğun, külhanbeyleri ağırlıklı olarak orada. Meydan orada, merkez orada. O yüzden de buralarda yerleşmişler tarihten beri sanki. Simdi hiçbiri yok tabi, ya da bizler bilmiyoruz.

Mesela Kürt İdris’in çocukları ile oynuyoruz, Gayrettepe’de oto galerisi vardı, hadi yürüyerek oraya gidelim derlerdi, hep beraber oraya gidilir. Tabi biz onun çocuklarıyla gitmişiz, adamları bize çok ilgili davranır. Kürt İdris oradaysa gelir mutlaka ve bize nasihat verirdi. Okuyun çocuklar, bizim yollarımıza heves etmeyin, bunlar yol değil falan derdi. Sonra da bizi arabasıyla Kurtuluş’a bıraktırırdı. O arada kendisi de gelirse yolda iner gider ama şoföre tembihler bizi bıraksın diye. Yolda da nasihat verir bize aman okuyun falan..  Sorar sen kaçtasın dersleri tek tek sorar falan. Sonra kardeşi arka sokakta otururdu, onun da çocukları arkadaşlarımızdı.

Sonra onlar Ali’nin gazinosunun oraları aldılar atış poligonu yaptılar. Bir ara kumarhane olacak dendi sonra poligon oldu. Sonra orası Carrefour oldu. Diğer çocuklar plak işleri ile ilgilendiler ama çok tadında götüremediler.

CT:      Hüseyin çok teşekkür ederim, ben sohbetten çok zevk aldım ve aklımdaki sorulara da cevap buldum. Konu çok uzun tabi, her şeyi burada ele almamız imkansız. Ben kitabını çok severek okudum, herkese de tavsiye ederim. Ayrıca 1001 İstanbul’un Kurtuluş yürüyüş turlarından birine tekrar katılıp burada konuştuklarımızı seninle bir daha gezeceğim ilk fırsatta.

Sanırım yeni bir kitap hazırlığındasın, bu sefer bizi daha uzak diyarlara götüreceksin. Onu da merakla bekliyoruz, umarım en kısa zamanda bitirirsin.

 

CİHAT TOKGÖZ 

 

 

Yorumlar

Yorum

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir