TEVFİK FİKRET ÖZEL SAYISI!

EGEMEN DEMİRCİOĞLU

Tevfik Fikret’in ölüm yıldönümü vesilesiyle, son nefesini verdiği evine bir ziyaret

(Püfür Püfür Boğaziçi tefrikalarından Tevfik Fikret’le ilgili bölümleri aktarıyorum. Hatırlattığı için sevgili Murat Özdemir’e teşekkürler!)

Kuş Yuvası

Tevfik Fikret’in “Aşiyan”’ına Boğaziçi Üniversitesi’nin manzara terasından baktığımızda, onun çalışma odasının “batıya açılan” tarafını  ve Tevfik Fikret’in çalışma odasından çıkarak direkt Robert College’e geçmesini sağlayan köprüyü görürüz.

Biz Tevfik Fikret’i Galatasaraylı biliriz. Gerçekten, Tevfik Fikret Galatasaray Sultanisi’nden mezun oldu (hem de birincilikle). Kişiliği orada şekillendi. Recaizade Mahmut Ekrem hocasıydı. Resim yapmayı, yine Galatasaray’da, hocası Şeker Ahmet Paşa’dan öğrendi.

Ama onun asıl yuvası Robert College’di. Dönüp dolaşıp sonunda oraya demir attı ve hayatını oradan kazandı. Okulun Türkçe bölümünün başındaydı ve ismi okulla özdeşleşen kişilerdendi.

Tevfik Fikret, Yeni Zelanda’ya yerleşme hayalleri suya düşünce, ona benzer bir hayali daha yakın bir yerde gerçekleştirmeye karar verdi ve şu gördüğümüz evi yaptırdı. Adını “Aşiyan” koydu. Bu kelime Farsça olup “kuş yuvası” demektir. Evin tamamlanmasının miladi yılını (1905) Arap rakamlarıyla yazılmış olarak çatının altında görürüz.

Tevfik Fikret’in evi şimdi Aşiyan Müzesi olarak halka açık (ücretsiz).

Çevreci Tevfik

Aşiyan’ın bahçesinde, Fikret’in kendi tasarladığı havuz ve banklar vardır. Tevfik Fikret, bunları, birtakım kayaları kullanarak, bahçenin doğal görünümüne zarar verilmeyecek şekilde yaptırmıştır. Bu gerçekten çağının ilerisinde bir davranış.

Kaya havuzlardan birinin başında taşa yazılmış bir şiir görürüz:

Ey taş, sen en ey kitabe-i

Jengin-i kün fekan

Bir ser şikeste heyke-i

Bül hevli andıran

Vaz’ınla seyri-i hilkat

Edersin, pür iştibah

Ettin mi bari sen o

Büyük sırrı iktinah?

Sen bari anladın mı

Ey kalb-i zi-huzur

Hep taş yürekler neye

Alemde şevk ü sür?

Şiir bize Tevfik Fikret’in dili hakkında bir fikir verir.

Fikret, toplumsal meseleleri ele aldığı şiirlerinde bile son derece ağır bir dil kullanmaktan çekinmemiştir. Bırakın halkı, o zamanın en okumuş insanlarının bile anlayamayacağı bir dildir bu.

Şuna dikkat çekmek isterim ki, kullanılan dil “o zamanın Türkçe’si” değildir. İnsanlar o zaman da bildiğimiz Türkçe’yi konuşuyorlardı. Kanıt olarak yine Tevfik Fikret’in şiirlerini gösterebiliriz:

Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder,

Bugün açız yine; lakin yarın, ümit ederim,

Sular biraz daha sakinleşir… Ne çare, kader!

– Hayır, sular ne kadar coşkun olsa ben giderim,

Diyordu oğlu, yarın sen biraz ninemle otur,

Zavallıcık yine kaç gündür işte hasta

(…)

Veya çocuklar için yazdığı şu şiir:

Güneş, bilmem, kime kızgın;

Ateş püskürüyor yine.

Orak elinde yaz nine,

Dereye doğru yürüyor.

Yanık alnı ter içinde

(…)

Orada mezarı da var Tevfik Fikret’in. Tevfik Fikret, Aşiyan’a gömülmeyi vasiyet ettiği halde, evin akıbeti belli olmadığından Eyüp’e gömülmesini tercih etmiş arkasında bıraktıkları. Naşı çok sonraları törenle buraya nakledilmiş.

Sakız faciası

Tevfik Fikret’in müze evinin salonunda bir “baba” köşesi var. Tevfik Fikret’in babası okumuş bir insandı. Devlette mevki sahibiydi. Bir jurnal üzerine Abdülhamit onu taşraya sürdü. Adamcağız yıllarca memleketinden uzakta yaşadı ve gurbette öldü. Tevfik Fikret’in Abdülhamit’e olan kininin nedenlerinden biri buymuş.

1820’lerdeki Yunan isyanını bastırırken Osmanlı devleti Sakız’da büyük katliam yaptı. Sonuçta binlerce Rum çocuğu anasız babasız ortada kaldı. Bunlardan bazılarını Müslüman aileler evlat edindiler, Müslüman bireyler olarak yetiştirdiler.

Tevfik Fikret’in annesi de, işte böyle iki Sakız’lı Rum çocuğunun, evlat edinilip birer Müslüman olarak birlikte büyüdükten sonra evlenmelerinden doğdu (bu ayrıntılar Hıfzı Topuz’un Elbet Sabah Olacaktır başlıklı Tevfik Fikret biyografisinde var).

Salonun öbür tarafında da bir “oğul” köşesi var. Burada, Tevfik Fikret’in tek karısından olan tek çocuğu Haluk’un resimlerini görüyoruz.

“Tek karısı” diye vurgulama ihtiyacı duydum çünkü aklımda dönemin başka iki alafranga entelektüeli vardı: Abdülhak Hamit ve Osman Hamdi Bey. Bunlar Türk, İngiliz ve Fransız karıları sıraya dizdikleri için Tevfik Fikret’in hayatı boyunca tek karısı olması ilginç geldi bana (arada platonik bir aşk olmuş galiba).

Tevfik Fikret Haluk için çok şiir yazdı.

Mesela Haluk’un Amentüsü. “Amentü”, “inandım” demek. İman ikrarı anlamında kullanılıyor. Demek ki, Tevfik Fikret bu şiirde kendi inancını ilan etmiş oluyor.

(…)

Toprak vatanım, nev-i beşer (insan türü) milletim.. İnsan

İnsan olur ancak bunu izanla, inandım.

Şeytan da biziz, cin de, ne şeytan ne melek var

Dünya dönecek cennete insanla, inandım.

(…)

İbna-yı beşer (insanoğulları) birbirinin kardeşi… Hülya

Olsun, ben o hülyaya da bin canla inandım.

Haluk Robert College’de okudu. Hıristiyanlığı seçti. Papaz oldu. Amerika’da yaşadı ve orada öldü.

Mehmet Akif, bir şiirinde “Biraz bol para ver, Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder” diye laf atıyor Tevfik Fikret’e, Robert College’de öğretmenliğini kast ederek.

Tevfik ona bir şiirle cevap veriyor:

(…)

Telkinlere aldanmıştım,

(…)

Sevdim Allah’ı da, Peygamber’i de,

O alay kaldı bugün hep geride

(…)

Beşerin böyle dalaletleri (sapkınlıkları) var

Putunu kendi yapar, kendi tapar

Ara git deyrini (kilisesini), gez Kabe’sini

Dinle tekbiri, işit çan sesini

Göreceksin ki bütün boşluktur.

(…)

Düzme Allah’ı gibi Şeytan’ı

Buda’sı, Ehrimen’i, Yezdan’ı (bu sonuncular Zerdüştlerin iyi ve kötü tanrıları)

Topunun haliki bir vehm-i cebin (bunların hepsini yaratan, korkak bir uydurmadır)

(…)

Haluk köşesinin hemen yanında, bu ateistin yakın dostu, müstakbel İslam Halifesi Şehzade Abdülmecit Efendi’nin tablosu duruyor.

Sis

Tevfik Fikret Abdülhamit’e için için kızsa da siyasete hiç bulaşmıyordu. Yine de başı derde girdi. Babasının sürüldüğü günlerde, hiç yoktan gözaltına alındı. Meşhur Hasan Paşa karakollarından birinde iki gün sorgulandı. Evi arandı filan.

Bir gün patladı Tevfik. İstanbul’u sis bastığı bir gün, evin etrafında gene hafiyeleri görünce bir şiir döşendi.

Yine ağdalı bir dil kullandı:

Sarmış yine afakanını bir dud-ı muannid, Bir zulmet-i beyza ki peyapey mütezayid…

Hırsını İstanbul’dan çıkarıyordu ama öfkesinin asıl hedefi Abdülhamit’ti.

(…)

Ey köhne Bizans, ey koca fertut-ı müsahhir

Ey bin kocadan arta kalan bive-i bakir

Yani:

Ey köhne Bizans, ey koca büyücü bunak,

Ey bin kocadan arta kalan el değmemiş dul

(…)

Örtün ,evet, ey haile…Örtün, evet, eş şehr

Örtün ve müebbed uyu, ey facire-i dehr

Yani:

Örtün, evet, ey facia…. Örtün, evet, ey kent

Örtün ve sonsuza kadar uyu, ey dünya orospusu

Dostu Şehzade Abdülmecit Efendi de şiirin tablosunu yaptı. Tablo salonda sergileniyor şimdi. Dikkatle bakarsanız, sisin arkasında İstanbul’un siluetini seçebilirmişiz.

Tevfik Fikret hiç ülke dışına çıkmadı. Galatasaray Lisesi ve Robert College vasıtasıyla alafranga bir memleket çocuğu oldu.

Darwin

Üst katta Tevfik Fikret’in çalışma odası var. Odanın batıya açılan tarafına dışarıdan değinmiştik. Orada özellikle bir Darwin portresi dikkat çeker. Bugün bile hazmı güç olan Darwin’in Tevfik Fikret’in odasında böyle prestijli bir yerde durması anlamlıdır.

Öteki taraf ise Doğu’ya açılan pencere oluyor.

Doğu tarafındaki masanın üzerinde, Tevfik Fikret’in elinden çıkmış Aşiyan çizimlerinden örnekler görüyoruz.

İstanbul Ansiklopedisi’nin Afife Batur tarafından yazılmış olan Aşiyan maddesinin bir bölümünü aktarıyorum (alıntının uzunluğunu bağışlarsanız):

“Aşiyan’ın önemi, Tevfik Fikret’e ait oluşunun yanı sıra, onun tarafından tasarlanmış ve yapılmış olmasındadır.19’uncu yüzyılın sonuna doğru, Avrupa’da, daha çok da İngiltere’de görülen amatör ve kişisel tasarım ürünü ve kırsal karakteri belirgin küçük konut yapımının Türkiye’de bilinen birkaç örneğinden biridir.

Önce mimarlar eliyle, sonraları ise amatör tasarımcılarca sürdürülen, rahat, cesaretli, serbest taşra evi yapımları, özgür bir yaşam kültürü ile birlikte dönemin aydın kesimi tarafından benimsenmiş bir moda idi.

Bu eğilimin en başarılı örneği, İngiltere’deki ünlü Red House’dır.

Osmanlı elit kesiminin Avrupa’da olan bitenden habersiz olduğunu sanmak yanıltıcı olur. Aşiyan Müzesi’nde Fikret tarafından yapılmış küçük ev resimleri, Avrupa’dan gelen dergi ve model kitaplarındaki ev resimlerine birebir benzemektedir.”

Millet Marşı

Tevfik Fikret, “Hürriyet Hürriyet” diye iktidara gelen İttihatçılar’ın otoriterleşmesi sürecinde büyük hayal kırıklığı yaşadı (“Kardeşlik Kardeşlik” diye de gelmişlerdi gayri Müslim nüfusla ilgili olarak, onun da sonrasını biliyoruz). İçine kapandı.

İttihatçılara karşı Han-ı Yağma’yı yazdı.

Bu sofracık, efendiler – ki iltikaama muntazır

Huzurunuzda titriyor – bu milletin hayatıdır

Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır

Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

(…)

Halbuki, İkinci Meşrutiyet’i büyük umutla karşılamıştı.

Bir gece önce Aşiyan’a hırsız girmiş, her şeyi alıp götürmüştü: takılar, şamdanlar, sofra takımları ve Tevfik Fikret’in elbiseleri. Bir tek yazlık keten elbisesi kalmıştı Tevfik Fikret’in. Fikret (o hep şık giyinen Fikret) o buruşuk beyaz elbiseyi sırtına geçirdi, ayağına da eski siyah ayakkabılarını giydi, Aşiyan yokuşunu koşa koşa indi ve doğru şehre gitti kutlamalara katılmaya (bu ayrıntılar, Hıfzı Topuz’un bahsettiğim kitabından).

İttihat ve Terakki üyeliği de teklif edilmiş Tevfik Fikret’e ama o yanaşmamış. Yine de İttihatçılar’ın siparişi üzerine bir marş yazmış. Adı Millet Marşı:

Çiğnendi, yeter, varlığımız cehl ile kahre,

Doğrandı mübarek vatanın bağrı sebepsiz,

Birlikte bugün bulmalıyız derdine çare,

Can kardeşi, kan kardeşi, şan kardeşiyiz biz

Millet yoludur, hak yoludur, tuttuğumuz yol,

Ey hak, yaşa, ey sevgili millet yaşa… var ol

Biz bu arada konuşa konuşa Tevfik Fikret’in yatak odasına girmiş bulunuyoruz.

Tevfik Fikret tam İstiklal Marşı’nı yazacak adamdı, diyenler var. Ömrü vefa etmedi her şeyden önce. Ama Atatürk’le kafa dengi olduğu kesin. Atatürk Tevfik Fikret’e toz kondurmuyor. Ayrıca “Fikri Hür, Vicdanı Hür, İrfanı Hür” olan da Tevfik Fikret’tir.

Kimseden ümit-i feyz etmem, dilenmem perr ü bal

Kendi cevvim, kendi eflakimle kendim tairim

İnhina tavk-ı esaretten girandır boynuma

Fikri hür, irfanı hür, vicdani hür bir şairim

Tevfik Fikret sigara kullanmaz, ağzına içki sürmezdi. Ama çok genç yaşta öldü (1867 – 1915). Şekerden. Hem de şu önümüzde duran yatakta. Yatakta iken naşının fotoğrafı çekildi. Yakınlarından olan bir kadın ressam koşup geldi yüzünün kalıbını çıkardı. Bunlar o dönem için çok yadırgatıcı şeylerdi. Şimdi duvarda sergileniyor o fotoğraf ve o kalıp. Öldükten sonra bile eksantrik olmayı başardı Tevfik!

Sevgili ağabeylerimiz

Ve koridorda Galatasaray köşesi.

Tevfik Fikret Galatasaray’a müdür olduğunda, Beyoğlu’ndaki okul binası daha yeni yanmış olduğundan dersler Beylerbeyi’nde yapılıyormuş. Öğrencilerin disiplin durumunu Hıfzı Topuz anlatıyor:

“Bazen sınıfta kırk öğrenciden yalnız dördü kalıyor, ötekiler Beylerbeyi tepesinde içki alemleri yapıyor, Kuzguncuk kahvelerinde tavla oynuyor, Boğaz’da sandal sefalarına çıkıyorlardı.

Sabah okuldan ayrılan öğrencilerin ancak geceleri yatakhanede bir araya geldikleri oluyordu. Bunların yanı sıra, öğrenciler okulda sigara içiyor, kağıt oynuyor, gazeller okuyor ve öğretmenler bunlara asla söz geçiremiyordu.”

Bunları okuyunca, söz konusu insanlar tarihi şahsiyetler olmaktan çıkıp kanlı canlı “ağabeyler” oldular gözümde!

Tevfik Fikret okulu adam etmeyi görev edinmiş. Ama okulun bütçesinde kesinti yapılınca kızıp basmış istifayı. Zaten Tevfik Fikret’in hayatı kızıp istifayı basmalarla dolu. Memuriyetten, Servet-i Fünun’dan (Robert College’den hiç istifa etmedi ama). Gençliğinde, yerleştirildiği bir devlet dairesinde hiçbir iş yaptırılmayınca, boş oturmayı kendine yediremeyip istifa etmiş. Birikmiş maaşlarını ödemeyi teklif etmişler, reddetmiş!

Tevfik Fikret’in bu gururlu tavırları, onun şahsiyetinin ötesinde, Osmanlı toplumunun okumuş kesimindeki kökten bir zihniyet değişikliğinin işareti olarak da yorumlanabilir. Kulluktan çıkmış, bağımsız ve gururlu birer birey olmuş insanlar yani. Ondan önceki kuşağın muhalif entelektüelleri, padişahtan ihsan kabul etmekte hiçbir sakınca görmezlerdi.

Bu arada, Tevfik Fikret, Galatasaray Spor Kulubü’nün ilk hamisidir.

Şimdi alt kata, yemek salonuna inelim.

Sokrat’ın Mağarası

Yemek salonu çok hoşuma gitti. Ama sonra, yemek salonu olarak bodrumda bir odanın seçilmesi bana ilginç geldi. Belki de iyi bir fikir bu: insanlar çevreleriyle değil birbirleriyle ilgileniyorlar, muhabbet daha sıcak oluyor.

Bütün ev gibi buranın da duvarlarında Tevfik Fikret’e a ait tablolar var.

Mutfağın bahçeye bakan penceresine Tevfik Fikret “Sokrat’ın Mağarası” derdi (söz konusu olan, Eflatun’un felsefesinin temelini oluşturan alegoridir).

Burada müze ziyareti bitmiş oluyor.

Aşiyan Müzesi’nin bir sesli elektronik rehberi var. Son derece başarılı buldum. Elektronik rehber, tefrikada yer almayan birçok ilginç ayrıntı veriyor.

* * *

Osmanlı şairleri, iki tane yabancı dilin (Arapça ve Farsça) kelimelerini, bunların Türkçe’de kullanılıp kullanılmadığına, bir çağrışımları olup olmadığına bakmadan, sırf kafiye olsun ve bir müziksellik sağlansın diye kullanabiliyorlardı.

Olaya esprili yaklaşmama izin verirseniz: aynı şeyi Fransızca ve İngilizce’nin kelimelerini kullanarak yapsak ne olurdu diye hayal ettim. Mesela şöyle bir “şiir” olsa:

Visajında gördüm o lüminö imıcı

Konsiv ettim o irrivörsibl transformeyşını

Ne fayda, ritörnü yoktur o jurun

Etsek de rögre profondeman gluarını o manyifik epokun

Nitekim, Tevfik Fikret’in espri olsun diye yazdığı şiir de aşağıda:

Şu pür-nücum kontuar (comptoir)

Size olur mu dortuar (dortoir)

Uzadı gitti istuar (histoire)

Egemen Demircioğlu

Yorumlar

Yorum