AL BENİ GÖR BENİ

 

Oturmaktan yoruldum

Geze geze duruldum

Bir güzele vuruldum

Kuş oldum, çiçek oldum, kedi köpek oldum kurtuldum da

Saat olup kuruldum

Vaktinde çala çala bozuldum

Bir kendin bilmez cesaret ile masala da kuruldum.

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken; ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken; yaranı safa, kızıştı kafa, ak sakal, kara sakal, berber elinden yeni çıkmış bir taze sakal. “Kasap olsam sallayamam satırı, nalbant olsam nallayamam katırı, hamama girsem sorar mıyım natırı, nadan olan bilmez ahbap hatırı.” Bir soluk alayım masalıma başlayayım. Çıktı yola masalımız İstanbul’dan.

Göz önünde olsa, ortaya çıksa hemen fark edilecekmiş aslında. Oysa dileği izbelikte kıyıda köşedeyken görülebilmekmiş. Önceleri çok yadırgamış kendisini, neden ben böyleyim diye. Herkes bir tuhaf bakıyormuş, bakmak bir yana, işaret parmaklarını uzata uzata hilkat garibesi görmüş gibi bas bas bağırıyorlarmış aynı zamanda. “Bakın bakın, şuna bakın ne tuhaf böyle!” Öyle kötü hissediyormuş ki kendisini, sonunda bir kıyı köşe bulmuş, büzülmüş kalmış orada. Yeni yeri nemli ve serinmiş. Sonra yavaş yavaş büyümeye başlamış. Zamanla sevmiş köşesini, Yıldız Sarayı’nın görkemli giriş kapısının sağ tarafında imiş yeri. Karşısında sarayın güvenlik görevlileri varmış. Gelen giden tüm ziyaretçilere karşı hem çok nazikmişler hem de yardımcı. Ekim ayı güneşi desen en sevdiği güneşmiş, ne gözünüzü alır ne de yakarmış, sadece ısıtırmış içinizi de dışınızı da.  İyice yapışmış köşesine uzanmış biraz daha yukarıya, tam o anda bir çığlık duymuş. “Hey bak albino* bir sarmaşık!” Böyle seslenmiş kırmızı saçlı anne oğluna onu gösterirken. Anne kendinden o kadar eminmiş ki “Albino sarmaşık” derken ona, hayret ederek, sevinerek. Oğlan da merakla dikmiş gözlerini, annesi heyecanla anlatıyormuş hala, “Biliyor musun bu sarmaşıkta renk maddesi yok, onun için beyaz, ben bu yaşıma kadar ilk kez gördüm. Sen ne kadar şanslısın, bu yaşta albino sarmaşığın varlığından bile haberdarsın. Uğurludur kendisi, kızgın güneş yakar kavurur bereket şimdi mevsim sonbahar.” demiş. Sarmaşık kendisini görüp bu kadar sevinen, değer veren, ona çok nadide, harika bir çiçekmiş gibi davranan anne ile oğlu görünce çok heyecanlanmış, bir yandan da içinin daha bir ısındığını hissetmiş. Sevinçle, hayretle bakmışlar anne oğul kendisine bir süre.

Uzaklaşırken neşe içinde sayıyorlarmış kendi kendilerine, “Sarayın penceresinden su birikintisinde yıkanan tombul tepeli bir kuş görmüşüz, camii avlusunda da kulaklarının ucu siyah beyaz bir yavru kedi, işte en son albino sarmaşık; tamamlamışız gezimizi, üçlemişiz sevincimizi.”

Zamanıydı şimdi ara vermenin, hem gördüklerini hem de yediklerini sindirmenin. “Şükretmek için yaşamak gerek,” demiş anne, devam etmiş sonra:

“Ekim güneşi bu, ısıtır da herkesi, yakmaz aynı zamanda.”

*Albino: Genetik bir durum. Her canlıda renk veren melanin adlı pigmentler var. Pigment renk oluşturan moleküller.  Albinizm olan canlıda cilde, saça, göze renk veren melanin pigmenti genetik eksiklik nedeniyle ya hiç yok ya da çok az. Zamanla körlüğe yol açabilmekte.

 

TÜRKAN NOĞAY

Yorumlar

Yorum