Bu Da Böyle Bir Güneydoğu Anadolu Gezisi

Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar hamaklar
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır
Anadolu’yum ben tanıyor musun

Binlerce yıl sağılmışım
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı seher sabah uykularımı
Hükümdarlar saldırganlar haydutlar
Haraç salmışlar üstüme
Ne İskender takmışım
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler gölgesiz
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım görüyor musun

Ahmet Arif

1001 İstanbul’un düzenlediği turlara katılırım ve tüm rehberleriyle zevkle gezerim ama bu defa 1001 İstanbul ile değil bizzat benim naçizane rehberlik yaptığım turu dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Kısaca “kırmızı dantelli gri valizin” macerası…

Güneydoğu Anadolu’da doğup büyüdüğüm coğrafyayı benim rehberliğimle yedi cesur kadın arkadaş dolaşmaya karar verdik. Başlarda, nasıl olsa sevgili dostum Hüseyin Irmak turda olacak diye çok rahattım. Sonra da dostum tura dâhil olmayınca bayağı bir strese girdim; ama tur en azından benim için öyle güzel, öyle eğlenceli geçti ki tüm stresim uçtu gitti.

Lafı çok uzatmadan tur fikrinin nasıl ortaya çıktığını anlatayım. Kasım ayında kızlarla buluştuğumuzda Ahmet Faik Özbilge’nin Mardin turuna hep birlikte yazılmaya karar verdik.  Hazır Mardin’e gitmişken turu uzatıp Diyarbakır ve Urfa’yı da gezelim dedik. Hemen biletler alındı. Gidilecek yerleri ve zamanlamayı kararlaştırma sürecinde herkesin heyecanı gözlerinden okunuyordu. Her birimizden farklı bir ilçe önerisi geliyordu. Oralara kadar gitmişken Adıyaman Nemrut Dağı ve çevresini gezmeden dönmek olmazdı. Turu anlatmadan önce özeleştirimi yapayım.

Öncellikle kızların her söylediğine itiraz ettim, muhalefet oldum. Her akşam odama gitmeden “Kızlar, sabah tekerlek saat 07.00’de döner, ona göre… Geç kalan kendim dahi olsam arabaya almam.” şakasına inanmayanlar, bu konuda ne kadar ciddi olduğumu ses tonumdan ve bakışlarımdan anlıyorlardı. Her gideceğimiz yere “Ya, ben buraya trilyon defa geldim.” demem kızları iyice sinir ediyordu. Bir de gelen her hesaba itiraz etmem grup tarafından hoş karşılanmıyordu; ama bazen gerçekten de haklıydım. Misafirperverliğiyle övünen güzel memleketimizde “turizm” kisvesi altında misafirlere böylesi bir muamele hoş değil. Neyse ki  güzel grubun hoşgörüsü sayesinde bunlar gezinin tuzu biberi oldu.

Lafı uzatmadan gelelim gezimize.

Ahmet Faik ile yaptığımız Mardin-Mezopotamya turundaki dostlarla vedalaşıp Diyarbakır yoluna çıktık. Şanslıydık, kafa dengi ve son derece iyi bir şoför arkadaşla çok uygun bir fiyata anlaşmıştık. Önceden otelimizi ayarladığımız Diyarbakır’a geldiğimizde vakit akşamüzeriydi. Şehri gezmeye Ulu Cami ve çevresinden başladık. Diyarbakır’ın en dar, en izbe mahallelerine dalıp çıktık. Ulu Cami’yi, Dağkapı’yı ve dar sokakları gezdikten sonra acıktığımızı hissettik. Dağkapı’da ciğerciler sokağını bilir misiniz? Peki benim henüz yoldayken arkadaşları götürmeye karar verdiğim Dağkapı Xale Meheme Ciğercisini? İşte orada sokak ortasında kurulan masalara oturduk ve siparişlerimizi verdik. Kızlar ve Ahmet dururlar mı:

-“Rakı var mı?”

Garson çocuğa, fahri tercüman sıfatımla soruyu yönelttim, “var mı” diye…

Çocuk bana dönerek Kürtçe, “Bulurum ama bana da bir duble verirseniz demez mi?”. Mecbur kabul ettik, bunun üzerine rakımız geldi. Meydanda rakılı-ciğerli harika zaman geçirdik. Yemekten sonra eğlenecek mekân aradık ve Ofis semtine doğru yol aldık. Bulduğumuz mekanda umduğumuzu bulamadık ve gecelemek üzere otele döndük.

  1. Gün: Diyarbakır-Adıyaman

Diyarbakır Dört Köşe
İçinde Billur Şişe
Mevlam Sabırlar Versin
Yârinden Ayrılmışa

Dilimizde Diyarbakır türküsü, sabah erkenden uyanıp kahvaltı için Diyarbakır’ın en meşhur kahvaltı mekânı olan Hasan Paşa Hanı’nı pas geçtik. Onun yerine görece sakin, çok güzel bir taş konak olan, Mahabat Kahvaltı Salonu’nda inanılmaz güzel ve keyifli kahvaltıya oturduk. Daha sonra da Diyarbakır’ı gezmeye Dağkapı ve Sur çevresinden başladık.

Önce Diyarbakır’ın sembollerinden Dört Ayaklı Minare’ye ve yerle bir olan Sur mahallesine gittik. Ben orada şok oldum; çünkü çocukluğumun geçtiği mahalleler, daracık sokaklar, o güzelim taş evler yok olmuştu. Canım Sur yok olmuş, yerine branda ile kapatılmış, önünde jandarma bekleyen bir harabe gelmişti. Kendimi tutamayarak ağlamaya başladım. O güzelim mahallelerin yerle yeksan olmasına mı yanarsın, minarenin ayaklarındaki kurşun izlerine mi?

Hançepek ve çevresini gezdikten sonra Sülüklü Han’da kahve molası verdik. Sülüklü Han’ın o muhteşem menengiç kahvesi ve şerbetlerimizi içerken kısaca Han’ın tarihini anlatayım:

1683 yılında Hanilioğlu Mahmut Çelebi ve kız kardeşi Atike Hatun tarafından yapılan Sülüklü Han, restore edilip 2010 yılı itibariyle ziyaretçilerin hizmetine girmiş. Bir zamanlar üç katlı, her katında 18 odanın bulunduğu ve zemin katının ise ahır olarak kullanıldığı Sülüklü Han, günümüze sadece tek kat olarak gelebilmiş.

Han içerisinde eski bir kuyu göreceksiniz. Bir dönem hekimler tarafından burada bulunan kuyudan sülük çıkarıldığı söyleniyor. Şifa bulma amaçlı toplanan bu sülüklerden dolayı hana Sülüklü Han ismi verilmiş. Hanın çok güzel şerbetleri var ve tabi ki vazgeçilmezim menengiç kahvesi, kumda olanından! Kahveler içildikten sonra çok sevdiğim şair Ahmet Arif’in, Mehmet Ali Erbil’in annesi olmayan, Leyla Erbil’e olan dillere destan aşkının izlerine belki rastlarız diye Ahmet Arif Müze Evi’ni de ziyaret ettik. Cahit Sıtkı Tarancı müzesi pazartesi günleri kapalı olduğundan, onu bir başka seyahate sakladık.

Hazreti Süleyman Camisi’ni gezerken çook eskilere, çocukluğuma gittim. Çocukken yaz aylarında halam her perşembe kuzen tayfasını ve beni bu camiye getirir, mini bir mevlit okutturur, sonra da okunmuş suyu bize içirirdi. Su değil de dağıttığı kırmızı akide şekerler muhteşemdi; ama ben yine de mızmızlanır, susamlısını da isterim diye ağlardım. Bu anım, o günlere duyduğum özlemi arttırdı. Eski vilayet, eski cezaevi ve kilisenin bulunduğu tarihi mekânları gezmeyi zaman darlığından ötürü sabah saatlerine sığdırdık. Diyarbakır’ın meşhur surlarının üzerinde yürüdükten sonra şoförümüzün otelde bizi beklediğini öğrendik. Ahmet Faik ile vedalaşarak, On Gözlü Köprü ve Hevsel Bahçeleri’ni hızla gezdikten sonra Adıyaman yoluna koyulduk. Siverek’te öğlen yemeği yiyelim diyorduk; ama gün batımını izlemek için Nemrut Dağı’nda olmamız gerekiyordu. Adıyaman köprüsünü geçip yolda bir tesise uğradık, karnımızı doyurduk. Eğlenceli, bol müzikli geçen yolculuktan sonra Adıyaman’a ulaştık. Hiç otele uğramadan “Nemrut Dağı tırmanışı başladı,” diyeceğim ama öyle eskisi gibi tırmanılmıyor. Dağın zirvesine kadar merdiven yapılmış. Ben daha önce üniversite öğrencisi iken iki defa çok zor şartlarda tırmanmış; hem gün batımını hem de gün doğumunu dağın zirvesinden izlemiştim. Yıllar sonra geldiğimde çok farklı duygular içindeydim. Kısaca Nemrut‘tan da bahsetmek gerekirse:

Nemrut’u, Doğu-Batı medeniyetinin muhteşem bir piramitteki (2150 m) kesişme noktası, dünyanın sekizinci harikası olarak nitelemek yanlış olmaz. Yüksekliği on metreyi bulan büyüleyici heykelleriyle, metrelerce uzunluktaki kitabeleriyle, UNESCO Dünya Kültür Mirası’nda yer alıyor. İki bin yıldır güneşin doğuşunu ve batışını o yükseklikte izleyen dev heykellerin yerinde olmak isterdim. Biz de bilmem kaç basamak tırmandıktan sonra nihayet zirveye ulaşmış ve o muhteşem Kommagene uygarlığının büyüsüne kapılmıştık. Ben daha önce de görmüştüm bunları; ama nedense heykeller gözüme küçülmüş gibi geldi veya ben büyümüştüm. Tabi ki, sakarlığım burada da tuttu. Yok yok, merak etmeyin heykellere bir şey olmadı sadece karda yürüyemedim ve yuvarlandım. Laf aramızda yardım eden de olmadı. Muhteşem güneş batışını ve heykellerin üzerindeki ışık oyunlarını izledikten sonra aşağıya, dağın yamacındaki otelimize geçtik. Otelimiz tam bir dağ oteli. Keyifli bir akşam yemeğinden sonra çalışanlar bize şömine yaktı ve şömine başı muhabbetlere girdik. Artık yedi kadın dağ başında kimleri çekiştirdik, neler konuşuldu vs., vs. onlar da bende kalsın. Sonra tabiî ki odalara…

  1. Gün: Adıyaman-Halfeti

 

Sabah otelimizde yaptığımız muhteşem kahvaltıdan sonra yola koyulduk. Adıyaman’ın bir başka tarihi güzelliği olan Arsemia Ören Yeri’ne gittik. Daha önce çalışmadığım için ören yeri tarihini öğrenmek için Ahmet Faik‘e mesaj attım; ama mesajım ya geç gitti ya da mesajı görmediğinden ben de kızlara kendi uydurduğum ‘Umurumda Değil Tanrısı’nın kentine gidiyoruz.‘ dedim. O sırada internetten doğrusuna bakamadım ama sonradan işin aslını öğrenip anlattım, sizinle de paylaşmak isterim:

Arsemia Antik Kenti, MÖ. 3. yüzyılda Kommagene soyundan olan Arsames tarafından kurulmuş. Helenistik Dönem’de, Roma ve Ortaçağ döneminde buralarda hayat varmış. Höyüğün en üst kısmında Mithridates Kallinikos’a ait kült mezar ve saray kalıntısı bulunuyor. Burası Krallığın yazlık başkenti ve idare merkezi imiş. Ayrıca Tanrı Mithras ve Kral 1. Antiochos ile Herakles’in tokalaşma kabartması, kült yazıtı ve merdivenli kaya odaları bulunuyor. Güneydeki tören yolunda ise Mithras’ın kabartma steli, ayin platformu üzerinde Antiochos-Herakles tokalaşma steli ve bunun önünde Anadolu’nun bilinen en büyük Grekçe yazıtı bulunuyor. Yazıtın bulunduğu yerden başlayan ve 158 metre derine inen bir tünel ile yazıtın batısında benzer bir kaya dehlizi de dikkatimizi çekti. Arsemia gezildikten ve fotoğraflandıktan sonra bir başka tarihi mirasımız olan Septimius Severus Köprüsü yani Türkçe adıyla Cendere Köprüsü de gezilip fotoğraflandı. Sonra Karakuş Tümülüs’ünü görüp her birini tırmanması bir başka zor olan güzellikler gezildikten sonra ver elini Urfa Halfeti. Yolda verdiğimiz zevkli molalar ve tabi o nefis susamlı sıcak halka tatlıları bir başka yazının konusu.

Halfeti ilçe sınırına gelince bir de ne görelim? Her ağacın altı polis-jandarma dolu. İlçenin girişi bariyerlerle kapatılmıştı. Doğal olarak arabamızı kolluk kuvvetleri çevirip  aniden kapımızı açtılar! Amirin bakışları, mahallenin haytalarını korkutmaya çalışan amcanın yarı tebessümlü bakışı sertliğindeydi. Arabanın içinde 7 divane kadın ve son ses müzikle karşılaşınca ciddiyetine zor hakim olarak “Hanımlar, yolculuk nereye?” deyip kimliklerimizi aldı. Kızlar hep bir ağızdan, İstanbul’dan geldiğimizi Halfeti’ye gittiğimizi anlatmaya başladı. Ben de bir taraftan “Ama biz tam 5 kilo et sipariş ettik, kalacak onlar, yazık!” diye çıkıştım. Sonradan öğrendik ki o gün Abdullah Öcalan’ın doğum günü olduğu için Halfeti kapalıymış

Neyse uzatmayalım amir baktı 7 çılgın kadınla baş edemeyecek. Bir de herhalde kafasında küçük bir muhakeme yapıp PKK’nın bizim karşımızda hiçbir şansı olmadığına hükmetmiş olsa gerek ki bize “Peki, gidin ama lütfen yolda dikkatli olun ve Ömerli Köyü’ne sakın girmeyin.” dedi. Dedi ama biz Ömerli Köyü’nün önünden mecburi geçtik. Köyün girişi kolluk kuvvetleri tarafından kapalı ve jandarma doluydu. Herhalde amir kolluk kuvvetlerine önceden ‘aman diyim’ şeklinde bir haber uçurmuş olsa gerek ki kimse bizim arabayı bir daha durdurmaya cesaret edemedi. Halbuki durdursalar hikayemizi onlara da anlatırdık, ne var yani.

 

Macera dolu yolculuktan sonra Halfeti’ye varıp kendimizi teknede bulduk. Tekne turunda bir yandan yemek yerken bir yandan da panaromik bir gezi yapmış olduk. Batık minare, Rum Kale, kaya mezarları… Tekneden inilip kahveler içildikten sonra Urfa’ya hareket…

  1. Gün: Şanlıurfa

Halfeti’den akşamüzeri Urfa’ya ulaştığımızda önce otele eşyalar bırakıldı. Akşam yemeği faslından sonra gece şehri dolaştık.  Benim için Urfa gece hep daha güzeldir. Balıklı Göl’ü ve Aynı Zeliha Gölü’nü dolaştıktan sonra kaleye doğru çift mağara ve tek mağara gezildi. Tek mağarada (büyük mağara) kahveler içildi. İtiraf etmeden geçemeyeceğim, ama diğer kızlar bilmesin, aramızda kalsın, ben Urfa’yı pek bilmem; çünkü Urfa’nın Siverek ilçesinde doğdum, çocukluğum daha çok lise ve dershane dönemim Diyarbakır’da geçti. Yıllar sonra küçük kardeşim Serpil evlenip Urfa’ya yerleşince biz de Urfalı oluverdik. Ama yine de arkadaşları çok güzel gezdirdim

Üçüncü gün sabah erkenden Harran’a hareket… Harran-Han el-Ba’rur yolunun 15. kilometresinden itibaren yolun her iki tarafındaki tarihi taş ocaklarını görme fırsatımız oldu.  19. kilometrede yolun sağında bulunan Bazda Mağaraları gezildi. Burası “Bazda”, “Albazdu”, “Elbazde” veya “Bozdağ Mağaraları” olarak anılır. Bölgenin en önemli ve en güzel görüntüye sahip taş ocağı. Çok geniş bir alana yayılan dağın dış cephelerinde taş kesilmesi nedeniyle büyük oyuklar meydana gelmiş. Kayalara yazılmış Arapça kitabelerden, bu taş ocağının 13. yüzyılda “Abdurrahman el-Hakkâri”, “Muhammet İbn-i Bakır”, “Muhammed el-‘Uzzar” gibi şahıslar tarafından işletildiği anlaşılıyor. Çevredeki Harran, Şuayp Şehri ve Han el-Ba’rur yapıları için yüzlerce yıl taş takviyesi yapılması neticesinde her iki mağarada da çok sayıda meydan, tünel ve galeriler oluşmuş. Bunlardan özellikle büyük olanı yer yer iki katlı bir şekilde oyulmuş ve yükseklikleri 10-15 metreye varan ayaklar bırakılarak ortadaki meydanlar oluşturulmuş. Ayrıca uzun galeri ve tünellerle dağın çeşitli yönlerine doğru çıkışlar sağlanmış.

Mağaralardan sonra Han El  Ba’rur’u gezdik. Harran’ın 27 kilometre güneydoğusundaki Göktaş Köyü’nde bulunan Han El-Ba’rur, Eyyubiler dönemine tarihleniyor. Tektek Dağları olarak anılan dağlık bölgede Harran-Bağdat yolu güzergâhında bulunan kervansaray ise mescit, muhafız odası, ahırlar, hamam ve yazlık odalardan oluşuyor. Yapı, Anadolu Selçuklu kervansaraylarının tüm özelliklerini taşıyor. 43.30×44.80 metre ölçülerinde kareye yakın bir avluyu çevreleyen kervansarayın biri kuzeyde, diğeri de batıda olmak üzere iki kitabesi bulunuyor. Giriş kapısının üzerindeki kitabeden anlaşıldığına göre; kervansaray, İsa oğlu el-Hac Hüsameddin Ali Bey tarafından 1128-1129 tarihlerinde yaptırılmış. Hana ismini veren “Ba’rur” kelimesi Arapça’da “keçi gübresi” anlamına geliyormuş.

Rivâyete göre, hanı yaptıran kişi, burayı kuru üzümle doldurmuş ve yoldan geçen veya kervansarayda konaklayan misafirlerine üzüm ikram edermiş. Geleceğe dönük olarak “Benden sonra gelenler burayı keçi gübresi ile dolduracaklardır.” demiş olsa gerek, her taraf şimdilerde gübre dolu. Yapı, Moğol istilasından sonra harap hale gelmiş ve yerli halk tarafından uzun yıllar ahır olarak kullanılmış.

Han gezildikten sonra istikamet Şuayp Antik Kentiydi.

Şuayb Antik Kenti, Hanel Ba’rur’dan 11 kilometre sonra, Harran’a ise 38 kilometre uzaklıktadır. Kent, Geç Roma dönemine (M.S. 4-5. yüzyıl) tarihlenen bir yerleşim yeri. Efes’i andıran mimarisinden dolayı Güneydoğu’nun Efes’i olarak da niteleniyor. Şuayb Peygamber’in buradaki bir mağarayı ev ve ibadethane olarak kullandığı rivayet edilir. Antik kent ismini bu rivayetten alır.

Şuayb kenti gezildikten sonra istikametimiz Soğmatar Antik kenti oldu. Harran’a 53 kilometre mesafede olan kentin tarihi tahmin edersiniz ki Roma Dönemi’ne kadar uzanıyor. Bölgenin, Abgar Krallığı döneminde Harranlıların Tektek Dağları bölgesinde; ay ve gezegen tanrıları için tapındıkları bir kült merkezi olduğu, bilimsel olarak tespit edilmiş. Soğmatar kült yerinde; Ay tanrısı Sin’e tapınılan bir mağara (Pognon Mağarası), yamaçlarında yer yer tanrı kabartmalarının ve zemine kazılmış yazıtların olduğu bir tepe (Kutsal Tepe), 6 adet kare ve yuvarlak planlı mozole (Anıt Mezar), iç kale ve ana kayaya oyulmuş çok sayıda kaya mezarı bulunuyor.

Soğmatar, özellikle M.S. 165 yıllarında Partların (İranlılar) Urfa bölgesine yaptıkları yoğun saldırılardan dolayı bölgeden kaçan halk tarafından kurulmuş ve İslam Dönemi’ne kadar kült merkezi özelliğini korumuş. Şuayb Şehri yerleşimindeki insanların Soğmatar’ı mezarlık ve ibadet yeri olarak kullandıkları Soğmatar’da bulunan bazı dinsel motiflerden anlaşılıyor.

Soğmatar gezildikten sonra grubun acıktığını görüyorum ve dünyanın en ucuz lokaline gidip 5 liralık (hakikaten 5 liraydı) bulgur pilavı ve cacık yedikten sonra Harran evlerini ve tarihin ilk üniversitelerinden olan Harran Üniversitesi’ne hareket ediyoruz. Üniversite kalıntısı gezildikten sonra kümbetli evlere gidip bol bol fotoğraf çektik. Kahvemizi içtikten sonra Urfa’ya dönüş yolunda tarihin en eski uygarlığı olan Göbekli Tepe’ye varmış bulunuyorduk.

Aslında Göbekli Tepe kısaca anlatılmaz. En iyisi gidin ve o mistik atmosferi ve yapıları kendiniz görün derim.

Göbekli Tepe, M.Ö. 10.000 yani günümüzden 12.000 yıl öncesine tarihlenen çanak-çömleksiz Neolitik Dönem’e ait bir inanç merkezi. 80 dönümlük alana sahip olan ören yeri, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca 2005 yılında 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı ilan edilmişti. İnsanoğlu ilk kez, Neolitik Dönem’de doğa ile olan ilişkisini kendi lehine çevirerek, avcılık ve toplayıcılık ile birlikte tarıma da yönelmiş. Yine bu dönemde hayvanların evcilleştirilmiş, ilk dini ve sivil mimari örnekleri ortaya çıkmaya başlamış.

Göbekli Tepe gezildikten sonra merkeze döndüğümüzde akşam olmuştu bile. Önceden rezervasyon yapılan sıra gecesinde eğlencenin en güzelini yaşıyoruz ve bize kalsa sabaha kadar dans etmek istiyoruz.

  1. Gün: Yani son Gün

Sabah erkenden kızları otelden alıp önce Gümrük Hanı’na gidiyoruz. Handa kahveler, çaylar içildikten sonra kısa bir Balıklı Göl turu ve sonra istikamet Şanlı Urfa Kent Müzesi.

Kent Müzesi içerisinde kent maketi ve Şanlıurfa’da yaşamış peygamberlere ilişkin hologramlar vasıtası ile görsel tanıtımlar yer alıyor. Yanı sıra Şanlıurfa’ya ait önem arz eden her türlü bilgi, belge, berat, kitap, fotoğraf, el aletleri, müzik aletleri, mutfak araçları, geleneksel giysiler, el sanatlarına ilişkin malzemeler de ziyaretçilere sunulmuş.

Müze gezildikten sonra Halepli Bahçe’de bulunan Mozaik Müzesi’ni geziyoruz. Şanlıurfa Belediyesi’nin alt yapı çalışmaları sırasında bulunmuş olan bu yapının daha sonra yapılan arkeolojik kazılarla tamamı gün yüzüne çıkarılmış. Mozaiklerin bulunduğu alan, Roma villalarını içine alacak şekilde inşa edilmiş. Halepli Bahçe Mozaik Müzesi, mitolojide ismi geçen kadın savaşçı Amazonların tasvir edildiği tek mozaiğe de ev sahipliği yapıyor. Mozaikler, Amazon kadınlarının av sahnelerini, bazı hayvanları ve kişileri tasvir ediyormuş. Savaşçı Amazon Kraliçelerinin anlatıldığı mozaikler, “dünyanın ilk örnekleri” olarak kabul ediliyormuş. Mozaik tekniğinden, sanatından ve Fırat Nehri’nin orijinal taşlarından 4 milimetrekare ebadında yapılmasından ve benzeri özelliklerinden dolayı uzmanlarca dünyanın en kıymetli mozaiği olarak da vasıflandırılıyor. Bu mozaiğin ben de yeri ayrıdır; çünkü ben de kendimi savaşçı amazon kadınlarına benzetirim. Savaşım devam ediyor.

Mozaik Müzesi gezildikten sonra acıkıyoruz. Urfa’nın meşhur kebapları ve meşhur Şıllık tatlısını yedirmeden arkadaşları yollamamakta kararlıyım. Yemekten sonra ayrılma vakti gelip çatıyor. Kızları havaalanına bıraktıktan sonra ben kendi ilçeme, Siverek’e gitmek üzere yola çıkıyorum. Harika geçen bir tur ve tur sonrası benim rehberlik etmeye çalıştığım bu mini gezide yine bir sürü güzel anı birikti. Sizin de bir gün yolunuzun bu güzel coğrafyadan geçmesi dileğiyle.

Kırmızı dantelli gri valizin bir dahaki gezisi kim bilir nereye…

ASİYE SAKLIM

Yorumlar

Yorum