Demir Kilise

Fener, Balat, bu iki kadim semt ve özellikle Demir Kilise’ye gitmeyi uzun süredir arzuluyordum. Sürekli ya Ahmet Faik Özbilge ya da Hüseyin Avni ile geziyordum ama bu defa canım tek başıma gezmek istedi, gezerken de not alıp yazarım diye de düşündüm. Özellikle de Demir Kilise’yi merak ediyordum.

Sabah uyanır uyanmaz direk metroya binip Unkapanı-Haliç durağında indim. Yürüyerek gitmek isterdim ama nedense otobüse binmeyi tercih ettim. Avrupalıların “Altın Boynuz” adını verdiği Haliç’e doğru yol alırken demirle inşa edildiği için “Demir Kilise” denilen ama gerçek adı Sveti Stefan Kilisesi olan yapı Fener’den  Balat’a  uzanan kıyı şeridinin sağında yer alıyor. Aslında hat tam bir mozaik. Kilise, sinagog ve camilerin yan yana olduğu bölgede yüzyıllardır farklı dinden insanlar yaşamakta. Bu mozaiği iyice anlamak için “1001 İstanbul”un düzenlediği Fener-Balat turuna gidip ya Ahmet Faik Özbilge ya da Hüseyin Avni Özkan’dan dinlemeniz tavsiye olunur.

Neyse uzatmayalım. Otobüs ağır-ağır hareket ederken Kadir Has Üniversitesi’nin önünden geçti. 1995 yılına kadar Cibali tütün fabrikası olan bu bina sonrasında üniversite olarak hayatını devam ediyor. Binanın önünden her geçtiğimde Orhan Kemal’in “Cemile” kitabını anımsarım. Kitapta Orhan Kemal semti olağan sıcaklığıyla anlatıyor. Cibali tütün fabrikası Osmanlı mimarisi ile de göz kamaştırıyor. İçine defalarca girdiğim halde bina beni daima etkiler.

Otobüsten inip Demir Kilise’ye doğru yürüdüm. Açılıştan birkaç hafta önce restorasyonda büyük emeği geçen sevgili Fikriye Bulunmaz ve rehber arkadaşım sevgili Pembe Özdemir’le birlikte görmüştüm ama tam bitmiş halini ilk defa görecektim.

Üç kubbeli kilise usta ellerde yenilenmiş, gençleşmiş göz alıcı ihtişamıyla ziyaretçilere açılmış. Kilisenin şöyle bir hikâyesi var;

İstanbul’da yaşayan Bulgarlar, 19. yüzyılda Rum Patrikhanesi’nden ayrılarak kendilerine bağımsız bir kilise yaptırmak ister. Sultan Abdülaziz, Bulgarların Fener Patrikhanesi’nden ayrılarak bağımsız bir kilise yapmalarına önce sıcak bakmaz ama isteklerini de reddetmez.  “Kilise inşaatını 3 ay bitirmek koşuluyla izin veririm” der. Hikâye asıl bu kısımda başlar. Bu tür inşaatı o dönemin koşullarında üç ayda bitirmek pek mümkün değil. Bulgarlar sıra dışı bir yöntem geliştirir ve projeyi Viyana’da Wagner adlı bir firmaya verirler. Kilisenin yeri denize çok yakın olduğu için aşınmaya karşı beton yerine tamamıyla demir kullanılacaktır. 500 ton olan kilise önce şirketin bahçesinde prefabrik olarak kurulup denenir. Başarılı bulununca Tuna Nehri ve Karadeniz üzerinden Haliç kıyısına taşınır. Zemin bataklık olduğu için önce su içinde yaşayan ağaçlardan yapılan 325 kazık Haliç’e çakılır. Bu ağaçlar Brezilya’dan getirtilmiştir. Demirden parçalar denizdeki ağaçların üzerine vidalarla tek-tek monte edilir. İstanbullu Ermeni mimar Hovsep Aznavur’un projesi üç ay gibi kısa bir sürede bitirilince Padişah sözünde durur ve demirden inşa edilmiş Bulgar kilisesi 1898’de ibadete açılır. Ancak denizin üstünde olduğu için zaman içerisinde korozyona uğrar. Demir erimeye başlar. Haliç’in çevresi düzenlenirken yapılan yol, üzerinde kilisenin monte edildiği ağaçların su almasını engeller ve zemin çamurlaşır. 2006 yılında 330 beton kazık çakılarak kilisenin kayması önlenir ama zemin demir yapıyı yıpratmaya devam eder. Dünyada, demirden yapılan tek kilise olan bu yapı, yedi yıl önce restorasyona girdi ve baştan aşağıya sevgili Fikriye Bulunmaz ve ekibi tarafından yenilendi. Ocak ayında yeniden ibadete açıldı.

Kiliseyi gezerken ilgimi çan kulesi çekti. Her nedense bütün kiliselerde ilgimi çeker desem de daha önceden çan kulesiyle ilgili sevimli bir anım canlandı :) . Geçen yıl Hüseyin Avni’nin düzenlediği Samatya Yedikule  turuna katıldığımda Hüseyin Avni bizi Samatya Surp Kevork Kilisesine götürmüştü. Kiliseye girdiğimizde çana bağlı halat yani çanı çalan çook iri ip dikkatimi çekmişti ve biraz yaramazlık yapıp koca  Çan’ı  çalmak istedim, görevli:  ‘Daha zamanı var‘ diye beni atlatmaya çalıştı ama benden kaçar mı. Saat tam 16:00 yani çan çalma saati idi. :) Görevlinin tüm ikazlarına rağmen tabi ki çanı çaldım. Çanın tonlarca ağırlığı beni yukarı doğru çekti. Neredeyse yukarı doğru uçuyordum ki görevlinin yardımıyla zor anlardan kurtulmuş oldum. :) O günden sonra defalarca aynı kiliseye gitmeme rağmen o görevliye rastlamadık… Umarım bu konuda benim parmağım yoktur :)

Neyse uzatmayayım Demir  kilisenin çanını çalacak değildim ve içeri girip gezmeye başladım. İçerde fotoğraf çeken ve kiliseyi gezen ziyaretçi kalabalığı vardı.

Kilise bodrum katıyla birlikte üç katlı ve pırıl-pırıl. Girişte altar (sunak), onun önünde ikonostas bulunuyor. Önü bu dünyayı, arkası ahireti temsil etmekte. Arkada din adamlarına ayrılan bölüm var. İkonostasın üst kısmında Hz. İsa ve Meryem Ana’ya ait İncil’den sahneler gösteren ikonalar bulunuyor. Onun altında Hz. İsa’ya ait bir mendil tasviri var. Tasvir edilen sahnede İsa gerileceği çarmıhı sırtına alıp Zeytin Dağı’na çıkarken çok terliyor. Terini silmesi için ona bir mendil veriliyor mendilde sureti çıkıyor. Altarın sonunda da Hz. İsa’nın lahdini temsil eden ahşap bir lahit var. Paskalya’da lahdin üzeri çiçeklerle süsleniyor. Oturma sıraları ikinci katta. Bodrum katında kilisenin restorasyon macerasını anlatan resimler var.

Dünyada bir başka örneği olmayan Demir Kilise’nin yeniden ibadete açılmasına semt halkı çok memnun. Zaten çok sayıda yerli ve yabancı turun uğrak yeri olan bu iki kadim semt Fener ve Balat adeta bir film stüdyosu gibi. Fener Rum patrikhanesi, dar sokakları Tahta Minareli Cami, hamamı ve kiliseleri ile fotoğrafçıların da uğrak yeri. Ama asıl ilgiyi çeken tabi ki Kırmızı Mektep (Fener Rum Okulu) ve o muhteşem yokuşu ile merdivenleri. Merdivenlerin hemen yanındaki Kantemir Sarayı gezilmeye değer. Çıfıt Çarşısı, antikacılar, mahalle halkı, esnaf ve çok ilginç hikâyeleriyle Fener Balat bir renk cümbüşü.

Son olarak eve dönmeden Cumbalı’ya uğrayıp Serhat’ın kahvesi içilmeden olmaz. Serhat’ın işlettiği bu kafe iç dekorasyonu sahibiyle tam bir uyumsuzluk gösterir. Tatlı mı tatlı mavi mi mavi. Serhat’tan kesinlikle şekerli Türk kahvesi istemeyin. Sizi kovar, benden söylemesi. Nedense her gittiğimde Serhat  bana “Yenge” diye seslenir ve içeceğim kahveyi ben söylemeden getirir. Ki bu defa da öyle oldu. Ben söylemeden gelen kahvem ve minik kurabiyeler eşliğinde günün yorgunluğunu atarken Demir Kilise’yi düşünüyordum.

ASİYE SAKLIM

Yorumlar

Yorum