Beyaz Kazablanka, kızıl Marakeş ve mavi ‘Chefchaouen’ (Şefsavan)… Şehirler ile renklerin özdeşleştiği Fas, gizemli Arap kültürü ile gezginleri büyülüyor. Fas, aynı gün içinde kurak vadilerden sisli ve yağmurlu dağlara çıkabileceğiniz, oradan güneşin kavurduğu çöllere inebileceğiniz bir coğrafyaya sahip. Sokaklarda hakim olan hareketli kalabalık ile nane kokularının yemek kokularına karıştığı gürültülü meydanlar renkli Fas kültürünün parçaları. Medina adı verilen eski şehir bölgelerinde zaman adeta durmuş gibi. Dokuz milyon kilometrekare büyüklüğü ile dünyanın en büyük sıcak çölünü hissetmek, yıldızların altında gecelemek ve çölün ortasında gün doğumunu/batımını izlemek ise muhteşem deneyimler. Fas’ın sonsuz çöllerinde gezerken mekan algınızı yitiriyor, yaşlı dünyamızda ne kadar küçük bir yer kapladığınızı anlıyorsunuz.

Afrika kıtasının kuzeybatı köşesinde yeralan ve Avrupa’ya yalnızca 13 km uzaklıkta olan Fas’ın batısı Atlas Okyanusu, kuzeyi ise Akdeniz ile çevrili. Başkenti Rabat, en büyük şehri Kazablanka ve kültür başkenti ise Marakeş. Kuzey Afrika’da Osmanlı’nın alamadığı tek ülke olan Fas, Arap işgalcilerden Osmanlı yardımı ile kurtulmuş. Osmanlı’nın feslerini imal ettiği için bu ad ile anıyoruz.

Arap kültürünün hakim olduğu coğrafyada islam dini yaşanıyor. Halk ‘Darija’ denilen farklı bir Arapça konuşuyor. Uzun yıllar Fransız sömürgesi altında yaşadığı için resmi diller Fransızca ve Arapça. Hatta okullarda eğitim Fransızca olarak veriliyor. Halk bu 2 dilin yanı sıra İngilizce ve İspanyolca da konuşuyor. Güneyde ağırlılıklı olarak Berberiler yaşıyor.

Fas’ta üç farklı iklim görülüyor. Akdeniz’e kıyısı olan bölgelerde Akdeniz iklimi, Atlas dağlarının olduğu bölgede karasal iklim ve ülkenin iç kesimleri ile güney kısmında çöl iklimininin özellikleri izleniyor. Fas’ın yaz dönemi Haziran ile Ağustos arası, sonbahar dönemi, Kasım ile Şubat arası, ilkbahar dönemi ise Mart ile Mayıs arasında yaşanıyor. Nisan ve Mayıs ayları ülkenin genelini ziyaret etmek için en uygun aylar, çünkü sıcak olmuyor ve yağmur ihtimali de çok az.

İstanbul ile Kazablanka arasında THY’nın karşılıklı seferleri var. Diğer alternatif ise ‘Royal Air Maroc’. Yolculuk süresi gidiş için 5 saat, dönüş ise 4 saat 25 dakika. İstanbul ile Fas arasında 2 saat fark mevcut. Fas, Türk vatandaşlarından vize istemiyor. Sadece pasaport kontrolünden önce bir form dolduruyorsunuz ve polis kontrolünden geçerken pasaportunuza giriş numarası vuruluyor. Otellerde check-in bilgilerini doldururken bu giriş numarası sürekli isteniyor. Aynı form çıkışta da dolduruluyor.

Fas’ın ilk yerlileri M.Ö 8000 yıllarında İmazinghen olarak anılan ve güneybatı ile merkez Asya’dan gelen Berberiler. Ülke daha sonra 5.yy’a kadar Roma egemenliğine girmiş. Roma İmparatorluğunun ikiye bölünmesinden sonra Vizigot, Bizans ve Yunan hakimiyetini yaşayan Fas’ta, takiben 7.yy’da Araplar hüküm sürmeye başlamış. Ülke 30 Mart 1912 yılında Fas Sözleşmesi ile Fransız sömürgesi ilan edilmiştir. Fas 1957 yılında bağımsızlığını kazanıp Fas Krallığı olmuş. Önce Sultan V. Muhammed, sonra II.Hasan ve 1999 yılından bu yana VI. Muhammed tarafından yönetiliyor. Ülkede Fransız etkisi hala hissediliyor.

Kişisel bir program ile Fas’ı baştan başa, hem de 1 hafta gibi kısa bir sürede gezmenin pek kolay olmayacağını düşündüğüm için kendimi işi bilenlere emanet ettim. 1001 İstanbul ekibinden Uğur Aşgel ve Ahmet Faik Özbilge’nin ustaca organize ettikleri ve aile gezisi tadında olmasını sağladıkları gezimiz macera ve sürprizler ile doluydu. Arap alışkanlıklarından gelen bütün olumsuzlukları başarı ile nötralize eden tur liderlerimiz sayesinde muhteşem bir gezi ile masalsı Fas’ı fethettik.

  1. GÜN-KAZABLANKA

Royal Air Maroc’un 19:55 uçağı ile gezimiz başladı. Kazablanka’ya varışımızın ardından otele yerleşmemiz gece 24:00’ü buldu. Ekip olarak yaşayacaklarımızın heyacanı ile odalara çekildik.

  1. GÜN-KAZABLANKA’DAN MARAKEŞ’E

Eski adı Anfa olan ve 1943 yılından beri Kazablanka olarak anılan şehir ülkenin ekonomik olarak öne çıkan merkezi. Şehir turu ve kısa bir fotoğraf molası ile güne başladık.

Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman’ın başrollerinde oynadığı siyah beyaz ‘Casablanca’ filmi ile ismini dünyaya duyuran şehrin simge yapısı dünyanın en büyük ikinci camisi ünvanına sahip Hassan II Cami’si. Fransız stadyum mimarları tarafından inşa edilen caminin çatısı açılıp kapanabiliyor. Okyanus kenarında bulunan ve 1993 yılında tamamlanan cami 200 m uzunluğundaki minaresi ile gerçekten çok heybetli ve etkileyici idi.

Kazablanka’da görülecek diğer yerler arasında Kazablanka Katedrali, Medina Bölgesi, Musevilik Müzesi ve Kraliyet Sarayı yeralıyor. Sonrasında rotamız Marakeş oldu.

Fas’ın eski başkenti Marakeş pembemsi kızıl renkli yapıları, dar sokaklarıyla ve Jemaa Meydanı ile turistlerin gözbebeği. Orijinal adı Berberi dilinde mur (n) akush, yani “Tanrının Ülkesi”. Tüm şehir yürüme mesafesinde olduğu için keşmekeşin bir yaşam tarzı olduğu Marakeş’te kendinizi akışa bırakmanız gerekiyor. Marakeş genelinde 650 cami var. Şehrin rengi günışığının yansımasını minimize etmek için kızılımsı bir pembe olarak seçilmiş. Öğle yemeğimizi ‘Palais Arabe Restaurant-Place Jamaa El Fnaa’ da yedik. Fas’a ait etnik dekoratif ürünlerinin süslediği mekanda tajin ile ilk tanışmamızı yaşadık ve konik kapaklı güveç kaseler içinde pişen bu Fas yemeğinin bağımlısı olduk. Limonlu ve zeytinli tavuk tajin gerçekten çok nefisti. Yanında bizim ince bulgura benzeyen kuskus ile beraber sunuyorlar. Kuskus bizim damak tadımıza göre genelde biraz yavan oluyor, çeşnilense, hatta biraz soğan ve domates ile pişse daha iyi olacak. Yemek öncesi mutlaka salata getiriyorlar. Genelde yeşillik, havuç, patates, pancar, lahana oluyor. Salata karıştırılmadan ayrı ayrı geliyor. Ara sıcak olarak kimyonlu mercimek ve patlıcan ezme yaygın. Yemeklerde bolca kişniş kullanıyorlar ki Meksika mutfağını çok sevdiğim için bu beni çok mutlu etti. Fas tüm sebze ve meyve ihtiyacınını kendi bünyesinde karşılıyormuş. Zeytinler muhteşem, portakallar şahane, şaraplar doyumsuz.

Yemek sonrası biraz yürüyüş olmazsa olmaz. Yerel rehberimiz Said’in öncülüğünde Medina bölgesinin (arapça şehir merkezi demek) rengarenk sokaklarında bir tur hepimize iyi geldi. Bu sokaklarda çarşılar (souk) bulunuyor. Eğer belirli bir çarşıyı arıyorsanız, Fransızca ismini önceden öğrenmekte yarar var. ‘Souk’ kelimesinin başında bulunan babouche (ayakkabı), chouari (halı), el-attarine (parfüm ve baharat) ve cherratine (deri) çarşısı anlamına geliyor. En bilinen çarşı ‘Souk Semmarine. Ne yazık ki Marakeşliler turizm olayını pek kavrayamamışlar ve geçerli olan tek kuralın farkında değiller-“Turist velinimettir”. Son derece kabalar, fotoğraf çekilmesine aşırı tepki gösterip üzerinize saldırırcasına gelip para istiyorlar. Dolayısıyla yüzden geriye yedişerli sayarak sakinleşin ve etrafın tadını çıkarın. Alışveriş yapmasanız bile olur, diğer şehirlerde daha nice güzellikler sizi bekliyor.

Jemaa El Fna meydanının girişinde bulunan Marakeş’in en büyük camisi özelliğine sahip Koutubia (Kutubiye) Cami  70 metre uzunluğundaki görkemli minaresi ile oldukça meşhur. Berberi Kral Yakup Mansur tarafından 1184-1199 yılları arasıda yapılmış. Koutoub arapçada kitap demek ve o yıllarda yakınlarında bir kitap çarşısı olduğu ve isminin buradan geldiği söyleniyor. Yapının güzelliğinden etkilenen Muvahhidler daha sonra bu camiden ilham alarak aynısını İspanya’nın Sevilla kentine ‘La Giralda’ adıyla yapmışlar. Fas’taki tüm camilerde olduğu gibi buraya da müslüman olmayanlar giremiyor.

Sonrasında ünlü Jemaa El Fna (Cema el Fena Meydanı)nda biraz vakit geçirdik. UNESCO tarafında koruma altına alınan ‘Fanilerin Meydanı’, yılan oynatıcıları, yemek ve içecek tezgahları, kınacıları ve farklı farklı gösterileriyle insanda apayrı bir dünyadaymış hissi yaratıyor. Meydan gündüze oranla gece daha kalabalık, hatta adım atılmaz hal alıyormuş. Ne yazık ki yağmur sürprizi ile meydanın tadını çok çıkaramadık.

  1. GÜN-MARAKEŞ

Şehir 2 gün içinde rahatlıkla gezilebiliyor. Bugün ilk durağımız ‘Jardin Majorelle’ (Majorelle Bahçeleri) idi. Marakeş’in tam kalbinde bin bir çeşit bitkiler arasında  gizli kalmış bir vaha olan bu bahçeler Fransız ressam Jacques Majorelle tarafından kendi arazisine dünyanın dört bir yanından getirdiği bitkilerle 40 yıllık bir emek ve tutkuyla oluşturulmuş. Oryantalist bir ressam ve ünlü Art Nouveau mobilya tasarımcısı Louis Majorelle’nin oğlu olan Jacques, astım hastası olduğu ve havası iyi geleceği için 1917 yılında Marakeş’e gelmiş ve 1923 yılında orada yaşamaya karar vermiş. Art Deco tarzında tasarlanan evinde ve bahçelerinde sık sık kullandığı çivit mavisi renk onun ardından ‘Majorelle Mavisi’ olarak anılmaya başlamış. Ölümünün ardından burayı ünlü Fransız modacı Yves Saint Laurent satın almış ve öldüğünde küllerinin buraya serpilmesini vasiyet etmiş. Bahçede ünlü modacıya adanmış bir bölüm var. Ayrıca, içinde Berberilerin yaşam tarzlarını anlatan bir müze bulunuyor. Dışarıda sıra beklememek ve rahat rahat fotoğraf çekebilmek için sabah saatlerinde gitmek öneriliyor. Majorelle Bahçeleri’nin içinde bulunan portakal ağaçlarının süslediği Cafe Bousafsaf’ta serin birşeyler içmeyi de unutmayın.

Majorelle Bahçeleri’nin bulunduğu ve Marakeş’in modern yüzü olan Gueliz, yoğun kalabalıklardan ve pazarlık yaparak alışveriş yapmaktan bunalanların mola vermek adına gidebileceği lüks bir semt. ‘Avenue Mohammed V’ ilk izlenimde Paris’teymişsiniz gibi hissettiriyor.

Otelimizde yediğimiz öğle yemeğinin ardından Marakeş Medina’sına gittik. Marakeş’in tarihi şehrine girişi sağlayan 19 adet giriş kapısından bir tanesi ve en ihtişamlısı olan Bab Agnaou Almohad Hanedanlığı tarafından 12. yy’da inşa ettirilmiş.

Hemen girişteki ‘Herboristerie Bab Agnaou’ argan yağı ve türevlerini almak isteyenler için güvenilir bir adres. Argan bitkisi E vitamini açısından zengin. Eskiden kavrulur, yağı çıkarılır ve salatalarda kullanılırmış. Ünlü ‘Clinique’ kozmetik üreticileri argan yağı çıkarmak için uğraşan kadınların yüzlerinin yaşlanmış olmasına karşın ellerinin genç kalmasını görüp bu konuda araştırmalar yapmışlar ve cilde faydasını kanıtladıktan sonra kendi ürünlerine de eklemişler.

Sonrasında ‘Saadian Tombs’ (Saadi Mezarları)nı gezdik. Kompleks içinde 2 türbe, bunların yanında 66 mezar ve içinde 100 mezarın bulunduğu bir bahçe var. Türbelerden biri Fas Sultanı Ahmet el Mansur’un ve 18.yy’a kadar mezarlık olarak kullanılan alan Molla İsmail’in buraya toprak yığmasıyla kapatılmış. Türbe 1917 yılında havadan fotoğraflanan karede farkedilmiş.

Atlas Dağlarının önünde konumlandırılmış toprak renkli bir köşk ile 100 hektardan fazla alan üzerine kurulmuş bahçesi güzelliği dillere destan olan Menara Bahçesi şehire bambaşka bir hava katıyor. Dev havuz bahçelerin sulanması için yapılmış.

Sonrasında yine büyülü Marakeş sokaklarındayız. Önce yahudi mahallesi ile eski sinagogu gezdik.

Günün son durağı ise Palais de la Bahia (Bahia Sarayı). Kelime anlamı olarak ihtişamlı demek olan Bahia Sarayı 19.yy’da vezir Ahmed İbn Moussa’nın isteği ile yapılmış. İhtişam kelimesini adeta yeniden tanımlayan sarayda tabandan tavana kullanılan binlerce çini gezginleri büyülüyor.

Marakeş ve Fas’ın en ünlü oteli ‘La Mamounia’. Fiyat aralığı olarak oldukça yüksek bu 5 yıldızlı otelde çay keyfi yapılabilir. Daha sonra yine meydana gittik ama meydanı keşfetme denememiz yine hüsran yani yağmur ile sonuçlandı. Ama Marakeş bize muhteşem bir gökkuşağı armağan etti.

Vakti olanlar için diğer gezilecek adresler:

Medersa Ben Youssef (Bin Yusuf Medresesi): Medrese Merenid Sultanı Abou el Hassan tarafından 14.yy’da kurulmuş ve  1500’lerde Saadian’lar tarafından tekrardan inşa edilmiş. Yüksek duvarlarla Marakeş sokaklarında adeta gizlenmiş olan medrese Kuzey Afrika’nın en büyük İslam üniversitesi. Tahta işçiliği ve geometrik şekillerden oluşan binlerce mozaik süslemesi mevcutmuş. Medresenin büyük bir avlusu ve bu avlunun tam ortasında abdest alınması için bir havuz varmış. Avlunun hemen arka kısmında bulunan büyük ibadet yeri ise ince bir işçilik ile bezenmiş. Toplam 132 yatakhane içinde 900 öğrenci eğitim görüyormuş. Medrese içindeki bazı parçalar Granada şehrinde bulunan Alhambra Sarayını anımsatıyormuş. Medrese 1960 yılına kadar eğitim vermeye devam etmiş ama artık müze olarak ziyaretçilerini ağırlıyor. Girişinde yazıtta Ali Ben Youssef’in bir sözü yer alıyormuş: “Her kim kapımdan içeri girerse, umutlarını aşabilir!”

Palais el Badii (Badi Sarayı): Marakeş’in en büyük tarihi yapısı olup 16.yy’da Saadi Sultanı Ahmed el-Mansour’un tarafından yaptırılmış. İlk yapıldığı zaman saray içinde 360 oda olduğu tahmin ediliyor. Sarayın avlusundaki portakal bahçeleri ve havuz harap olmuş komplekse farklı bir atmosfer katıyormuş. Sarayın yapımında kullanılmak üzere İtalya’dan mermer, Sudan’dan altın ithal edilmiş. Zamanında esirleri hapsetmek için kullanılan tünele girilmeli, şimdilerde fotoğraf galerisi olan bölüm ve mozaiklerle döşeli arka bölüm gezilmeli deniyor.

Akşam dünyaca meşhur ‘Chez Ali’ gösterisini izleyemeye gittik. Oldukça kapsamlı bir kompleks içinde müze, yöresel etkinlik alanları, yemek bölümleri ve gösteri alanı mevcut. Yöresel danslar ile zenginleştirilmiş yemeğimiz çok keyifli idi. Sonrasında gösteriyi izlemeye gittik ama gösteri sırasında atlardan biri sakatlanıp uzun süre yerden kalkmayınca keyfimiz kaçtı. Neyse ki at ayağa kalktı da geceyi rahat bir nefes alarak noktaladık.

  1. GÜN-‘QUARZAZATE’

Bugun güneye doğru inmeye başladık. Fas’ta Atlas dağları yüksek, alçak ve anti Atlas olmak üzere 3 bölümde inceleniyor. Dağlık ve dolambaçlı yollara sis ve yağmur eşlik etti. ‘Quarzazate’a vardığımızda yakıcı bir güneş ve bambaşka bir dünya bizleri bekliyordu. ‘Ksar of Ait-Ben-Haddou’ da yediğimiz öğle yemeği sonrası Atlas Dağları’nın eteklerinde yer alan ve  UNESCO Dünya Koruma Mirası’na dahil Ait Ben Haddou Berberi köyünü gezdik. Bizim berberiler olarak bildiğimiz Kuzey Afrika halkı, kendilerine Amazigh ve çoğul anlamda İmazighen diyor. Berberiler, Araplar öncesinde bölgede yaşamış olan bir halk olarak kendilerini tanımlıyorlar ve özgün bir karaktere ve geçmişe sahipler. Minimum rakamlarla Fas’ta 14 milyon berberi yaşıyor. Son yıllarda ‘Ay ışığı’ olarak adlandırılan Kuzey Afrika’nın batısında berberilerin ulusal kimliklerini koruma ve baştan yaratma çabaları hız kazanmış durumda. Fas ve Cezayir okullarında berberilik müfredatta bulunuyor. Hatta bu hakkı kazanmak için 2000’lerin başlarında bölgede bazı gösteriler de yapılmıştı. Yapılan araştırmalarda berberi toplumunun bölgedeki varlığının tarih öncesi dönemlere kadar uzandığı gösterilmiş. Mağara kaya sanatı resimlerinde ya da Neolitik dönem topluluklarında Berberi topluluğun izlerini gösteren bazı detaylar mevcutmuş.

Berberilerin oldukça ilginç bir sanatları var. Kağıt üzerine safran ve yeşil çay ile resim yapıyorlar. Önce hiç bir şey gözükmüyor. Sonra bunu aleve tutup ısıtıyorlar ve boyaların yanması ile beraber resim ortaya çıkıyor. Buna ‘fire painting’ (ateş boyaması) diyorlar. Eski yüzyıllarda gizli mesaj göndermek için bu taktiği kullanırlarmış.

Gönlümüz ‘Ait Ben Haddou’da kalarak yola devam ettik. Daha keşfedilecek çok sey var. Çölde Çay, Babil, Gladyatör, Arabistanlı Lawrence gibi filmlere mekan olan, ayrıca Asteriks, Spy Game, the Physician, Kleopatra, Atlantis, Alexandre, Prince of Persia, Game of Thrones vb. filmlerin çekildiği stüdyoları gezdik.

‘Quarzazat’ merkezine vardığımızda 4×4’lerimiz hazırdı. Hepimiz için bir sürpriz olan ve belki de hayatta bir daha yaşayamayacağımız çölde geceleme deneyimi bizleri bekliyordu. ‘Eco-lodge’ çölde berberi çadırlarında geceleme yapabileceğiniz çok yaratıcı bir girişim. İki kişilik çadırlarda su ve tuvalet imkanı var. Belirli saatlerde kısıtlı elektrik kullanımına da izin veriliyor. Yemeğimiz çavdar çorbası, tavuk şiş, et tajin ve meyve salatası. Gecemiz kamp merkezinde yıldızların altında şarkılar söyleyerek daha da keyifli hale geldi. Bu arada internet ve telefon erişimi yok, teknolojik olarak arınıyorsunuz.

  1. GÜN-‘QUARZAZAT’TAN ‘ERFOUD’A

Sabah gündoğumu ile birlikte uyandım. Hava inanılmaz taze ve temizdi. Uzakta dağların ardından güneş doğuyor ve sonsuzluğun içinde bir hiç olduğunuzu hissediyorsunuz. Tek yapabileceğiniz doğaya saygı duymak. Yine nefis zeytin ve reçellere, pişi ve lavaşın eşlik ettiği  bir kahvaltı sonrası Toudra Geçidi, Dades Vadisi, Palmiye ormanları ve gül tarlalarının bulunduğu ‘Rose Valley’den geçerek meşhur Thingir kasabasını ulaştık. Bu bölgeye ‘1000 casbah’ bölgesi deniyor çünkü çok sayıda kasaba var.

‘Inass Restaurant’ ve gezinin en muhteşem yemeği keçi tajin bizi bekliyordu. Eşini kaybettikten sonra bu işe başlayan bir kadın girişimci ile kadınların çalıştığı bu mekan gerçekten etkileyici idi.

Sonrasında rota ‘Merzouga’. ‘Quarzazat’ ile ‘’Merzouga arası 370 km. Varınca yine 4×4’lere binerek Sahra çölünün sınırına gittik. Burada develer bizi bekliyordu. Kervanlar halinde kum tepelerini aştık. Devem ‘Bob Marley’ çok sevecen ve usluydu. Konaklama noktasında develerden inip uçsuz bucaksız kum tepeleri arasında kaybolduk. Sahra çölü Amerika Birleşik Devletleri veya Çin’in yüzölçümü kadar bir alanı kaplıyor. Ayakkabıları çıkarıp kumları hissetmek, birbiri ardında gelen kum teplerinde dolaşmak olmazsa olmaz. Fas’tayız, burada zaman ve mekan algımızı yitirmek çok doğal. Gün batımına kadar buranın keyfini sürdük. Berberiler çölü kum denizi olarak tanımlıyorlar ve burada da en az denizdeki gibi güzel günbatımları izleniyor. Sonrasında konaklama için 54 km uzaktaki ‘Erfoud’a gittik. Otelimiz ‘Xaluca Maadid’ rüya gibiydi.

  1. GÜN-‘ERFOUD’DAN FES’E

Erkenden yola çıkıp Ziz Vadisi ve kanyonlarını takip ederek Atlas Dağları’nın doğusundan kuzeybatıya çıkıyoruz. Öğle yemeğimiz ‘Amersid’de, menümüzde alabalık vardı. Koruma altındaki 500 yaşa varan dev sedir ağaçlarının yer aldığı ormanlar ve ekmek yiyen köpeklersonraki duraklarımız. Köpeklerin cinsi aidi, berberice köpek demekmiş.

Daha sonra sırada Maymunlar Krallığı var. Fıstık yemeye alışkın maymunlar oldukça sevecen. Birine portakal verdik, soyup afiyetle yedi.

Vadiden çıktıktan sonra adeta İsviçre’ye geldiğimizi sandık. Yemyeşil yaylalar ve otlayan inekler pastoral bir tablo yaratıyordu.

Akşamüstü durağımız şarabıyla meşhur Meknes. Fransızların girişimiyle Meknes’de 1929 yılından beri şarapçılık yapılıyormuş. Bağların fotoğrafını çekip Toscana diye koysanız, ayırt edilemeyecek bir doğa var bu bölgede. Yılda üretim 70 milyon şişeymiş. Fas Sultanlığı’nın eski başkentlerinden Meknes’in medinasını ve Mansur Kapısı’nı gördükten sonra Fes’e doğru yola devam ediyoruz. Akşam yemeği ve geceleme Fes’te.

  1. GÜN-FES

Ortaçağdan günümüze pek değişmemiş büyülü şehir Fes’te 9.yy’dan 17.yy’a kadar tüm zaman dilimleri aynı gün içinde yaşanabiliyor. Hep belirttiğim gibi, Fas’ta zaman ve mekan algınızı yitirip büyülü bir dünyayı yaşamanın keyfini çıkarın.

Rif ve Atlas Dağları arasındaki vadiye kurulu olan ülkesinin ikinci büyük şehri Fes, 1925 yılına kadar Fas’a başkentlik yapmış. Güney İspanya ile yakınlığından dolayı ‘Cordoba’daki şehir mimarisine oldukça benziyor. Etnik yapısını koruyan, canlı ve rengarenk bu şehre aşık olmak için pek çok neden var.

Fes’te iki eski yerleşim alanı var. Büyük olanı ‘Fez el Bali’ bölgesi. Sur içinde kalan eski şehir bölgesine Medina, sur dışında kalan alana ise yeni şehir (Ville Nouvelle) deniliyor. Yeni şehir bölgesinde Fransız koloniyal mimarisi hakim. Fez el Bali bölgesi Endülüs’lü mülteciler tarafından 790 yılında kurulmuş. Ortaçağ’ın en büyük ve en eski şehri Fes’in medinası 9000 (yazı ile dokuz bin, yanlışlık yok!) adet sokağı içeriyor ve dünyanın en büyük yaya alanı olarak biliniyor.  Bölgeye araç girişi yasak, sadece eşekler. Yollar o kadar dar ki, eşekler veya el arabaları geçeceği zaman sahipleri “Balek! Balek!” diye bağırarak kendilerine yol açıyorlar. Kimi yerde bir kişinin bile zorlukla geçebileceği kadar dar sokaklar var. Arnavut kaldırımlı ara sokakları ile tam bir labirent gibi olan eski şehir bölgesi 1981 yılından bu yana UNESCO Dünya Miras Listesinde yer alıyor. Yerel rehberimiz Omar 30 yıldır Fes şehrinde rehberlik yapıyor ve 9 dil konuşuyormuş. Zaten Medina’da rehber olmadan yolunuzu bulmanız mümkün değil, bu işin içinden Google Maps’ bile çıkamaz!

İkinci eski yerleşim alanı ise yahudi mahallesi olan ‘Fez el Jdid’dir. Yahudilerin yaşadığı mahallelere mellah deniyor. Yahudiler 14. yy’da sığınmak için bu bölgeye yerleşmiş. Günümüzde eski şehir bölgesinde çok fazla yahudi yok. Yine daracık sokaklar, yıpranmışlık içinde kendine has Fas izleri.

Görülecek yerleri Omar’ın rehberliğinde bir çırpıda gezdik:

Bab Bou Jeloud: Üç simetrik kemerle süslü kapı 1913 yılında inşa edilmiştir. Eski şehre girişi sağlayan en meşhur kapı. İç tarafı yeşil dış tarafının rengi ise mavi. Bu yüzden Bab Boujloud yani mavi kapı olarak anılmaktadır. Bu kapıdan girerek Medina’nın iki ana caddesine ulaşmanız mümkün (Rue Talaa Seghira ve Rue Talaa Kebira).

Medersa Bou Inania (Ebu İnaniye Medresesi): 1351-1356 yıllarında açılan okulda din eğitimleri veriliyormuş. Avluya adım atar atmaz hassasiyetle yapılmış duvar işlemeleri, duvarların alt kısmındaki sonsuz geometrik şekillerden oluşan çiniler oldukça dikkat çekici. Medresenin dışarıdan gözüken en belirgin özelliği ise yüksek kulesinin yeşil çinilerle işlenmiş olması.

Medersa el-Attarine (Attarine Medresesi): On dördüncü yüzyıldan kalma bir yapı.

Kairaouine Üniversitesi ve Cami: Afrika’nın en büyük camisi ve dünyanın ilk üniversitesi olan yapıda üniversite 859 yılında Tunus’lular tarafından kurulmuş ve 12 yy’da Murabıtlar tarafından genişletilmiş. Hala aktif durumda ve içine 20.000 kişiyi alabiliyor.

Chouara Tabakhanesi: Fes’ten bahsedince akla tabakhanenin gelmemesi ne mümkün. Üç adet tabakhaneye sahip olan şehirde en büyüğü ve binlerce yıldır işleyeni ChouaraTabakhanesi. Burada deriler halen eski yöntemlerle boyanıp işinin ehli ustalar tarafından işleniyor. Tabakhaneye girerken nane dağıtıyorlar çünkü koku dayanılmaz, nedeni malum.

Diğer görülecek yerler:

Dar el- Makhzen (Royal Palace): Kralın hala oturduğu sarayın içine, halkın girmesi yasak. Her gün yüzlerce turist bu altın kapıları görmeye geliyormuş.

Zaouia Moulay Idriss II: Şehrin kurucusu için yapılmış bu türbe Fez’in en kutsal yerlerinden. Kadınların doğurganlığını artırdığına inanılıyormuş.

Dar Batha Müzesi:  19 yy’da inşa edilmiş yazlık saray 1916 yılından bu yana müze olarak hizmet vermektedir. İçerde renkli Berberi halıları, antika enstrümanlar ve 14 yy’dan kalma seramik koleksiyonu bulunuyor.

Fes halkı çok turistsever ve sevecen. Rehberimiz Omar eşliğinde mozaik, yerel gümüş işçiliği  ve dokuma atölyelerini gezip bol bol alışveriş yaptık. Çok sıkı pazarlık etmek Fas’ta alışverişin altın kuralı.

Öğle yemeğimizi ‘Restaurant Merinides’de yedik. Erikli ve yumurtalı kuzu tajin son damlasına kadar tüketildi.

Akşam yemeği için tercihimiz ise şehrin modern kısmındaki Zagora Restaurant.

  1. GÜN-‘CHEFCHAOUEN’

Rotamız mavi şehir ‘Chefchaouen’. Yolumuz 250 km yani 4 saat sürdü. Ülkenin kuzeybatısında Rif dağlarında bulunan şehir deniz seviyesinden 660 metre yüksekte bulunuyor. Berberi dilinde anlamı çift boynuz demek çünkü dağın ikiye ayrıldığı noktada bir vadi var ve şehir burada kurulmuş.

En önemli özelliği Medina bölgesinin masmavi olması. Bu bölgede bir meydan bulunuyor, ismi ‘Uta El Hammam’. Oldukça hareketli. 1930’lu yıllarda Sefarad Yahudisi sığınmacılar evlerini maviye boyama başlamışlar. Bu rengin Tanrı’nın gücünü simgelediğine inanıyorlar ve gökyüzünün yansıması olduğunu düşünüyorlar. Bir diğer söylem ise mavi rengin böceklerden koruduğuna inandıkları için boyamaları. Her iki yılda bir evler, sokaklar yeniden boyanıyormuş. Halk yaygın olarak İspanyolca konuşuyor. Yahudiler zamanla azalmış, şimdilerde şehirde Araplar, İspanyollar ve Berberiler bir arada yaşıyorlar. ‘Chefchaouen’ ünlü olmasının bir diğer nedeni de 2011 yılında Georgia Armani’nin çekmiş olduğu reklam filmi.

Burası Fas’ın Amsterdam’ı, ki uyuşturucuya karşıyız! Kif dedikleri marijuana yetiştiriyorlar, bölgenin en büyük kenevir ihracatı burada yapılıyor. Fas’ta esrar içmek yasak olmasına rağmen bu şehirde fazlasıyla yaygın. Öğle yemeğimiz ‘Restaurant Casa Hassan’da, bu sefer ana yemeğimiz domatesli köfte tajin.

Şehire yarım saat uzaklıktaki doğa harikası ‘Cascades d’Akchour’ bölgesi şelaleleri ve göletleri ile meşhur.  Ayrıca, Rif dağları Afrika’nın en iyi yürüyüş rotalarını sunuyor. Trekking noktalarından tavsiye edilen yer ‘Talassemtane Ulusal Parkı’.

Sonrasında 4 saatlik bir yolculuk ile ulaştığımız başkent Rabat’ta günü batırdık. Rabat 1918 yılından beri ülkenin başkenti. Aslında Rabat ve Sale olarak 2 şehir birarada. Küçük bir liman olan Sale 12.yy’dan kalma eski şehir bölgesi. Rabat ile Sale’yi Atlas dağlarından başlayıp Atlantik okyanusuna dökülen bir nehir ayırıyor. Bir dönem de korsanların hakimiyetinde kalmış.

Hava karardıktan sonra geceleme için Kazablanka’ya vardık. Otelimiz yine Idou Anfa. Geç gelmemize rağmen mükemmel bir akşam yemeği ile bizi karşıladılar. ‘Casablanca’ filmi çevrildikten sonra açılan ve caz müziği eşliğinde filmin de izlenebileceği ‘Rick bar’ yemek ve bar olarak hoş bir altenatif.

  1. GÜN-KAZABLANKA VE DÖNÜŞ

Ayrılık vakti geldi. Kalbimizi Fas’ta bırakarak 12:15 uçağı ile döndük.

KISA KISA

  • Fas’ta giyim kuşamımıza dikkat etmemiz ve sonuçta bir islam ülkesinde olduğumuzu unutmamız gerekiyor.
  • Fas’ın para birimi dirhem (MAD, DH). 11 MAD=1 €, 1 lira=2 MAD. Para bozdurma sorunu yok. Havaalanı ve döviz büroları arasında fark yok. Şehirde esnaf euro bozuyor. Kredi kartı yerel rehberlerin önerdiği bilindik yerlerde kullanılmalı.
  • Havaalanından ücretsiz telefon kartı alınabilir (konuşma ve internet kullanımı dahil).
  • Şehir içinde dolaşırken yer göstermek isteyenlere kanmamak gerekiyor, sonrasında para istiyorlarmış.
  • Açıkta bulunan suların içilmemesi öneriliyor.
  • Fas’ta 220-240 V elektrik kullanılıyor, dönüştürücüye gerek yok.

YEME-İÇME

Zaalouk: Sarımsak, kırmızı biber ve kimyon ile çeşnilendirilen közlenmiş patlıcan salatası.

Harira: İçinde domates, nohut, yeşil mercimek ve kuzu eti olan çorba. Üzerine taze kişniş ve limon serpiliyor.

Mint Tea: Fas’ın tek yerel içkisi, hatta onların tabiriyle ‘Moroccon Whiskey’. Berberi çayının demlenmesi ve çayın cam bardaklara konulmasından sonra içine bol taze nane yaprağı ve şeker atılmasıyla servis ediliyor.

SON BİLGİLER:

Edindiğim bilgilere göre Fas’ta şehirlerarası yolculuk için halk otobüsleri pek konforlu değilmiş. ‘CMT’ veya ‘Supratour’ gibi özel otobüs firmaları öneriliyor. Biletleri internet üzerinden alınabiliyor. Chefchauene’a sadece otobüs ile ulaşım var, bu nedenle özellikle Fes-Chefchauene arası yolculuk icin bilet mutlaka önceden alınmalı. Tren yolculuğu için ise ONCF isimli internet sitesinden fiyatları ve yolculuk mesafelerini öğrenebiliyorsunuz, ama biletler gardan alınıyor. Trenlerde koltuk numarası verilmiyor, yer bulmak için atik ve tetik olmak gerekiyormuş. Otobüslerde koltuklar numaralı. Marakeş ve Fes tren istasyonları şehir merkezine yaklaşık 3 km uzaklıkta bulunuyor. Kazablanka otobüs terminali ve tren istasyonu ise şehir merkezinde. Şehir içlerinde taksi kullanılabilir ama sıkı pazarlık yapılmalı. ‘Petit’ taksilere en fazla 3 kişi, ‘grand’ taksilere ise 6 kişi binebiliyor. Taksileri gece kullanmak isterseniz, gündüz fiyatından daha fazla ödüyorsunuz. Şoförlü araç kiralamak da çok geçerli bir seçenek. Hem sürekli pazarlık yapmak ve toplu taşıma araçları ile uğraşmaktan kurtuluyorsunuz, hem de Fransızca tabelalar arasında yol bulma stresinden.

Fas’ta konaklama alternatifleri çeşitli. Marakeş ve Fes şehirlerinde ‘riad’larda konaklama olmazsa olmaz. Riad’lar Fas’taki geleneksel evler. Şehrin karmaşasından sonra adeta birer vaha olan, genelde iki katlı, ortasında mozaik döşeli bir avlu ve minik bir havuz bulunan bu evler geleneksel hayatı koklamak için ideal. Odalar ise avlunun çevresinde alt ve üst katlarda. Isıtıcılı ve klimalı olanları tercih etmek gerekiyor. Bu evlerin biraz daha küçük olanlarına ise ‘dar’ deniyor.

GONCAGÜL HAKLAR

Yorumlar

Yorum