FATİH KÜLLİYESİ – 2

Cinayeti Havariler Gördü

Bin yıldan fazla devam eden geleneğin, Müslüman elindeki mirasçısı Gennadius az kalmış cemaatiyle Ortodoks kilisesini ayakta tutmaya çalışırken aynı zamanda özellikle kendi idaresi altındaki diğer topraklardaki dindaşlarına ulaşmak ister. Tarih anlatımında Patrikhanenin “ihyasını” takip eden ikinci yılda idari binaların günümüzde Fethiye Camisi olarak anılan Pammakaristos kilisesine taşındığı kaydedilmiştir. Çeşitli iddialarla konu aydınlatılmaya çalışılmış olsa da tarihi belgelere göre Gennadius, yapının harap durumunu bahane ederek, fiziki şartların yetersizliğinden şikâyette bulunur. Bu arzuhali neticesinde taşınma gerçekleşir. Bu durum karşısındaysa beyin fırtınası yapacak bir konuyla baş başa kalırız. Eldeki kaynaklarda döneme ait bir doğal afet görmeyiz. Bu da Gennadios’un iddia ettiği fiziksel zorlukları yaratan Havariyyun’un harabe, yıkıntı halini sorgulatır. “Eğer ki yıkıntı haldeydi, iki yıl nasıl idare edildi bu binada?” gibi bir soru kendiliğinden görünür. Konuyla ilgili bir diğer sav, bölgede göçle beraber gelen Müslüman nüfusun hâkim konuma geçmesidir ki bu geçerli bir neden olsa bile 1456 yılında taşınan Patrikhane’den hemen sonra bina camiye çevrilirdi. Eğer Müslüman nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla bir cami yapılmak istenseydi, kısa sürede Eyüp, Vefa, Buhari, Yeniçeri Camilerini kolaylıkla yapılırken bu alan ikmal sonrasında 9 yıl kadar atıl bırakılmazdı. Üçüncü bir iddiaysa, kafaları daha da karıştırmaktadır.

Bir gün, Patrikhane olarak kullanılan Havariyyun’un avlusunda bir Müslüman erkek cesedi bulunur. Bu durum Gennadius tarafından bir tehdit olarak algılanır ve kendini güvende hissetmediği için Fatih’ten bir mekân değişikliği talep eder. Belki bir tesadüf, belki de özgür iradenin uygulanışı belki de korku nedeniyle aynı tarihlerde Gennadius’un istifasını görürüz. Yerine seçilen Patrik Isidoros’un (bu başka Isidoros) vefatına kadar Serez’de inzivaya çekilen Gennadius, bu vefat sonrasında yeniden göreve gelse de tekrar istifa eder. Üçüncü defa tekrar patrik seçildikten sonra son nefesini verene kadar bu görevi devam ettirir. Peki neydi Gennadius’u devamlı istifaya zorlayan neden?

Eldeki parçaları bir araya getirmenin vakti gelmiştir. Bizans asillerinin konumlarını tehdit algılayan hizipçi-şeriatçı bir kanat vardı ki bunlar Çandarlı Halil Paşa’yı bile cendere almışlardır. Diğer husus olarak, şeriat hükümlerinin aksi istikamette tavırlar sergileyen Fatih Sultan Mehmet’i görürüz. Kente yoğun bir göç, bu göçle beraber kente akın eden umutsuz, zorlanmış ve karamsar insan toplulukları bulunmaktadır. Günümüzde bile gözlenebilen bir durumla fazlasıyla maniple edilmeye müsait bir konumdadırlar. İşte bu noktada her şey kendiliğinden dökülmeye başlar. Hizipçi kanadın şahinleri, bu göçmenleri pekâlâ kullanıp Patrikhaneyi sindirmek ve patriği kaçırmak istemiş olabilirler. Hatta kan davası güden bir kişiye kanlısını öldürtüp bunun suçunu Ortodokslara bile atmış olabilirler. Zira bu ihtimaller Gennadios’un mekân değişikliği talebinin ardından istifasını anlamamıza yardım eder.

Meraklısına; Patrikhane, Pammakaristos’ta da kalmaz. Fatih ölünce, Eflak sarayına, oradan Balat Aya Dimitri’ye ve en son Aya Yorgi kiliselerine taşınır.

Ahir

1462’ye kadar altı yıl boyunca kullanılmayan yapı ve alanı Fatih tarafından kendi adını taşıyacak olan külliyenin yapı yeri olur. Büyük şehre yakışırcasına Osmanlı’nın o güne kadar inşa ettiği külliyelerden daha büyük planıyla inşaat 1470 yılında mimar Atik Sinan tarafından bitirilir. Tarihçiler Onun Mimar Koca Sinan’dan ayırt edilmesi için bu şekilde anıldığını söyleseler de kendi kurduğu vakfın kayıtlarında da bu şekilde anılmaktadır. Sinan Bin Abdullah olarak kaydedilmiş vakfiye onun devşirmeliğinin de bir kanıtı olabilir. Kendisini hali hazır da Fatih Cami’ne yakın konumdaki Kumrulu Mescit’te ebedi istirahatini sürmektedir.

Sinan burada ne inşa etti? Tam bilmiyoruz. Çünkü devrine ait çizimler elimizde yok. Onun yaptığı cami 1766 yılındaki depremiyle yok olduğu için sadece çıkarımda bulunabiliyoruz. Atik Sinan burada camiyi külliyenin ortasına inşa ederek merkeze Sultan’ı yerleştirdi. Kuzey ve güneyde, kendi cihetlerindeki denizlerle adlandırılan Akdeniz ve Karadeniz medreselerini, Kütüphaneyi, Kervansarayı, Tabhaneyi, Darüşşifayı, İmarethaneyi, Muvakkithaneyi ayrıca günümüze ulaşmayan bir hamamı ve arasta çarşısını da etrafına eşit bir şekilde dağıttı.  İlk inşa edilen ve günümüze ulaşmayan cami hakkındaki bilgileri derlediğimiz de şunları görürüz. Kolayca çürüyebilecek bir iddia ile ilk yapının kilisenin üzerine inşa edildiğidir. Bu iddia maalesef asılsızdır. Çünkü kıble yönü camiye çevrilmiş Ayasofya gibi devşirilmiş bir istikamet sergilemez. Sadece cami değil tüm külliye kıbleye göre konumlanmıştır. Bu yüzden mevcutta bulunan kilise yıkılmış ve yeni ibadethane yapılmıştır. Malzeme devşirilmiş olabilir. Ama rahatlıkla söyleyebiliriz ki cami kiliseden çevrilme ya da üstüne inşa edilmiş değildir. İlk bina ile ilgili diğer bir iddia ise Ayasofya ile mukayesesidir. Kubbesinin büyüklüğü ve planıyla Ayasofya’nın yeniden yorumlandığını hatta geçilmeye çalışıldığını iddia etseler de bu da asılsızdır. Çünkü daha ilk yıllarından itibaren Osmanlı merkezi planlı bir kubbe mimarisini geliştirme amacında ve gayesindedir. Bunun en güzel örneklerinden biri günümüzde Mudurnu da hala ayakta duran Yıldırım Bayezid Camidir. Ayrıca Ayasofya merkezi kubbeyi ayakta tutan dört ayak ve iki yarım kubbeyle hemen dikkatleri çekerken, ilk Fatih cami sadece iki ayaklı ve tek yarım kubbelidir. Bu bilgiler ışığında rahatlıkla söyleyebiliriz ki Fatih Cami kendi devrine kadar geçen sürede Anadolu ve Rumeli camileri içinde Osmanlı’nın eriştiği son noktadır.  Caminin 26 metrelik kubbesi elbette Ayasofya’dan küçüktü lakin kendinden önce inşa edilmiş üç şerefeli Camiden büyüktür. Kıyaslanması gereken kendi kategorisindeki Osmanlı camileridir. Çünkü 562 yılında ayağa kaldırılan Ayasofya’nın kubbesi değil kubbesi planı bile dokuz asır boyunca tekraren kullanılmamıştır. Bizans Merkezi kubbeyle toplu mekân yaratma endişesinde değildi. Lakin Türklerin böyle bir kaygısı vardır ve Türklerin asıl sorunu kubbe değil toplu mekân algısıdır. Fatih’le Üç Şerefeli, Şehzade’yle Fatih, Süleymaniye ile de Şehzade aşılarak Türk mimarisi gelişir. Bu gelişimin çıkış noktalarından biri Ayasofya olabilir ama tamamen nedenin tek başına kendisi değildir.

Kendi ayakta olmasa da tartışması hala devam eden cami kıble yönünden tek yarım kubbeli ve iki ayaklıdır. Ki bu da koca kubbeyi tutmada zaten yetersiz kalmıştır. Bu yapı hakkında güzel bir görüntü inşadan yüzyıl sonra kente gelmiş olan Melchior Lorics’in 11 metrelik panoramasında yerini alır. 1509, 1557, 1754,1766 depremlerinde oldukça yıpranan yapı sonunda dayanamaz ve yıkılır.

Zahir

Külliyenin merkezini oluşturan cami yıkılsa da diğer elemanlarına zarar gelmez. Caminin günümüze ulaşan orijinal parçaları son cemaat yerine bakan duvarlar ve burada bulunan çinilerle minarelerin şerefe altına kadar olan duvarlarıdır. İlk yapıldığı dönemden günümüze ulaşmayanlar ise hamam, çarşı yanında Akdeniz ve Karadeniz Medreselerinin arkasındaki lise dengi okullar Tetimme Medreseleridir.

1720 tarihli philipp ferdinand von gudenus’a ait İstanbul Panoramasından Fatih Cami

1767 başlayan caminin inşaatı 1771 yılına dek sürmüştür. Bunun yanında yıkılan türbe Mimar Tahir Ağa tarafından ayağa kaldırılır. Ayverdi “Bu yeni inşaat sırasında mihrabın dokunulmadığını, yan duvarların da daraltılarak yapıldığını” söyler. Bu yeniden inşayı finanse eden Sultan III. Mustafa’nın camilerine baktığımızda net bir barok üslup görünür. Ayazma, Laleli ve Zeynep Sultan bunlardan birkaçıdır. Eskisinin yerine yapıldığı için klasik benimsenmiş ama barok dokunuşlar da göz ardı edilmemiştir. Bu zaten bir kuraldır. Barok sadece tezyinatta kendini gösterir planlar ise hala klasik dönem izlerini taşır. İstanbul’da Şehzadebaşı ile başlayan Sultanahmet ve yeni camilerinde de uygulanan merkezi kubbeyi çevreleyen dört yarım kubbeli yonca planın uygulandığı yapıda dikkat çeken bir diğer ayrıntı iç mekân hareketliliğidir. Ana kubbe kemerleri kırmızı ve beyaz, tali kemerler yeşil ve beyaz dilimlerle süslenmiştir. Ayrıca klasik planda uygulanan mukarnaslı sütun başları yerine kıvrımlı, dallı barok detaylar kullanılmış ve sütunlar gözle görülür bir biçimde incelmiştir. Yine iç mekânda diğer camilerde görülmedik bir detay müezzin mahfilinin üzerinde 230×140 cm edatındaki 1906 tarihli yağlı boya tablodur.

KÜTÜPHANE

Mevcut kütüphane caminin kıble duvarına bitişik konumda, Ayasofya’nın da kütüphanesini yaptırmış olan I. Mahmut tarafından 1742 yılında eklenmiş ve değerli elyazması kitapların nemden etkilenmemesi için altına bir mahzen oyulmuştur. Zamanla 5500 ciltlik bir arşiv oluşan kütüphane 1956 yılında Süleymaniye’ye taşınmış ve bugünkü metruk halini almıştır.

DARÜŞŞİFA

Karadeniz Medreselerinin bulunduğu cihette tabhanenin simetrisindeydi ki günümüze ulaşmamıştır. 1766 depreminde zarar gören yapı 1824 yılında II. Mahmut tarafından hana çevrilmek istenmiş ama iyi gelir getirmeyeceği düşünülerek yapılmamıştır. Bu metruk haliyle uzun süre kalan yapı art arda gelen doğal afetlerle tamamen yok olur ve zaman içinde halk tarafından iskân edilmiştir. Darüşşifalar hem bir sağlık merkezi hem de uygulamalı tıp okullarıydı. Fatih Vakfiyesindeki açıklamaya göre bu kuruma bağlı doktorlar haftanın bir günü bir heyet şeklinde bir araya gelip ihtiyaç sahiplerine evde sağlık hizmeti sunmakla mükelleftir.

MUVAKKİTHANE

Bu yapı da günümüzde mevcut değildir. Zamanında ahşap inşa edilen yapıdan arta kalanlar cami içine taşınmıştır. Buradan yegâne iz batı minaresindeki Ali Kuşçu’ya ithaf edilen güneş saatidir. Bu güneş saatinde Furkan Suresi 45. Ayeti yazılıdır.

“Rabbinin gölgeleri nasıl da uzattığını görmez misin?”

ÇARŞI-ARASTA

Günümüzde fazla dükkânı kalmasa da yeniçeri taifesinden birçoğunun saraç dükkanı açmalarından dolayı “saraçhane” adıyla anıla gelmiştir.

İMARETHANE

Tabhane ve kervansaraydan oluşur. Tab Farsça’da güç kuvvet manasına gelir. Yolculuk yapan dervişlerin dinlendiği, müşahede altındaki hastaların bakıldığı yapıda on dört hücre bulunuyordu. 19. Yüzyılda bu amaçla kullanımı sona erince medreseye tahsis edilir. Kervansaray ise tabhanenin altındaydı. 1896 depreminden sonra yapı içi toprak doldurulmak suretiyle payandaya çevrildi.

MEDRESELER

Sahih sayılan hadislere göre peygamber, “Beşikten, tabuta kadar ilmi arayınız” buyurmuş ve ulemanın uykusunun cahilin ibadetinden daha hayırlı olduğuna vurgu yapmıştır. Molla Gürani gibi bir isimden çocukluğundan başlayarak dersler alan Fatih’in bu detayı atlaması doğal olarak beklenemez. Bu yüzden kendi külliyesinden önce temelleri daha Theodosios döneminde atılmış İstanbul Üniversitesi’ni iyileştirilmesini istemesi garip değildir. Ayasofya’nın papaz odalarını medreseye çevirten genç Sultan, Pantokrator’da da aynı eylemin uygulanmasını emreder. Kendi külliyesinin inşası sırasında da en az cami kadar yer işgal eden medreselere verdiği önem gözler önündedir. Toplamda 160 hücresi ve 8 dershanesi yanında ulema odaları da mevcuttur. Akdeniz ve Karadeniz Medreseleri olarak anılan yapılar, kendi içinde, Baş Kurşunlu, Çifte Baş Kurşunlu, Çifte Ayak Kurşunlu ve Ayak Kurşunlu olarak ayrılırlar. Kendi içlerinde bir avluya sahip medreseler münferittir. Ayrıca bunların hemen arkasında Tetimme Medreseleri adında Sahn-ı Seman’a hazırlık medreseleri bulunmaktaydı. Liseye eşdeğer bu okullarda okuyan öğrenciler gerekli şartları yerine getirip sınavlarını verdikten sonra Sahn-ı Seman’a kabul ediliyorlardı. Verilen eğitimin zorluğundan dolayı mı, hamlıklarını geçirdikleri süreçten dolayı mı bilinmeyen bir nedenle bu Tetimme Talebelerine Arapçada “yanmış” anlamına gelen suhte adı verilirdi. İşte bu suhteler zamanla eğitimlerini tamamlayıp da medreselerden mezun olduktan sonra Farsça’da Alim anlamına gelen Danişment unvanına kadar geçen bir eğitimden geçerlerdi.

HAZİRE VE TÜRBELER

Sultan’ın türbesini en sona bırakıp önce hanımı Gülbahar’ın türbesine uğrayalım. Kitabesindeki Abdullah kızı ifadesi, -eğer babasının adı gerçekte Abdullah değilse- devşirmeliğine işaret eder. Kendi adına hazırlattığı vakfiyesinde “melikat’ül melikat” yani hanım sultanların sultanı ifadesi kullanılır. Oğlu Bayezid’in doğumu 1447 yılında göründüğü için en geç 1446 yılında yani Fatih’in Manisa’daki şehzadeliğinde hareme girdiği kabul edilir. 1451 yılında Edirne’ye, 1454 senesinde de oğlu ile Amasya’ya gider ve Fatihle 30 yıl boyunca hiç münasebet kurmaz. 1481 yılında eski saraya yerleşir ve 1492 yılındaki vefatına kadar burada yaşar. Günümüze kendinden iki adet mektup ulaşmıştır. Bu mektuplar Bayezid’in tahta çıkışından sonra yazılmıştır. Bunlardan birinde kendisine yeteri kadar ziyarette bulunmadığına sitem edip bir ana feryadıyla özlediğini yazarken bir diğerinde oğlunun aldığı birkaç siyasi karara binaen görüşlerini bildirmektedir.

Sekiz köşeli sade türbe, geleneksel Türk Mimarisinin izlerini taşırken Osmanlı tebaasının da bu kutlu padişahın eşinin türbesine pek rağbet etmediği de kayıtlara geçmiştir. Bunun nedenlerinden biri Gülbahar’ın halk tarafından İslam’a intisap etmediğine dair inanıştır. Evliya Çelebi, seyahatnamesinde; sabah namazına müteakip ziyaret ettiği hazirede bir grup hafızın mezarlara dua okuduklarını görmüş ve bu türbeye geldiklerinde duayı sırtlarını dönerek kıraat ettiklerine şahit olmuş. Yine evliya, Frenklerin buraya rüşvet verip girdiğini aktarır.  Bunu doğrulayan bir başka anı ise bir İtalyan tarafından aktarılır. Cornello Magni bölgeyi ziyareti sırasında bu türbenin neden kapalı olduğunu sorduğunda yaşlıca bir adam “karanlıkta yaşayanların ölüleri aydınlığı hakketmez” cevabını alır. Küçük bir rüşvet verip içeri giren Magni, Gülbahar için Profundis duası okuduğunu aktarır.

1481 yılında Maltepe Sultançayırı’nda hayata gözlerini yuman Fatih, Cami’nin kıble duvarının hemen önündeki türbesinde istirahatini devam ettirmektedir. 1766 yılındaki depremden sonra yıkılan türbe III. Mustafa tarafından kısa sürede dönemin estetiğine göre yeniden yapılır. Yeniden yapılan türbe binası uzun soluklu olamaz. Yücelik atfettiği kişilerin mezarlarından medet uman halk hangi çağda olursa olsun hep aynı refleksi gösterir. Yüzlerce yıl önce Bizanslıların deprem sonrasında Konstantin’in lahidin çevrelemeleri gibi 1782 tarihinde yaşanan Cibali Yangını sonrası da Osmanlı tebaası kurtarıcı olarak Fatih Sultan Mehmet’in cansız bedeninden medet umarlar. Yükte hafif pahada ağır neleri varsa Fatih’in Türbesine getiren halk bu hareketiyle çılgın alevlere davetiye çıkartır. Bu yangın esnasında sadece türbe binası değil, Fatih Sultan Mehmet’in sandukası bile alevlerden kurtulamaz. İki yıllık bir uğraş sonunda ikincisi kadar rağbet görmeyen I. Abdülhamit tarafından açılır ve yakışacağı düşünüldüğünden bir Kâbe örtüsüyle örtülür. Günümüze kadar birçok tadilat görse de maddeten olmasa bile manen halkın gönlünde mühim bir yere sahiptir.

E.H. Ayverdi’nin çizimiyle orijinal Caminin bulunduğu Küliye planı

Tüm bu kafa karıştırıcı, katmanlı çalışmayı dünyanın en tatlı dilli tarihçisi Reşat Ekrem Koçu’dan gizemli ve sürükleyici bir hikayeyle bağlayalım…

Devri Hamid’in istibdadı olanca şiddetiyle devam ederken kent büyük bir su baskını yaşar. Bu su baskının etkisiyle Fatih semti ve çevresi sular altında kalır. Bu sırada bölge halkından birkaç kişi rüyalarında Fatih Sultan Mehmet’i görürler. Sultan rüyalarına girdiği kişilere “Boğuluyorum, kurtarın” nidalarıyla seslenir. Dedik ya devir istibdat, hemen jurnaller saraya ulaşır. Sultan Hamid’in bizzat ilgilendiği jurnal operasyonuna paralel, Fatih İtfaiye Kumandanı Mehmet Paşa görevli kılınarak olayın araştırması emredilir. Paşa ve ekibi türbe içindeki sandukayı kaldırdıklarında üç metreden fazla bir derinliği olan zemine inerler lakin pek bir şey göremezler. Belli bir süre bu zeminde yürüdükten sonra aşağıya açılan bir mahzen girişi görürler. Buradan aşağıya indiklerinde mermer bir katafalk ve yine mermer bir lahit görmüşler ki su seviyesini bu katafalka kadar yükselmiş bulurlar. Merak bu ya lahidin kapağını kaldırdıklarında iyi tahnit edildiği için bozulmamış Fatih Sultan Mehmet’in mevtasıyla karşılaşırlar. Ruhunu huzura kavuşturmak için lahidin kapağını kapatırlar ve o an için iptidai imkanlarla mahzendeki suyu boşaltırlar. Durumu hemen Yıldız’a rapor ederler. Gelen emirde Sultan Hamid’in vesveseli karakteri okunur. Mahzenin açılmayacak şekilde kapanması ve kimseye durum hakkında bilgi verilmemesi…

Mahzen kapatılır kapatılmasına da insanı yiyip bitiren kurt gibi sır varsa anlatılmadan olmuyor. Mehmet Paşa durumu Damat Şerif Paşa’ya, o da Yahya Kemal’e anlatır. Reşat Ekrem de hikâyeyi Yahya Kemal’den dinlediğini yazar.

Bu yapıyla ve bu hikayeyle ilgili halk da kendi efsanesini yaratır. Fatih’in bu lahit odasının tam da cami mihrabının altında olması nedeniyle imamın okuduğu yanlış sureleri düzelten davudi sesin Sultan’a ait olduğu söylene gelmiştir.

Dile kolay 1687 yıllık bir öyküydü anlatmaya çalıştığımız. Bir tepenin üzerine konmuş bir elin parmağı kadar binanın farklı zamanlarda şahit olduğu olaylardı aktardığımız. Her bir taşında yaşanmışlık, yitirilmiş bir yakının yası, ulu bir idareciden istenen merhamet sürüp gitmektedir bugün bile. Çocuklar koşarken avlusunda, dört kolluyla geçer yollarından son yolcular. Gözyaşı da vardır tebessüm de. Hayat vardır kısacası ne zaman gitseniz göreceğiniz. Görmeyeceğiniz ama hissedebileceğiniz şeyler de var bu özel yapıda. Yüce Konstantin ile Fatih Mehmet’in koyu sohbeti var, Justinianus ile Yavuz Selim’in cenaze merasimlerinde yakılan ağıtlar var, vaftize gelmiş bir Rum çocuğunun ailesinin kıvancı, sünnetlik kıyafeti giydirdiği çocuğunu gururla gezdiren başka bir aile var. Yorgo var, Stavro var, Yasin var, Süleyman var. Kısacası her bir adımda küfeki taşları üzerinde ve altında İstanbul var, İstanbul var, İstanbul var…

 

HİLMİ ÇALIŞ

 

KAYNAKÇA

Von  HAMMER, Joseph, İstanbul ve Boğaziçi. TTK YAYINLARI

TAYLOR, Jane, İmparatorluklar Kenti İstanbul. Arkeoloji ve Sanat Yayınları

FREELY, John, Saltanat Şehri İstanbul, İletişim Yayınları

UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi I. Cilt. TTK YAYINLARI

AYDIN, Erdoğan, Fatih ve Fetih Mitler ve Gerçekler. Cumhuriyet Yayınları

CROWLEY, Roger, Son Kuşatma 1453. April Yayınları

KAYA, Önder, Konstantin’in Kutsanmış Kenti. Küre Yayınları

KOÇU, Reşat Ekrem, Osmanlı Padişahları. ANA Yayıncılık

SAKAOĞLU, Necdet, Bu Mülkün Sultanları. Alfa Yayınları

Bu Mülkün Kadın Sultanları. Alfa Yayınları

Diyanet işleri İslam Ansiklopedisi…….

Yorumlar

Yorum