Atina Mon Amour

İlk yurtdışı seyahati: Yunanistan

20’li yaşlarıma damgasına vuran en önemli deneyim sanırım iki yakın kız arkadaşımla Sirkeci Garı’ndan o meşhur İnterrail trenine atlayarak boydan boya Avrupa’yı dolaşmak olmuştu. Uzunköprü üzerinden Yunanistan sınırları içine girdiğimizde kafamı pencereden dışarı uzatıp “Bu muydu?” diye düşündüğümü anımsıyorum. “Bunun için miydi bunca tantana?” Sınırlar, askerler, bayraklar, belgeler değişirken coğrafya hiç değişmeden gözlerimizin önünde uzanmaya devam ediyordu. Selanik’ten sonra sardunyalı evler belirdi; Patras’tan feribotla İtalya’nın Bari şehrine geçene kadar “yurt dışında” olduğumuza, ya da Avrupa’ya geçtiğimize pek ikna olamamıştım ya neyse.

Şehrin kalbini Omonia sandığımı, domuz etini ilk defa Atina’da yediğimizi, kahvenin Türk kahvesi olduğunda ısrar ederek Yunanlıları sinir etmekten keyif aldığımızı, Ağustos sıcağında Akropolis’te dolaşarak kendimize eziyet ettiğimizi, Türk olduğumuzu söylemekten çekinsek de yaşı geçkin Yunanlıların yüce Konstantinopolis hatırına bize sevecen davrandıklarını hatırlıyorum. Gece bir barda Ricky Martin’in “un, dos tres” şarkısında dans ederken, kimselere bu şarkıda dans ettiğimizi söylemeyeceğimize dair yeminler etmiştik. İlerleyen saatlerde, sakladığımız yerden sırt çantalarımızı alarak uyumak için kumsala doğru yollanmıştık. Tabii, bence Türkiye dışındaki ilk gecemizi kumsalda geçirmek hiç iyi bir fikir değildi; ama kızlara dinletemedim. Kumsalda yaktıkları ateşin etrafında muhabbet eden sırt çantalı bir gruba katılıp geceyi uzattık da uzattık. Sabah uyku tulumunun içinde uyandığımda paralarımın hâlâ yerinde olduğunu görmek rahatlatıcıydı, ama kanadığımı fark etmek pek hoşuma gitmedi. Uzakta çıplak duş alan erkekleri görünce “hmmm, belki de gerçekten burası Avrupa” diyerek fikrimi değiştirmiştim. Kafa gidip gidip geliyordu.

Mon Amour

4-5 haftalık bu yolculuk Avrupa hararetimi giderince, 10 yılı aşkın bir süre kıta Avrupa’sına ayak basmadığımı, dünyanın geri kalan kısmında takıldığımı söyleyebilirim. Bu süre zarfında yurt dışında seyahat ederken utana sıkıla fark ediyordum ki, 30’a yakın ülkenin vizesini pasaportumda taşımama rağmen, komşu ülkelere hiç ayak basmamışım. Ege kıyılarının koynuna sokulmuş Yunan adalarını biliyorsam da, sadece haritada üzerinde adlarını biliyorum. Bulgaristan, Gürcistan, Ermenistan, Suriye, İran ve Irak için de geçerliydi bu durum. New York’ta haftanın hangi günü sergi açılışlarında beleşe içki içebileceğimizi, ya da en son hangi Japon animesinin çıktığını biliyorum ama. Göreceli değersizlikler değil, politik konjonktür ve korkulara oynayan resmi tarih anlayışı sorumluydu bu tercihlerden; yine de gel bunu kıdemli sırt çantalılara anlat! Artık, bu durum benim için bir utanç meselesi haline gelince, cesaretimi toplayıp rotayı tekrardan Yunanistan’a kırdım. Zaten iki ülke arasındaki gerilim, yaşanan depremler sonrasındaki dönemde kayda değer ölçüde kırılmıştı.

Önce adalar, sonra da Atina zamanla düzenli seyahat ettiğim destinasyonlar olur; utanç biter! Özel sebeplerin yanı sıra, başka birçok sebepten dolayı Yunanistan zamanla benim için ikinci vatana dönüşür. Yunanca öğrenmeye başlarım; her derste Yunanca sadece ve sadece istisnalarla karşıma çıkar. Ve, her seferinde Yunanca hocam “siz de aynısını Türkçe’de yapıyorsunuz” diyerek (üstelik bunu Türkçe söyleyerek) beni savunmasız bırakır. Büyük harf sigma’yı birinci sınıf öğrencisi kadar bile düzgün yazamıyor olsam da, kaligrafisine ve melodisine kapılırım ve öğrenmeye kalkıştığım en zor dil, en keyif aldığım dil oluverir.

Popüler kültürde çok tüketilen “Mon Amour ifadesi, aklıma Alain Resnais’nin Hiroshima Mon Amour (Hiroşima Sevgilim) filmini getiriyor. Her ne kadar aşka dair bir tabir olsa da, arka planında kolektif bellekten kolay silinemeyecek toplumsal trajedileri barındırır. Bu sebeple, belki de iki toplumunun birbiri için kullanabileceği ve anlaşılması zor dinamikleri en iyi ifade edebilen tabir budur. Beraber kahve içerek henüz çözülememiş sorunları unutmak pek mümkün değil; her sabah Ege’de jetlerin sesine uyandığınızda anlıyorsunuz. Uzo sofrasında kakara kikiri gülsek de tatlı-tatsız ortak geçmişimiz her daim masanın üzerinde. Yine de, her şeye rağmen bizi birbirimize çeken şeyleri, iki taraf için de sadece “ekonomik faktörler”le açıklamak pek mümkün değil. Sevdiğim bir Yunan amcam, yurt dışına yerleşmiş torununu vatana geri döndürebilmek için benden yardım istiyor: ancak  Türk bir gelin bulursak, geri dönecekmiş torunu. “Lozan’ın çocukları için vatan karmaşık bir kavram.”*

İstanbul mu? Atina mı?

Yunan bir arkadaşım, Yunanlıların seyahat ederken sürekli karşılaştırma yapmalarından yakınıyordu: “Ya Yunanistan’daki her şeyi daha kıymetli, daha lezzetli, daha insani buluyorlar; ya da her şey yurt dışında daha medeni, daha güzel ve bizden adam olmaz!” “Ah be canım”, dedim, “bir de bana sor; biz Türkler nasıl seyahat ediyoruz.” Bu tarz zihinsel bir egzersizin bizi akıllı hissettirdiği ölçüde, kimi şeylerin karşılaştırmasız değerini de azalttığı ortada.

En çok İstanbul’dan şikayet ettiğimde Yunanlıların kalplerini kırdığımı hissediyorum. Kayıp uzuv sendromu mecazi anlamda ancak böyle bir bağlamda kullanılabilir. İstanbul, Yunanlılar için bir kazada kaybedilmiş kol gibidir, oysa o kolun hissiyatı yüzyıllardır devam etmektedir. “Akşamdan  mı kaldın?” demek için “Boğaz’ı mı içtin dün gece?” derler, mesela. İstanbul, onlara ait olmasa da, İstanbul’a ait oldukları hissi çok güçlüdür. O yüzden, her İstanbul bahsi açıldığında o gözlerde beliren pırıltı, ıslaklık ya da öfke bu güçlü bağın ifadesidir; anlarım.

Seyahat ederken, her şehri İstanbul ile karşılaştırmaya kalktığımızda olmuyor! Nitekim, İstanbul’un bir ülke ölçeğinde metropol mü, yoksa dünya standartlarında ortalama bir şehir mi olduğu tartışılır. Karşılaştırma yapmayı bıraktığınızda ve görülmesi gereken yerler listesi nihayet bittiğinde, insanı hırpalamayan, ezmeyen bir kent tablosu ortaya çıkıyor Atina’da. Doğrudur, Perikles’in Atina’sı çok geçmişte kalmıştır; ekonomik krizle beraber yaşam standartları düşmüştür; evsizlerin sayısı artmıştır; Suriye iç savaşından kaynaklanan göç, Avrupa’nın zengin ülkeleri sınır kapılarını çat diye kapadıklarında, zaten 9 yıldır kriz yaşamakta olan bir topluma ve ekonomisine daha da yük bindirmiştir. Yine de, ne turkuaza, ne yeşile sahip, taş üzerinde taş Atina şehrine indiğinizde insanın üzerine bir gevşeme yerleşir.

Dünden Bugüne Atina

Atina, yumuşak ikliminden dolayı neredeyse her mevsim keyifle gezilebilecek bir başkent. Antik dönemden bugüne taşıdığı kültürel mirasının yanı sıra, lezzetli mutfağı, zengin müzeleri, minyatür Bizans kiliseleri, grafitili sokakları, mahalle kahveleri, semt pazarları, sahafları, pasajları, sevimli kitapçıları, tasarım dükkanları ile ekonomik krize rağmen Avrupa’nın hareketli ve keyifli şehirlerinden biri olmayı başarıyor.

 

Tarihine ve geçmişine odaklandığımız kadar, bugünün Atina’sının ritmini de yakalayabileceğimiz ve koşturmadan gezebileceğimiz bir tur programımız var: Akropol, Plaka ve Monastraki gibi tarihi bölgelerde, Psirri veya Koukaki gibi yükselen mahallelerde, hâlâ meskun özelliğini koruyan Exarchia, Likavitos ve Kolonaki gibi semtlerde uzun yürüyüşler yapacağız. Benaki Müzesi’nde Yunanistan’ın tarihi, Afrodit’in kocası, demir çağının simgesi Hephaistos’un Tapınağı, Truva kaşifi Schliemann’ın evinde bir kahve, anarşistlerin yuvası Politeknik Üniversitesi etrafındaki grafitili sokaklar, Parlemento binası önünde Evzon askerlerinin nöbet değişimi, eski kültür bakanı ve film oyuncusu Melina Merkuri’ye adanmış en sempatik Plaza cafesinde mola, belki bir akşam caz klubünde konser ya da yeni açılan kültür merkezi Stavros Niarchos’da bir etkinlik, bir akşam kesin Yunan gecesi, Ermou Caddesi’nde vitrin alışverişi, Midilli ve Sakız adalarının dükkanlarında geleneksel ürünler, Lord Elgin’in mermerlerini bekleyen yeni Akropolis müzesi, merdivenli sokakların portakal ağaçları, Loumidis kahvecisi gibi eski ve geleneksel dükkanlar, Akropolis’e bakan bir terasta bir mastika kokteyli, Anafiotika’nın patika yolları ve ören yerlerini beraber gezeceğimiz yerel rehberimiz Dimitria bizi bekliyor.

Neler yesek, neler içsek? Meze sofraları, sıcak tencere yemekleri, souvlaki ya da gyros/döner gibi fast food seçenekleri, isteyene panseta, isteyene yeni Yunan mutfağı, şerbetli Osmanlı tatlıları, hava soğuksa sahlep, güzelse lokma, molalarda bir Yunan klasiği freddo espresso, bir akşam uzo, bir akşam tsipouro, öğle yemeğinden sonra ballı şarap, Yunan simidi koulouri, belki bir akşamüzeri İstanbullu Rumların semti Paleo Faliro’da çay ve poğaça… Atina’yı hiç görmeyenlere ve hep özleyenlere… Her şeye vaktimiz var gibi gibi…!

* Ayvali/ Ayvalık Lozan’ın çocuklarının trajik öyküsünü elinden geldiğince iki tarafın perspektifinden aktarmaya çalışan bir grafik roman. İnsan türünün en acımasız haliyle, en şefkatli hali aynı sayfada.

NİHAN VURAL

Yorumlar

Yorum