KURU AĞAÇ ÜSTÜNDE AĞAÇ

Neyin kuluyuz

Gönül kuluyuz

Vakit geçti

Biz de geçtik

Gözüm yaş dolu

Eteğim taş dolu

Elim kolum derman dolu

Geleceğim umut dolu

Nerde bu işlerin sonu

Neşemiz desen hiç bitmez

Hüzün desen bırakıp da gitmez

Masalımız dilimizin ucunda, söyle söyle tükenmez.

 

Bir varmış bir yokmuş, memleketin camisi çokmuş. Camileri kuşatan geniş geniş bahçeler varmış. Sultanahmet Camii kapısının önünde bir kuru ağaç varmış. Kurumuş kalmış, göze batmış, gözleri rahatsız etmiş. Bahçıvan kesmek gerek demiş onu kupkuru görünce. O zaman anlamış ağaç ölmek üzere olduğunu. Ağaç çok kötü olmuş kesileceğini duyunca. İnanmamış. Ona göre kuruyan ağaç yıkılır gidermiş. Oysa ona kuru diyenler görmüyorlar mıymış o hala ayaktaymış? “Bir kuruyakaldım diye dimdik ayakta iken reva mıdır bu bana? Kendim bildi bileli bu bahçedeyim, kesilmek ister miyim bir sorun bana.”  demiş içinden, sorunun cevabı da gövdesinde kazılıymış yazıyormuş: “hayır…”  Sonrası silikçe imiş, okumak işine gelmemiş. Okumuş tekrar tekrar en baştan içini çekerek, “Hayır, hayır, hayır” diyerek. “Hayırda hayır, hayırda hayır var” diye tekerleme yapmış dilinde, işine gelmese de gözü kaymış, okumak zorunda kalmış, gövdesinde “Hayır Ağacı” yazılıymış. İçini çekmiş daha derinden, “Hatırladım şimdi ben, o yaramaz çocuğun işidir bu, bir gece ansızın kazımıştı gövdeme ‘Hayır Ağacı’, kim bilir hangi niyetle? Ne günlerdi ama eskidendi.” Kendi kendine konuşmaya devam etmiş, “Hayır Ağacı idim bir zamanlar,” demiş. Herkes bir dilek tutar, bağlardı dallarıma, ne kadar da inanırlarmış eski zamanda bana. Daha göreceğim var, merak ettiklerim, yarım kalmış işlerim, ben size ne derim? Sırrına eremediklerim, geçip görmediklerim, seyrine doyamadıklarım…” Saymış dökmüş kendince de vakti yokmuş ağlamaya, dövünmeye.

Bereket versin ki bahçıvanın işleri çokmuş bahar ayları, bugün yarın derken unutmuş gitmiş kuru ağacı. Ağaç kıpırtısız durup duruyormuş kesilmemek için. Ne yapacağını da tam bilemiyormuş. Bildiği tek şey şu günlerde kesilemezmiş. Öyle hüzünlü kendi kendisine seslenirken, bir ses duymuş dibinden, “Hey baksana bana, ninem anlatmıştı seni bana. Bir zamanlar çok çok kütük gibi dalları, çok çok yaprakları olan bir ağaçmışsın. Ama nerden belli, uçan her kuş sana konmak istermiş gönülden, bana hiç inandırıcı gelmedi. Hem güzelmişsin hem iyi, hem de pek neşeli. Şimdi bu haline ne demeli?” Ağaç irkilmiş birden, sesin nerden geldiğini bir türlü bulamamış, aramış durmuş. Ses tekrar başlamış konuşmaya hiç durmayasıya, “Ninem ninem güzel ninem ne buldu ki sen de, ben seni tanıdım tanıyalı gece gündüz ağlayan ezik bir kuru ağaçsın işte. Ninem içinde ilginç yolculuklar yapmış, ne maceralar yaşamış, anlata anlata bitiremezdi. Tüm anlattıkları senin nerendendi anlamadım gitti. Ninem başka ağaçtan söz etmişti besbelli. Hem de bir seferinde öyle hızlı tepene çıkartmışsın ki ninemi, nerdeyse güneşe yapışacak sanmış kendisini.” Der demez ağaç kuru gövdesinden beklenmeyen bir kükremeyle gülmüş, “Sen… Sen onun torunu musun?” demiş. Ardınca, “Ay!” diye bir ses duyulmuş. “Hey beni zıplatan ne!”  Ağaç, “Buldum seni! Ninenle en sevdiğimiz oyun buydu. Nereye saklanırsa saklansın bulurdum onu, bir ince kökümle onu havaya atar da tutardım,” demiş. Görmesem de bulurum, hele de yaramazın teki isen. Ses, “Ne oldu sana?” demiş. Ağaç bir ah çekmiş derinden, anlatmış yaşadıklarını içten, “Yaşım da az değil ama, su yürümüyor dallarıma. Suyu hissediyorum, ama yürütemiyorum dalımda yaprağımda. Önceleri bir hüüüp çekerdim, tüm sular şarıl şarıl akardı dallarıma, en uçtaki yaprağıma.” Ses sabredememiş daha fazla, “Bu kanallardan mı su şarıl şarıl akardı? Hadi canım sen de! Buna kanal demeye değil bin, on bin şahit bile yetmez, şarıl şarıl sular bu kanallardan hiç geçmez.” Kızmış kuru ağaç, “Bana yalancı dedin!”  demiş öfkeyle. Ses cevap vermiş anında, “Gördüğümü söyledim, sen ne dersen de!” Ağaç bir nefes almış içinden, söylenmiş kendisine, “Bir zamanlar dalımdan, bucağımdan, yaprağımdan, görkemimden kimse kuşku duymazdı. Şimdi inananım kalmamış da ben fark etmemişim.” Ses hiç geri durmamış, “Demek öyle. Ninem anlattığına göre doğrudur, ama seni bilemem. Ninemin anlattığı doğru ise, sen ne olursa olsun kanıtlarsın bunun doğru olduğunu. Böyle demekle sakın sözlerine inandığımı sanma bu anda.” Ağaç, “Çok küçüksün ama senden başka kimseden de ses çıkmamakta, atla kökümün ucuna minik su damlası, can arkadaşımın torunu, bakalım eski günlerimizden ne kalmış? Var mısın boyumuzun ölçüsünü almaya?” demiş. Ses, “Bana minik su damlası dedi…” demiş, “Görürüz,” diye de eklemiş. Ağaç hatırlamaya çalışmış, “Bir yerden başlamak gerek,” demiş. “Nasıl olsa bu torun bilmiyor hiçbir şeyi.” Damlayı hafiften ittirmeye başlamış yukarı doğru. “Vay,” demiş, “Bu minik damlayı bile zar zor geçiriyorum kanallardan, amma daralmış kullanılmaya kullanılmaya, duymasın ama; ayakta kupkuru bir ağaç kalmışım da yüzyıllık uykudaymışım aslında,” demiş, güç bela damlayı taşımaya başlamış. Damla, “Başım döner, midem bulanır diye yavaştan alıyorsun galiba, ben ninemin torunuyum, bunu sakın unutma,” demiş. Damla birdenbire incecik bir iğne iplik halini almış, bir de nanik yapmış ağaca. Ağaç ne oluyor derken en tepesinden bir kahkaha duymuş, “Hey ayakta iken kurumuş ağaç, yukarıya bak!”  Bakınca yukarı bir yazı okumuş su buharından havada, “Yaşıyorsun hala” yazıyormuş.  Buhar su olmuş en tepesine konmuş yeniden, “Benden bu kadar, gerisi senin maharetin,”  demiş. Ağaç o an anlamış damlanın ne yapmak istediğini. Korumuş damlayı, buharlaşmasına izin vermemiş. Su damlasının açtığı yoldan birer birer taşımış her bir su damlasını özenle en tepesine. Yavaştan ince bir sürgün vermiş. İnce sürgün incecik yapraklar vermiş, uzamış biraz. Su damlası haykırmış, “Toprak gerek!” Ağaç, “Kuruyan gövdem işe yarar bu işte!” Ufalamak kolaymış kurudan kuru gövdesini, sadece yeşeren yerinin biraz ilerisini. Mümkün değilmiş ağacın tümden yeşermesi. Anlamış bunu su damlası, anlamış ağacın kendisi. Dalına demiş ki, “Kök sal gövdemin toprağına.” Hallerine bakmadan inanırlarmış ikisi de hala, “Gerçek mucizelere ancak hayatta rastlanır,” diye.

Sonunda olan olmuş; su, toprak, güneş buluşmuş. Kuru ağacın en tepesinde kök salmış incecik dal oturmuş gövdeye. İncecik gövdeli, incecik narin yapraklı bir ağaçmış artık enikonu. Günler günler sonra bahçıvan gelmiş ağacı kesmeye. Gelip de ne görsün, kuru ağacın üstünde bir ağaç, yemyeşil yaprak her yeri. Atmış elinden baltayı, “Yaş ağacı kesemem,” demiş. O günden bugüne ağaç yaşarmış kuru ağaç üstünde, o günden bugüne, geleceği görenler şaşar dururmuş gördüklerine. Bir sabah uyanmışlar, su damlası şaşırmış ağacın gövdesine kazılı “Hayır Ağacı” yazısını görünce. İkisi aynı anda haykırmışlar. Yedi tepeli şehrin yedi tepesinden de duyulmuş sesleri, “O da yaşıyor! O da yaşıyor!”

Gökten toprak yağmış kırk yılda bir kuruyan ağaçlar üstüne kırk gün kırk gece. Hani hani olur da bir su damlası toprağını bekler diye. İşte o günlerdenmiş kurumuş ağaçların en tepesindeki sürgünler. Bu masal kuruyakalıp da ayakta kalanlara, bu masal hayattaki mucizeleri yaşatanlara.

TÜRKAN NOĞAY

Yorumlar

Yorum