PÜFÜR PÜFÜR BİR YAZ ROTASI: ARNAVUTKÖY-GÖKSU-KANLICA

1001 İstanbul’un düzenlediği değişik bir günlük gezi, rehberimiz Hüseyin Avni eşliğinde Eminönü Boğaz iskelesinden kalkan vapur ile başladı. “Hop On-Hop Off” tarzı Şehir hatları yaz tarifesi vapurla önce Beşiktaş’a doğru hareket ettik. Tabii, yol boyunca 19.yüzyılda gelişen olaylar, İstanbul Boğazı ve yaşamı hep hayalimde canlandı. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemleri ve o yıllardaki saraylar, yalılar hikayeleri ile anlatıldıkça, çok bilinen ve gözümüze aşina olan bütün bu yapılar, yaşanmışlıklarla daha bir anlam kazandı.

Rehberimiz Haliç’teki sandal sefalarından başlayıp, Galata’nın Cenevizliler dönemi ile anlatımına devam etti. Kabataş’a yaklaşınca birbirinden muhteşem iki yapıdan birisi de kalem gibi incecik minareleriyle dikkat çeken Dolmabahçe diye bildiğimiz Bezmialem Valide Sultan Camisidir. Sultan Abdülmecit’in annesi tarafından yapımına başlanmış ama ölümü üzerine oğlu ile yapımı tamamlanan bu caminin tasarımı da Garabet Balyan’a aittir. Keza, 1853 yılında yine Sultan Abdülmecit zamanında inşa edilen Dolmabahçe Sarayı’nın mimarları da Balyan ailesinden Garabet ve oğlu Nikoğos Balyan olup, üslup tamamen Batıya yöneliktir. Batının etkisi o kadar fazladır ki, saraya dev bir avize bile İngiltere’den gelmiştir. 1874’de Abdülaziz döneminde tamamlanan Beşiktaş’taki Çırağan Sarayına da aynı şekilde çok paralar harcanmıştır. Bu sarayın da 4,5 milyon altına mal olduğu ve yabancı devletlerden borçlar alınarak yapıldığı bilinir.

19.yüzyıl ikinci yarısında Osmanlı sultanlarının Topkapı Sarayı’ndan, Boğaziçi’nde yaptırdıkları mükemmel saraylara taşınmaları Feriye Sarayları ile başlar. Bugün Galatasaray Üniversitesi ve Kabataş Lisesi olan bu saraylara Feriye isminin verilmesi de şu anlama geliyor: Sarayların görevlilerinin ikameti için ayrılmış bölümlerine deniliyor. Dolayısıyla, bugün üniversite ve lise olarak kullanılan bu yapılar, o yıllarda konut imiş. Ve Ortaköy’de karakol olan Feriye restoranı, Mecidiye Camii, Esma Sultan ve Fehime Sultan yalılarını da gördükten sonra, ilk durağımız Arnavutköy’e varıyoruz. Vapurdan iner inmez, kıyıda birbirinden güzel tarihi yalılara baktıkça içimiz açılıyor.

Müslüman, Yahudi ve Rumların bir arada yaşadığı semtlerden birisi olan Arnavutköy’ün içlerine yürüdüğümüzde eski dokusunu pek yitirmediğini ama yaşayanlar için aynı şeyi söylemenin pek mümkün olmadığını fark ediyoruz.

16.yüzyıldan sonra ünlü bir mesire yeri olarak bilinen semtin nüfusu 19.yüzyılın ortalarına kadar Rumlar ve Musevilerden oluşuyordu. Müslümanlar, Sultan II.Mahmut döneminde yerleşmeye başladı. Nitekim, Evliya Çelebi Arnavutköy’den şöyle bahseder: “Ekmeğinin ve peksimetinin beyaz, Yahudilerinin sahibi zevk ve ehli saz, Rum Hıristiyanlarının kavmi Laz, cemaati Müslim’in gayet az.”

Mora ayaklanması ile Rumların buradan azalması ve 1887 yılında çıkan yangınlarda pek çok evin yanması sonucunda Arnavutköy’de ciddi bir insan göçü yaşanmış.

Arnavutköy’ün içlerinde gezerek semtin dokusunu daha çok hissettik. Ve sıra dışı tasarımı ile dikkat çeken XUNTA Cafe’de kahve molası verip sohbet ettik. Birçok ayazmanın bulunduğu, bir de iyileştirici gücü olduğuna inanılan Baş Melek Mikael’e ithaf edilen ve 1899 yılında inşa edilen Taksiarhis Rum Ortodoks Kilisesi’ni gezdik. Kilise, Muzuros Paşa tarafından yapılmış olup, 19.yüzyıl mimari özelliklerini taşıyor.

Bir zamanların Arnavutköy’ü bağ, bahçe ve bostanları ile ünlü. Özellikle 19.yüzyılda Frenk ve Osmanlı adıyla iki ayrı çeşit çileğini duymayan yoktur herhalde. Arnavutköy çileğini ilk üreten ise İpsilanti ailesidir.

Bugün Les Ottomans Otel olan Muhsinzade Mehmet Paşa yalısı ile sahildeki aşı boyalı yalı da Halet Çambel’e aittir. Yine aynı sırada, 1980 sonrasında yalıların önünden geçen kazıklı yol düzenlemesiyle iyice uçta yer alan bir yalı da ise, Mustafa Kemal Atatürk’ün kız kardeşi Makbule hanımın oturduğunu ve sonradan bu mülkün devlete kaldığını da öğrenmiş bulunuyoruz.

Balıkçı, köfteci ve esnaf lokantaları seçenekleri arasında dağılıp, öğle yemeğimizi yedik. Ve ardından Rumca adı Mega Revma (Büyük Akıntı) Akıntı Burnu’ndaki meşhur Girandola dondurmacısı ile damaklarımızı tatlandırdık.

Göksu’da çay keyfi

Ve vapura atlayarak bu kez de Anadolu Hisarı’nda bulduk kendimizi… 1395 yılında Yıldırım Beyazıt tarafından inşa edilen Anadolu Hisarı’nın kısa tarihçesini dinledikten sonra, karşıya geçerek burada bulunan en eski cellat mezarlarını da gördük. Göksu Deresi’nin kenarında yer alan bu eski mezarlıkta cellat mezar taşlarının üzerinde hiç yazı yer almadığı gibi, taşı da uzun dikdörtgen biçiminde oluyor. Eğrikapı’daki mezarlıkta da bu tip mezar taşlarından bulunuyor.

Bir zamanlar Göksu’da kayık sefalarının yapıldığı ve Osmanlı dönemi gençlerinin göz göze gelerek temaşaya çıktıkları yegâne yer burası imiş. O dönemdeki ilginç flört tüyolarını da öğrendik rehberimizden… Mesela, kayıktaki delikanlıyı gören genç kız, şemsiyesini arkaya doğru atarsa ondan hoşlandığı anlamını taşıyormuş. Şayet şemsiyesini öne doğru tutarsa, bu beğenmediği manasında imiş. Ve biz de bu güzel Göksu deresine nazır çay ve kahvelerimizi yudumlayarak manzaranın keyfini çıkardık tabii.

Son durağımız Kanlıca’ya geçmek üzere tekrar hop diye vapura atladık. İskeleden iner inmez karşımıza çıkan Gazi İskender Paşa Camii oldu. Bir Mimar Sinan eseri olan bu caminin yanında bir de muvakkithanesi bulunuyor. Kanuni ve II.Selim döneminde önemli bir devlet adamı olan Gazi İskender Paşa’nın adını taşıdığı bu külliyeden günümüze ulaşan oğlu Ahmet ile birlikte yattığı türbe ve muvakkithaneden başka bir yapı bulunmamaktadır.

Sahildeki yapıların başında kendisi gibi zarif olan Zarif Mustafa Paşa yalısı gelmektedir. Marki Necip, Amcazade Hüseyin Paşa ile bu yılki son gemi kazasında yıkılan Hekimbaşı Salih Efendi yalılarını da sayabiliriz.

Kanlıca’nın iç kesimlerini de yürüyerek keşfedip, Çubuklu’ya yakın bölümde yer alan iki tarihi yalıyı ise kara kısmından gördük. Bunlardan birisi, bugün A’jia Oteli olan Ahmet Rasim Paşa yalısıdır. Birbirlerine çok yakın bu eserlerden diğeri ise nam-ı diğer 7/8 Hasan Paşa yalısı olup, hikayesini de rehberimizden keyifle dinledik.

Son olarak, Kanlıca’ya gelip de o meşhur yoğurdundan yemeden olur mu hiç? İskeleye yakın çay bahçesinde hem yorgunluğumuzu attık hem de soğuk yoğurt yiyerek serinlemiş olduk. Bir yaz esintisi yaşamak ve üç küçük boğaz semtinin sokaklarında rehber eşliğinde anlayarak dolaşmak istiyorsanız, 1001 İstanbul’un bu güzel rotalı günlük gezisine mutlaka katılmanızı öneriyorum.

Filiz SEVER

18.08.2018

 

Yorumlar

Yorum