RETRO İSTANBUL

  • Bu aralar, “Hayat tesadüflerden ibarettir” sözüyle örtüşen bir hallerdeyim. Hani bazen peş peşe bir şeyler görürsün veya içinde bulunduğun ortam, okuduğun kitap, izlediğin film, seyrettiğin manzara karşısında hep aynı özlemi yaşarsın ya, işte ben de 70’li, 80’li yıllara olan İstanbul hasreti ile değişik duygular içindeyim.

Son yıllarda “deja-vu” sözü ile bir anı daha önceden yaşamışlık hissi çok  vurgulanıyor. Benim yaşadıklarımda ise, geçmiş ama bayağı geçmişe yolculuk yer alıyor.

Bilinçli olarak yakın geçmişin akımlarını, modalarını türeten veya taklit eden tarz olarak bildiğimiz retro sözcüğüne moda dünyasından aşinayız. Kısaca, söz konusu şeyin en az on beş veya yirmi yıl eskiye ait olduğu anlamına gelmektedir. Mesela, 1980’lerin veya 1990’ların giysileri retro sayılabilirse, bahsettiğim geçmişte de İstanbul söz konusu olunca, ‘Retro İstanbul’ demek isabetli oldu doğrusu.

Vaktiyle yazılmış kitaplardan okuduğum İstanbul’a bayılıyorum. Bu hayranlık, 1970’lerin ve hatta 1980’lerin SES, HAYAT gibi mecmualarının sayfalarını karıştırınca da sürüyor. Aile albümlerinden siyah/beyaz fotoğraflara bakmak veya Facebook’ta yer alan fi tarihli şehir manzaraları nedense beni hep cezbediyor. İnsanlar yaş aldıkça geçmişe özlem duyarlarmış, ama aslında bu yeni oluşmuş bir heves değil, çocukluğumdan beri süregelen bir geçmiş arayışı ve ona duyulan hasret hep var içimde…

İşte son bir haftadır tanık olduğum ve peş peşe rastladığım bazı durumlar, bu yazıyı yazmama vesile oldu. Zamanda yolculuğa çıkarak periyodik aralıklarla o yıllara gidip gelmek gerçekten çok hoşuma gitti. Öncelikle, siyah/beyaz fotoğraf tutkunu birisi olarak, her akşam internet ortamında geçmişe uzanıyorum. Ve mevzuya spontane gelişen paylaşımlarda eklenince, bu zevk daha da ileri boyuta vardı.

Geçen gün internetten 1975 yılında BBC tarafından çekilmiş bir İstanbul belgeseli izledim. İki erkek bir kadından oluşan İngiliz ekip, Eminönü, Sultanahmet, Eyüp vs. İstanbul’u karış-karış gezerek tanıtıyor. Bakıyorum her yer bomboş… Demek ki, bol yeşile ve az araca hasret yaşıyoruz. Şimdi öyle mi? Başta nüfusu artmakla birlikte, yükselen binalar arasında sıkışıp kaldık ve inanın bazen nefes alamadığımı hissediyorum.

Aynı ekip, İstanbul Boğazı’nı göstermek ve dünyada ilk defa bu şehirde bir kıtadan ötekine geçme durumu olduğunu vurgulamak üzere, yeni açılan birinci köprüde yürüyorlar. Yapımının üç yıldan fazla sürdüğü köprünün üzerinde durarak, sağ ayağını gösteren kadın muhabir, bu tarafa giderseniz İngiltere’ye 2500 km uzaklıkta ve sol ayağı ile Asya kıtasına işaret ederek, buradan da Çin’e kadar yol alabilirsiniz, sözleriyle güzel İstanbul’umuzu çok iyi takdim etti. Tabii, izlediğim bu çekimde anlatılanların yanı sıra, şehrin eski hali beni mest etti.

Gelelim ikincisine; hafta sonunda Acıbadem’de oturan arkadaşıma gittim. Ve pencereden manzarayı gördüğümde Yahya Kemal Beyatlı’nın ‘Bir Başka Tepeden’ adlı şiiri dilime düşüverdi;

Sana dün tepeden baktım aziz İstanbul!

Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer

Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul!

Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Tabii, ben bu mısraları söylerken, 22.kattan baktığımda içimde buruk bir sitem de vardı. Ona hiç şüphe yok ki; İstanbul’umuz hep aziz olacak ve öyle kalmaya devam edecek. Ancak binaların yükselmesi ile deniz arkada ufak bir siluet halinde gözüküyor. Oysaki, düne kadar bizim daireden bile biraz olsun deniz ve adaların bir kısmını görebiliyorduk ki;  nerede 7. kat, nerede 22.kat? Aradan geçen zaman ve rakamları düşündüğünüzde, sanırım içimin neden burkulduğunu anlatmam için fazla söze gerek yok, öyle değil mi?

Okuduğumuz kitaplarda yaşanılan İstanbul’a gelince; en çok sevdiğim ve bana bu şehri doyumsuz güzelliği ile aktaran Abdülhak Şinasi Hisar’ın “Boğaziçi Yalılarında boğaza bir kez daha aşık olursunuz. Zülfü Livaneli’nin “Leyla’nın Evinde” de boğazın bir yalısındaki yaşanmışlıklar vurgulanır. Ve yine, son günlerde yitirdiğimiz rahmetli Aydın Boysan’ın  kitapları da bu şehri öyle güzel anlatır ki…

Melih Cevdet Anday’ın “Üç İstanbul” unda bol karakterleriyle  1800’lü yıllarda şehrin sokaklarında dolaşırken, kendinizi âdeta üç boyutlu bir filmin içinde gibi hissedersiniz. Orhan Pamuk’un İstanbul’unda ise; Nişantaşı, Cihangir gibi semtlerin şaşasına kapılıp gidersiniz.

Evet, son günlerde art arda okuduğum iki kitap da bana eski Türk filmlerini hatırlattığı gibi; Emine Semiye Önasya’nın “Sefalet” adlı eseri, bu güzel şehrin geçmiş yıllardaki durumu ve yaşam tarzını öyle güzel veriyor ki, Heybeliada’ya bir kez daha hayran oluyorsunuz. Keza; Güzide Sabri’nin “Necla” adlı kitabı da aynı duyguları yaşattı.

Ve tam bu hissiyatlar içindeyken, hafta sonu belimin ağrısını biraz olsun unutabilmek adına sinemaya gittim. Cem Yılmaz’ın başrolde oynadığı             “Arif V 216” adlı filmi izledim. İnanın hiç abartmıyorum ki; son bir haftadır yaşadığım Retro İstanbul, bu filmi izlerken bir an gözümün önünden geçti, içimden ‘hayat bu kadar mı tesadüf olur’ diyerek kendi kendime güldüm. Ve geçen bir haftanın özetini yaşamış gibiyim, desem yeridir.

Başroldeki Arif ve robot 216 ışınlanarak 1969 yılına dönüyorlar. İstanbul’un eski sokakları, semtleri, sanatçıları arasında dolaşıyorsunuz. Araçlar, giyimler, yaşam tarzı vs. her şey ama her şey en ince ayrıntısına kadar öyle şahane veriliyor ki, siz de doğal olarak o yıllara ışınlanıyorsunuz. Tabii, ben zaten günlerdir ışınlanmış vaziyette gezdiğim için hiç yadırgamadan o atmosfere kapıldım ve filme de hayran kaldım.

Charles Bukowski’nin meşhur bir sözü ile bu yazıyı sonlandırmak galiba yerinde olacak:

“İnsan; geçmişin hasretçisi, geleceğin özlemcisi, yaşadığı anın şikâyetçisidir.”

Filiz SEVER

29.01.2018

Yorumlar

Yorum

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir