YAŞAYAN VE YAŞATAN MÜZELER

Müzelerin çokluğu, kentlerin medeniyetini gösterir. Göreme’den Efes’e, Göbeklitepe’den Zeugma’ya, Knidos’dan Aprodisias Müzesi’ne vs. kısacası ülkemizin doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine kadar birbirinden önemli müzeleri bulunmaktadır. Hepsi ayrı medeniyetleri tanıtmakta olan tarihi değerlerdir. Bu müzelerimizin yanı sıra; sanatsal, sıra dışı olmak üzere başka tarz müzeler de vardır.

Zaman içinde Türkiye’de ve dünyada müzecilik kavramı da değişime uğradı. 2000’li yıllarda en çok önem kazanan şüphesiz kent müzeleri olsa da, aslında değişen dünyamızda yaşayan ve yaşatan müzelere ihtiyaç duyulması da kaçınılmaz oldu. Yakın geçmişin vurgulandığı müzeler için hem ülkemizden hem de dünyadan örnekler vermek mümkün. İlk etapta beni çok etkileyen bir müze var ki, sadece onun için tekrar Lahey’e gidebilirim.

Evet, bahsettiğim Hollanda’nın Lahey ya da diğer adıyla Den Haag’da bulunan Panorama Mesdag Müzesi…Bu müzeye girdiğiniz an itibariyle zamanda yolculuk başlıyor ve 1800’lü yılların Scheveningen sahilinde buluyorsunuz kendinizi… “Anlatılmaz, yaşanır” sözünü burası için söylemek çok yerinde olur.

1881 tarihinde açılan müzenin tasarımcısı Henrik Willem Mesdag olup, içeriye giriş yaptığınızda, merdivenlerden üst kata çıkınca görülmeye değer bir sahil kasabasında sanki yaşıyor gibi oluyorsunuz. Herşey o kadar doğal ki; yüksekliği 14metre ve çevresi 120 metre olan bu  panoramik tablo, bizi ta 19.yüzyıl Scheveningen’e alıp götürüyor.

Tabii, müzeye girdiğimizde bizi bekleyen bir sürpriz daha var. Gelen turistin ana dili ile müzenin tanıtımı yapılıyor. Hem Türkçe dinleyerek hem de kendi etrafınızda dönerek baktığınız bu muhteşem manzara karşısında, sanki azıcık uzansanız elinize bir parça kum alabilecek veya çıplak ayakla yürüyüş yapabilecek gibi büyülenmiş hissediyorsunuz kendinizi. O sahil kasabasını bilmeden ilk burayı görmek doğrusu çok etkiledi beni…

Nitekim, müzeden çıktıktan hemen sonra otobüse binip, soluğu Scheveningen’de aldık. Orijinal halini gördüğüm sahil kasabası ile müzedeki resim beni hiç şaşırtmadığı gibi, yaşanmışlıkları vurgulaması bakımından 1800’lü yıllar ile bugün çok gerçekçi biçimde gözler önüne seriliyor. Ve şimdi aynı kumsal, yürüyüş yapanıyla ve dalga sesiyle yine bizi karşılıyor.

Kuzey Denizi kıyısında bulunan Scheveningen çok enteresan bir sahil. Kum ve deniz, tıpkı müzedeki dev panoda görüldüğü renkteydi. Rüzgar sert estiği için dalgalar köpük yapmasa, su ile kumu ayırt etmek neredeyse zordu.

Dün-bugün kıyaslaması yapıldığı gibi, yaşanmışlıklar da çok iyi vurgulanıyor bu tarz müzelerde… Ülkemizde de yaşatan özelliğiyle ve panoramik oluşuyla bu müzeye örnek olarak, 2009 yılında Topkapı Kültür Parkı’nda açılan Panorama 1453 Tarih Müzesini verebiliriz.

Rocca Al Mare Açık Hava Müzesi

Estonya’nın başkenti Tallinn’de, şehir merkezine 20 dakika uzaklıktaki ormanlık arazide yer alan açık hava müzesi, Estonyalıların geçmişte nasıl yaşadıklarını gösteren ilginç ve canlı bir müze…

16.- 19.yüzyıllar arasındaki ev tipleri ve yaşam tarzları sergileniyor. İlk ev tipinde çatılar sazlıktan olup, tamamen ağaçtan yapılmış ve evlerin camları olmadığı gibi,bacaları da yok. Sebebine gelince; yaktıkları ateşin hava yoluyla gitmemesi ve içerisinin daimi sıcak kalması için cam ve baca kullanmıyorlar. İçeride is kokusu hâlâ var gibi… “Somon Füme” yemeklerinin kaynağı da bu is olsa gerek. Ve sadece bir ocak ile tahta sıradan oluşan oldukça basit ev eşyaları mevcut.

O yıllarda hayvanlar, özellikle at çok önem taşıyor ve hemen evlerinin yanındaki özel bölümde atlarını barındırıyorlar. Bu açık hava müzesinde dolaşırken o dönemi hatırlatan atlı arabalar da gördük. Kümes hayvanları ise bahçede geziyor. Ambarları için tasarlanmış özel yapıları var. Altta bulunan deliklerden kedilerin rahatça girmesi ve ambardaki fareleri yemeleri için yapılmış ahşap yapılar…

Daha sonraki yıllarda, evlerde ağaçtan taşa geçiliyor ve yaşamlarında sauna çok önem kazanıyor. Binalarda artık en dikkat çeken şey de, camların ve bacaların oluşu… Hatta camların önüne çiçeklendirme bile yapıyorlar.

Ormanın içinde değirmeni, köy okulu, şapeli,restoranı ve bir bakkalı bile bulunuyor. Ta eskilerden kalma teneke kutular içinde bisküvi satışından tutun da başka aklınıza gelebilecek her şey satılıyor. Müzeyi gezerken sanki o yıllarda yaşayan bir Estonyalı gibi ihtiyacınız olan nevaleyi alabiliyorsunuz. Çünkü, giyim tarzlarıyla, yeme-içme kültürleriyle ve yaşam biçimleriyle size o dönemi yaşatıyorlar.

Sigara içmek ve kedi-köpek vs.hayvan ile içeri giriş yasak. İki saatlik dolaşım esnasında cep telefonu çekmiyor. Velhasıl, bol temiz hava ortamında bulunan ormandaki yaşam alanında sağlığa zararlı hiçbir şey yok.

Doğa içindeki bu açık hava müzesini görünce, Türkiye’den de aklıma Harran’da bir ağanın evini müze olarak gezdiğimiz an geldi. Harran Evleri’nin tüm özelliklerini yansıttığı gibi,bölgenin en iyi korunmuş evlerinden olup, içeride hâlâ yaşamın olduğunu hissettiriyor. Evet bunlar, bugün yakın geçmişin en iyi tanıkları olarak hizmet veren adeta canlı müzeler…

“Yaşayan Müze”

Ve adı ile dikkat çeken Beypazarı’nda gördüğüm bu müzeden de çok hoşlandım. Hatta etkilendiğim canlı müzeler kategorisinde ilk sıralarda yer aldığını söyleyebilirim. Öncelikle adının çarpıcı oluşu, müzeye olan ilgimi daha çok  arttırdı. Acaba içinde neler var, sorusuyla bir merak uyandıran “Yaşayan Müze”de neler yok ki?

Osmanlı döneminin mimari özelliğini yansıtan Abbaszade Konağı Beypazarı Belediyesi tarafından restore edildi.Bildiğimiz müze zihniyetinin dışında, dönemi yansıtan objeler işlevsel olarak tanıtılıyor. Onun için bu binanın içinde daima hareket var. Nasıl mı? Mesela, müzeyi gezerken sofadaki minderlere oturmuş bir grup turiste, enstrüman eşliğinde fasıl dinletiyorlar. Yine köşkün başka bir odasında geleneksel Türk Gölge Oyunu olan meşhur Hacivat-Karagöz tiplemeleriyle bir gösteriyi izleyebiliyorsunuz.

Tarihi eşyaların sergilendiği bu konağa gelen ziyaretçiler, ebru sanatı ve ıhlamur baskısı gibi kültürümüze özgü el sanatlarını da uygulama fırsatı bulabiliyorlar. Yani, konağa girdiğiniz andan itibaren, o yörenin gelenek-görenekleri canlı ve uygulamalı olarak yaşanıyor ve yaşatılıyor.

Aslında tarihi Abbaszade Konağı, hem müzeye dönüştürülerek hem de yöre kültürünü tanıtmak ve gelecekte de yaşatmak üzere çift taraflı korunuyor.

Gerek binaların gerekse şahsiyetlerin yaşatıldığı bu tip müzelere İstanbul’dan da pek çok misal gösterebiliriz. Adalar’dan Sait Faik Abasıyanık, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın yaşadıkları evleri bugün birer müze olarak korunduğu gibi, değerli edebiyatçılarımız da yaşatılıyor. Keza, Boğaz’da Aşiyan’daki eviyle Tevfik Fikret’i de sayabiliriz. Ve “Barış Manço 81300 Moda” adresini “Adam Olacak Çocuk” programından çok iyi biliyoruz. Evet bugün, Barış Manço’nun  Moda’daki  evinin  müzeye dönüştürülerek bu adı taşıması da yaşayan ve yaşatılan en iyi örnek müzelerdendir.

Nasıl ki hepimizin bir kimliği varsa, kentlerin de bir kimliği olmalıdır. Kentler, tıpkı yaşayan bir canlı gibidir ve günümüze gelinceye kadar birçok evreden geçerler. İşte bunların yansıtılması ve kimliklerinin oluşması bakımından çok önem taşır bu tip müzeler…

Filiz Sever

13.03.2018

Kaynakça:  Müze broşürleri  ve gezi notlarım

Yorumlar

Yorum